Zekat Vermenin Şartları

Zekat

Zekâtın yükümlülük ve geçerlilik şartları nelerdir? Verilecek zekâtın geçerli olması için gereken şartlar nelerdir? Zekâtın farz olma ve ödenme zamanı.

Madde madde zekat vermenin şartları:

ZEKÂTIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

Bir kimsenin zekâtla yükümlü olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:[1]

1. Mükellef Olmak:

Zekât verecek kimsenin müslüman, hür, akıllı ve ergen olması gerekir. Gayr-i müslimlere, köle ve cariyelere, akıl hastalarına ve çocuklara zekât farz değildir. Şöyle ki:

Bir gayri müslim zekât ile yükümlü değildir. Çünkü zekât temizleyici bir ibadettir. Müslüman olmayan kimse ise temizlenmeye ehil değildir. Hatta bir müslüman bir süre dinden çıkıp, daha sonra yeniden İslâm’a dönse irtidat süresi için zekât gerekmeyeceği gibi, irtidattan önceki süreye ait zekât borçları da düşer. Çünkü müslüman bulunmak, zekâtın farz olması için şart olduğu gibi, devamı için de şarttır.

Şâfiîlere göre, bir kimsenin irtidat etmesi, daha önceye ait zekât borçlarını düşürmez.

Hanefîlere göre, zekâtla yükümlülük için, akıllı olmak ve ergenlik çağına ulaşmış bulunmak şarttır. Çünkü akıl hastaları ve çocuklar namaz ve oruç gibi ibadetlerle yükümlü olmadıkları gibi zekâtla da yükümlü değildirler. Zekât bir ibadettir. İbadette sorumluluk ise ergenlik ve temyiz çağına ulaşmakla başlar.

Hanefîler dışındaki mezhep imamlarına göre ise, zekâtın farz olması için ergen ve akıllı olmak şart değildir. Bu yüzden çocuğun ve akıl hastasının mallarından da zekât vermek farzdır. Zekâtı bunlar adına velî veya vasîleri öder. Dayandıkları delil şu hadistir: “Malı bulunan bir yetimin velisi olan kimse, bu malı ticaretle çalıştırsın, malı bırakıp da zekât onu tüketmesin.” [2] Bu müctehitlere göre zekât mala bağlı bir yükümlülük olup, akrabalık nafakasında olduğu gibi, malın sahibinde ehliyet şartları aranmaksızın gerekli olur.

Hanefîlere göre akıl hastası, çocukluktan beri devam etmekte ise kendileri zekâtla yükümlü olmazlar. Fakat ergenlik çağından sonra iyileşirlerse, bu iyileşme tarihinden itibaren zekâtla yükümlü olurlar. Ergenlik çağından sonra ortaya çıkan akıl hastalığı ise bir yıldan uzun sürerse, o yılın zekâtı düşer. Çünkü bu süre içinde dini emirlerle yükümlü olmazlar. Fakat bu yıl içinde bir ara, meselâ; bir iki gün iyileşecek olsalar üzerlerine zekât gerekir. Bu görüş İmam Muhammed’e aittir. Ebû Yûsuf’a göre ise, yılın yarısından fazla süreyle iyileşmedikçe o yılın zekâtı gerekmez.

Baygınlık ve koma hali zekât engeli sayılmaz. Çünkü bu halin uzun sürmesi mutat değildir.

Küçükler, ergenlik çağına girince hemen malı kendilerine verilmez ve reşit olup olmadıkları, yani malı yerinde kullanıp kullanamayacakları araştırılır. Âyette şöyle buyurulur: “Yetimleri ergenlik çağına geldiklerinde deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin.” [3] Ebû Hanîfe’ye göre ilke olarak ergenlikle mâlî velâyet kalkar, fakat bir önlem olarak en geç 25 yaşına kadar mal yetime teslim edilmeyebilir.

Çoğunluğa göre ise yetim rüşt (olgunluk) hali gösterinceye kadar yaşı ne olursa olsun mâlî velâyeti devam eder. Bu yüzden rüşt yaşı eğitim, kültür ve sosyal çevre şartlarına bağlı olarak farklı yaşlarda gerçekleşebilir. Bu konuda ülkeler uygulamada kolaylık olsun diye standart bir rüşt yaşı belirleme yoluna gitmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti’nde 1299 H. tarihli bir padişah fermanı ile rüşt yaşı, yirmi yaş olarak belirlenmiştir.[4] Buna göre gerçekte, yükümlü ergenlik yaşı ile rüşt yaşı arasında velînin mâlî vesayeti altında bulunacaktır. Bu

süreye ait zekâtın velî tarafından verilmesi gerektiğinde mezhepler arasında bir görüş ayrılığı yoktur. Yukarıda zikrettiğimiz hadisin bu dönemi de kapsadığında şüphe yoktur. Günümüz Türkiye uygulamasında rüstyaşı erkek ve kız çocuğu için onsekiz yaşı tamamlamasıdır.

Diğer yandan, çocuk ve akıl hastalarının “öşür” denilen toprak ürünleri zekâtından sorumlu oldukları konusunda görüş birliği vardır.

2. Nisap Miktarı Mala Sahip Olmak:

Temel ihtiyaçlardan ve borçtan başka nisap miktarı veya daha fazla bir mala mâlik bulunmak gerekir. Bu kadar malı olmayan kimseye zekât farz olmaz.

Nisap, sözlükte “ölçü, sınır, işaret, asıl” anlamına gelir. Bir terim olarak; zekâtın gerekmesi için ölçü olarak tespit edilen belirli bir miktardır. Servetin zekâtı gerektiren miktarını ifade eder.

Zekâtla yükümlü olmanın asgarî sınırı sayılan nisap miktarları, zekâta tâbi her mal için, Hz Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bu asgarî miktarlar o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat standardını ve zenginlik ölçüsünü gösterdiği gibi, sonraki dönemlerde de “zekât nisabı” adıyla aynen korunmuşlardır. Buna göre fakihler toprak ürünleri dışında, zekâta tâbi bütün mallarda nisabın şart olduğunda görüş birliği içindedirler.

Hadislerde mal çeşitlerine göre belirlenen nisap miktarları şöyledir: Altının nisabı yirmi miskal, gümüşün nisabı ikiyüz dirhem, koyun ile keçinin nisabı kırk, sığır ile mandanın nisabı otuz, devenin nisabı da beştir. Ebû Hanîfe dışında çoğunluğa göre, tarım ürünlerinden de beş vesk (yaklaşık 653 kg., Kûfeliler’e göre yaklaşık 1 ton) nisap olarak alınmıştır. Bu miktarlara ulaşmayan mallar için zekât gerekmez. Nisap miktarları, bu çeşit mallara sahip olanlar bakımından zenginlik sınırını ifade eder. Şah Veliyyullah Dehlevî (ö.1176/1762) zekât nisap miktarlarının Hz. Peygamber döneminde karı, koca, bir çocuk ve hizmetçiden oluşan çekirdek ailenin bir yıllık geçim harcamalarına denk olduğunu belirtir.[5]

Yukarıda belirtilen, nisaba esas alınan mal çeşitleri arasında günümüzde önemli bir değer farkı meydana gelmiştir. Bunların Hz. Peygamber döneminde çekirdek bir ailenin ortalama yıllık harcama miktarları olduğu düşünülürse, günümüzde karı, koca ve çocuklardan oluşan en küçük bir ailenin yıllık asgarî harcamaları tutarı esas alınarak, bir nisap belirleme yoluna gidilmesi uygun olur.

Aslî ihtiyaçlar: Zekât matrahı dışında tutulan temel ihtiyaçlar şunlardır; zekât yükümlüsünün oturduğu ev, bu ev için gerekli eşya, kışlık yazlık giysiler, gerekli silah, alet, kitap, binek hayvanı ile hizmetçi, bir aylık (sağlam görülen başka bir görüşe göre bir yıllık) ihtiyaç maddeleri veya aile masraflarından ibarettir. Borca karşılık olan nakit paralar da bu hükümdedir.

Kur’an’daki “…fazlayı infak ediniz” [6] âyetini İslâm bilginleri “kazandığınız maldan kendinizin ve aile fertlerinizin temel ihtiyaçlarından fazlasını infak ediniz” şeklinde anlamışlardır. Hz. Peygamber de zekâtın malın fazlasından verilmesi gerektiğini açıklamıştır.[7]

Buna göre aslî ihtiyaçları şu maddelerde toplayabiliriz:

a) Mesken olarak kullanılan ev, bağ, bahçe ve tarım yapılan arazilerin kendisi.

b) Binek ve koşum hayvanları ile günümüzde bunların yerine geçen otomobil, servis aracı, traktör, su motoru veya zanaatkârların iş aletleri, üretim için kullanılan makineler, tezgâhlar, fabrika vb. aletler. Bunlar kıymeti üzerinden değil, geliri üzerinden zekâta tabi olurlar. Hz. Peygamber: “Müslümana atı ve kölesinden dolayı zekât yoktur” [8] buyurmuştur.

c) Örfe uygun giyim ve ev eşyası. Halı, kilim, mobilya takımı, altın ve gümüşten olmayan yemek takımları, buzdolabı, çamaşır makinesi ve diğer kullanılan her türlü elektrikli aletler.

d) Bilim adamlarının özel kütüphanesi.

e) Bir kimsenin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin bir aylık (sağlam görülen başka bir görüşe göre bir yıllık) mutat masrafları.

f) Nisap miktarına ulaşmayan altın, gümüş, nakit para ve ticaret malları ile borca karşılık tutulan nakit para ve mallar.

İbnü’l-Hümam (ö.861/1457) bunları şöyle özetlemiştir: Oturulacak ev, giyilecek elbise, ev eşyası, binilecek hayvanlar ve kullanılan silahlar için zekât yoktur.[9]

3. Malın, Nâmî (büyüyen, artan) Bir Mal Olması:

Bir malın zekâta tâbi olması için “nemâ” niteliğine sahip olması gerekir. Sözlükte “artmak, çoğalmak ve gelişmek” anlamına gelen nemâ, bir terim olarak ikiye ayrılır:

a) Gerçek üreme: Bir malın ticaretle, doğum yoluyla veya tarımı yapılarak artması “gerçek üreme”dir. Bu yüzden ticaret amacıyla elde bulunan eşya ve hayvanlar zekâta tabi olduğu gibi, dölünü ve sütünü almak için kırlarda otlatılan ve sâime denilen hayvanlar da zekâta tabidir.

b) Hükmen üreme: Bir malın kendisinde artma imkân ve potansiyelinin bizzat bulunmasıdır. Altın, gümüş ve paralar bu niteliğe sahiptir. Bunlar ticarette kullanılmak, malların mübadelesinde vasıta olmak yoluyla ihtiyaçları karşılar, bu yüzden bunlar yaratılış bakımından üremeye, artmaya ve ticarete elverişlidir. Bunun bir sonucu olarak, elde bulunan altın ve gümüş nakitler, külçeler, süs takımları, kendileriyle ticarete niyet edilsin veya edilmesin hatta bunlar nafakaya, mesken satın almaya sarfedilmek üzere biriktirilmiş olsa bile nisap miktarına ulaşınca zekâta tabi olurlar.

Bilim adamlarının meslek kitapları veya zanaatkârların iş aletleri temelde büyüyen ve gelişen mallar değildir. Bu yüzden kendi kıymetleriyle zekâta tabi olmazlar.

Kaybolup yıllar sonra bulunmuş olan maldan ötürü de zekât vermek gerekmez. Çünkü bunlarda büyüme ve gelişme söz konusu olmaz. Denize düşüp yıllarca sonra çıkartılan mallarla gasp edilmiş mallar bu hükümdedir. Zikredilen bu ve benzeri durumlarda zekâtın farz olmaması şu hadise dayanır: “Dımâr maldan zekât gerekmez.” [10] Dımâr mal; mülkiyet devam ettiği halde, geri dönmesi ve bulunması umulmayan, mal demektir. Bunlardan yararlanılması mümkün olmadığı için zekât da gerekmez.

4. Mala Tam Olarak Sahip Olmak:

Zekâtı verilecek malın mülkiyetine sahip olmak yanında, bu malın zilyedi bulunmak da gereklidir. Zilyetlik; malın fiilen mülk sahibinin elinde olması veya onun hüküm ve tasarrufu altında bulunması demektir.

Buna göre, mülkiyet bulunup zilyetlik olmayan veya zilyetlik bulunup mülkiyet olmayan şeylerden zekât gerekmez. Mesela; kocasından mehir alacağı olan bir kadın bunu teslim almadıkça zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü o, mehre mâlik ise de henüz zilyet değildir.

Yine rehin alanın elindeki rehin mala da zekât gerekmez. Çünkü bu borca karşılıktır. Bunda mülk sahibinin zilyetliği yoktur. Borçlu olan bir kimse de, borcuna karşılık olan bir malından dolayı zekât ile yükümlü olmaz. Çünkü bu mala zilyetliği varsa da hükmen mal sahipliği yok demektir.

Satın alınmış, fakat henüz teslim alınmamış mallar zekât nisabına girer. Sağlam görüşe göre bunlardan da zekât vermek gerekir. Yolcu olmak zekât engeli değildir. Çünkü yolculuğa çıkan kimse, her ne kadar malının zilyedi değilse de, vekil aracılığı ile malında tasarruf edebilir. Bu yüzden de zekâtla yükümlü olur.

Belirli sahibi olmayan mallar zekâta tâbi değildir. Toplumun yararına sunulan mallar, devletin zekât, vergi ve diğer gelirlerinden elde ettiği mallar belirli bir mâlikî olmadığı için zekâta tâbi olmaz. Bu mallar, yoksulların da içinde bulunduğu bütün topluma aittir.

Mülkiyetin aslı devam etmekle birlikte, fiilen yararlanma imkânı bulunmayan mallardan da zekât vermek gerekmez. Bunlara dımâr mal denildiğini yukarıda belirtmiştik. Mesela; kaybolan hayvanlar, kaybolmuş mal, denize düşen mal, devletin müsadere ederek zulmen aldığı mal, elde bir belge bulunmadığı halde inkâr edilmiş, fakat üzerinden bir yıl geçtikten sonra insanların önünde ikrar edilmek suretiyle delil bulunmuş olan mal zekâta tabi değildir.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zekât verilecek malda aranan şart, mülkiyetin aslının olması ve tasarruf yetkisinin bulunmasıdır. Mâlikîler, Hanefîlerden farklı olarak vakıf malın mütevellîliğini sahibi üstlenirse, bu malda da zekâtı gerekli görürler. Çünkü onlara göre, bir malı vakfetmek onu mülkiyetten çıkarmaz.

Şâfiîlere göre, ödünç alınan mal alanın elinde bir yıldan fazla kalırsa, onun zekâtını ödemesi gerekir.[11]

5. Malın Üzerinden Bir Yıl Geçmiş Olmak:

Oruç ve hac ibadetinde olduğu gibi zekât konusunda da kameri ay esası uygulanır. Zekâtın farz olması için nisap miktarı malın üzerinden bir kameri yılın geçmesi gerekir. Buna “havelânü’l-havl” denir. Delil şu hadis-i şeriftir: “Üzerinden bir kamerî yıl geçmedikçe, bir maldan zekât vermek gerekmez.” [12]

Ebû Hanîfe’ye göre, üzerinden bir yıl geçmesi bakımından mallar ikiye ayrılır: a) Nakit para, altın, gümüş ve ticaret malları ile yılın yarısından fazla bir süreyle mer’ada yayılan (sâime) hayvanlar. b) Tarım ürünleri, madenler ve defîneler. Birinci maddedeki malların zekâtında, nisaba mâlik olduktan sonra bir yıllık sürenin geçmesi şarttır. Toprak ürünleri ile madenlerde ise bir yıllık süre şartı aranmamıştır. Çünkü pek çok ürünün hasadı birkaç ayda yapılabildiği gibi, bazı topraklardan yılda birden çok ürün de alınabilmektedir. Bu gibi durumlarda yıl sonunu beklemek yoksulun zararına olur.[13]

İbn Kudâme (ö.620/1223), yıllanma şartı bulunan ve bulunmayan mallar arasındaki farkı şöyle belirtir: Bir yıl geçmesi şartına bağlı olan mallar, gelişmesi için elde bulundurulan ve saklanan mallardır. Hayvan; sütü, yünü, yavrulaması veya besi alması için bekletilir. Nakit para ve ticaret malları kâr amacıyla saklanır. Bunların üzerinden bir yıl geçmesi şartı konulmuştur. Çünkü bunlar artış ve üremenin beklendiği mallar olup, zekâtının kârdan çıkması amaçlanır. Çünkü bu daha kolay olup, malın tükenmemesini ve yoksullara yardımın sürekliliğini sağlar. Toprak ürünleri ve meyveler ise bizzat kendileri gelişme halindeki gelirlerdir. Zekâtı verileceği zaman gelişmesini tamamlamış olur. Bundan sonra artık gelişmeye değil eksilmeye doğru gider.” [14] Olgunlaşan meyve ve sebzelerin bekletilmesi halinde kuruması ve çürümesi gibi.

Diğer yandan toprak ürünleri, meyve ve madenlerin yıllanma şartı dışında tutulması üreticiler bakımındandır. Bunlardan tarım ürünleri için şartları gerçekleşince onda bir (öşür) veya sulama yapılan yerlerde yirmide bir nispetinde zekât verilir. Madenlerde ise işletmeci zekâtı beşte birdir.[15] Ancak tarım ürünlerini veya madenleri satın alıp, elinde ticaret amacıyla bulunduran kimseler bunların zekâtını diğer ticaret malları gibi verirler. Yani bu takdirde bunlar nisabı aşınca ve yıllanma da varsa kırkta bir zekâta tabi olurlar.

Ebû Hanîfe’ye göre, öşür arazide insan eliyle yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, patlıcan, yonca, çay, şeker kamışı gibi toprak ürünlerine nisap ve yıllanma aranmaksızın öşür hükümleri uygulanır. Yani topraktan ne çıkarsa onda bir veya sulama yapılan yerlerde yirmide bir zekât gerekir.

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, yaklaşık 653 kg.’a ulaşmayan hubûbâttan ve insanların ellerinde bir yıl kadar kalmayan dayanıksız meyve ve sebzelerden öşür gerekmez.[16]

Zekâta tabi malın üzerinden bir yıl geçmesinde, nisap miktarı hem yılın başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın yıl içinde eksilmesi süreyi kesmez. Buna karşılık yıl içinde artan mal da, yıl sonunda diğer mal ile birlikte zekâta tabi olur.

Meselâ; bir kimsenin Ramazan ayının ilk günü, aslî ihtiyaçları dışında üç yüz gram altını bulunsa, yıl ortasında bu altının miktarı elli grama düşse veya dört yüz grama çıksa, bir yıl sonra yine Ramazan ayının ilk günü iki yüz gram altını bulunsa beş gram altın zekât yükümlülüğü bulunur. Eğer yıl sonunda şer’i ölçüye göre seksen gramın altına düşmüş olsa nisap miktarı bulunmadığı için zekât gerekmez. Ancak eksik kalan nisâbı, tamamlamak için gümüş, nakit para, döviz veya ticaret malı bulunsa, hepsi birlikte kırkta bir zekâta tabi olur.

Yıl başında altmış gram altın olsa, yıl sonunda bu miktar iki yüz grama çıksa veya yıl başında iki yüz gram iken, yıl sonunda altmış grama düşse zekât lazım gelmez. Belki seksen gram miktarına ulaştığı günden itibaren başlayacak bir yıllık süre sonunda yine aynı miktarda veya daha fazla bulunacak olursa zekât gerekir.

İmam Züfer’e göre, nisap miktarı yılın başlangıcından sonuna kadar tam olarak bulunmalıdır.

Şâfiî ve Hanbelîlere göre, nisabın bütün yıl boyunca bulunması gerekir. Zekâta tâbi bir mal, yıl içinde nisabın altına düşse, ona zekât gerekmez. Sonradan yeniden nisabı aşan ölçüde mala sahip olursa, yıl geçme şartı tekrar başlar. Ancak yıl içinde yavrulayan hayvanların yavruları ile ticaret mallarının kârı asla (anamala) tabi olarak değerlendirilir.

Zekâta tabi bir mal, üzerinden bir yıl geçtikten sonra artacak olsa, bu artan kısmı arttığı günden itibaren bir yıl geçmedikçe zekâta tabi olmaz. Mesela; bir kimse Ramazan ayının ilk günü nisaba mâlik olsa, bir yıl sonunda üç yüz gram altın veya bu kıymette ticaret malına sahip bulunsa, yedi buçuk gram altın zekât gerekir. Bundan iki gün sonra altın miktarı dört yüz grama yükselse, artan kısım için yeni yıllanma süresi başlamış olur.[17]

6. Malın Borç Karşılığı Olmaması:

Zekâta tâbi olan mallarda aranan “tam mülk olma” ve “temel ihtiyaçlardan fazla bulunma” şartlarının bir sonucu olarak, zekâta tâbi olan malın borç karşılığı olmamasıdır. Çoğunluk fakihler “gizli mallar” adı verilen para, altın, gümüş ve ticaret mallarının zekâtında borcun etkili olacağında görüş birliği içindedir. “Açık mallar” denilen tarım ürünleri, hayvanlar ve madenlerde, borcun, zekâtın vücûbuna engel olup olmayacağı, yani borcun zekât matrahı maldan düşülüp düşülmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır.

Alacaklı tarafından istenilebilecek olan borçlar zekâtın farz olmasına engeldir. Bu borç vadeli mal alımından doğmuş olabileceği gibi ödünç para almaktan veya başkasına kefil olmaktan dolayı da meydana gelmiş olabilir. Borcun doğum nedeni ne olursa olsun, insanlar tarafından istenebilir nitelikte ise, önce bu borçları düşme hakkı vardır. Önceki yıllardan kalmış zekât borçları da bu niteliktedir. Bu borçlar düşüldükten sonra geride nisap miktarı mal kalmazsa zekât yükümlülüğü bulunmaz. Ancak insanlar tarafından isteyeni bulunmayan adak, kefâret ve hac gibi borçlar ise zekâtın farz oluşuna engel teşkil etmez.

Meselâ; bir kimsenin asli ihtiyaçları dışında, üzerinden bir yıl geçmiş otuz miskal altını bulunsa, on iki miskal de borcu olsa, borç karşılığı dışındaki miktar altın nisabı olan yirmi miskalin (80 gr.) altına düştüğü için zekât gerekmez.

İnsanlara ait borçların öncelikle ödenmesi veya bunlara karşılık olarak nakit para yahut ticaret malı ayrılması gerekir. İslâm kul borcu üzerinde çok durmuş, Rasûlullah (s.a.s) dualarında borçtan Allah’a sığınmış,[18] borcunu ödemeden ve karşılık da bırakmadan vefat eden kimi sahâbîlerin cenaze namazını kıldırmak istememiştir.[19] Hz. Osman halifeliği sırasında şöyle demiştir: “Bu ay zekâtlarınızın verileceği aydır. Kimin ödemesi gereken borcu varsa ödesin, sonra da mallarınızın zekâtını ödeyin.”[20] Hz. Osman bu sözleri bir sahabe topluluğu önünde söylemiş, onun bu uygulamasına karşı çıkan olmamıştır.

Borcun bulunması tarım ürünlerinin öşrü ile arazi vergisi olan haracın uygulanmasına engel değildir.[21]

Hanbelîlere göre, borç, tarım ürünleri dahil zekâta tabi her çeşit malda zekât engelidir. Yani önce borçlar ve nafaka düşülür, sonra nisap miktarı mal kalırsa, bu malın zekâtı verilir. Borç eğer bütün nisabı kapsar veya nisabı eksiltirse zekâta engel teşkil eder.

İmam Mâlik’e göre borç sadece parada zekâtın vâcip oluşuna engel olup, nisabı düşürürse zekât farz olmaz. Tarım ürünleri ile hayvanların ve madenlerin zekâtını ise düşürmez. Çünkü zekât, bunların kendilerinden farzdır.

İmam Şâfiî’nin son görüşüne göre, zekât yükümlülüğü diğer borçlar gibi bir zimmet borcudur. Buna göre zekât mallarını kaplayan veya nisap miktarını azaltan borç, zekâtın farz olmasına engel değildir. Bu yüzden zekâta tabi nisap miktarı yıllanmış mala sahip olan kimse, borçlarına bakılmaksızın zekâtla yükümlü olur. Çünkü borçların biri diğerini ödemeye engel teşkil etmez.[22]

VERİLECEK ZEKÂTIN GEÇERLİ OLMASI İÇİN GEREKEN ŞARTLAR

Verilen zekâtın geçerli olması için zekât niyeti ve temlik şarttır.

1. Niyet:

Genel olarak diğer ibadetlerde olduğu gibi zekâtta da niyet şarttır. Hz. Peygamber (s.a.s): “Ameller niyetlere göredir” [23] buyurmuştur. Zekâtı vermek bir amel ve namaz gibi bir ibadettir. Bu yüzden nafile sadakadan onu ayırmak için niyet şarttır.

Zekâtı yoksula verirken veya zekât için bir mal ayrılırken bunun zekât olduğuna kalben niyet edilmesi gerekir. Dil ile söylenmesi şart değildir. Hatta bir malı yoksula zekât niyetiyle verirken, bunun bir bağış veya borç olarak verildiğini söylemek de zekât olmasına engel değildir.

Niyetin, zekâtı ödeme zamanına yakın olması gerekir. Çünkü topluca ayrılan zekât, ihtiyaç sahiplerinin durumuna göre parça parça veya değişik zamanlarda verilebilir. Bu yüzden bir malı zekât olarak ayırırken niyetlenmek yeterlidir. Çünkü bunda zekât verene kolaylık vardır. Nitekim tutulacak bir oruca da akşam güneş battıktan sonra niyetlenmek caizdir.

Bir kimsenin zekât olarak ayırdığı mal kaybolsa veya çalınsa yahut telef olsa, zekât borcu üzerinden düşmez. Bunun bedelini vermesi gerekir. Çünkü geride kalan malından zekâtı çıkarıp vermesi mümkündür.

Bir kimse bir malı yoksula niyetsiz olarak verse, sonradan zekâta niyetlense, eğer bu mal henüz yoksulun elinde mevcut ise niyet geçerlidir. Fakat mal onun elinden çıkmış ise artık niyet yeterli olmaz. Yine bir kimse başkasının malından onun adına izinsiz olarak zekât verse, mal sahibi icazet verdiği takdirde, mal halen yoksulun elinde mevcut ise zekât geçerli olur, aksi halde geçerli olmaz.

Zekâtta vekilin değil, mal sahibinin niyeti geçerlidir. Bu yüzden mal sahibinin zekâtı vekile verirken veya en geç vekil bu zekâtı fakire vereceği zaman zekâta niyet etmesi gerekir. Vekilin niyeti yeterli olmaz. Vekil müslüman olacağı gibi, zimmet ehlinden Hıristiyan veya Yahudi de olabilir.

Zekât vermek niyetinde olan bir kimse, bunun için bir mal ayırmaksızın zaman zaman yoksullara bir şeyler dağıttığı halde, aklına niyet gelmese bunlar zekâtına mahsup edilemez. Ancak yoksula böyle bir mal verirken; “Bunu niçin veriyorsun?” gibi bir soruya düşünmeksizin hemen “zekât olarak veriyorum” diyebilecek bir halde bulunursa bu, niyet yerine geçer.

Diğer yandan bir kimsenin, yoksullara bir süre bağışta bulunduktan sonra “şu süre içinde tasadduk ettiğim şeylerin zekâtımdan olmasına niyet ettim” demesi yeterli olmaz. Çünkü nafile olarak yapılan bir ibadeti sonradan yapılacak mücerret bir niyetle farz ibadete dönüştürmek mümkün olmaz.

Malının tamamını zekâtına niyet etmeksizin sadaka olarak veren kimseden zekât borcu istihsan yolu ile düşer. Ancak bu sadaka olarak verdiği malını verirken bir adak veya kefâret gibi bir borcuna niyet etmemesi gerekir. Aksi halde mal o niyete göre verilmiş olur, bu mala isabet eden zekât miktarını ayrıca borçlanmış bulunur.

Hanefîler dışındaki çoğunluk fakihlere göre, bir kimse bütün malını nâfile sadaka olarak verse ve bununla zekâta niyet etmese zekât borcu düşmüş olmaz. Çünkü bununla farza niyet etmemiştir. Bu mesele, yüz rekat namaz kıldığı halde farza niyet etmeyen kimsenin durumuna benzer.[24]

Bir kimse zekât gereken bir malın bir bölümünü bir yoksula bağışlasa, kendisinden, bu kısma isabet eden zekât, düşer. Buna göre bir zengin, yoksul birisinden olan alacağını, borçlu durumdaki bu yoksula bağışlasa, sadece bu alacak miktarına isabet eden zekât borcu düşmüş olur. Burada zekâta niyet edip etmemesi sonucu değiştirmez. Çünkü bu durum malın yok olmasına benzer. O kadar malı yok olacak olsa, zekâtını ödemesi gerekmeyecekti.

Mesela; bir zenginin yoksulda dört yüz gram altın alacağı olsa, bunun tamamını yoksula bağışlasa bu alacağa isabet eden on gram zekât borcu düşmüş olur. Yoksa bu dört yüz gram altını diğer mallarının zekâtına mahsup edemez.

Diğer yandan zengin olan bir borçluya böyle bir mal bağışlansa veya ondan olan alacaktan vazgeçilse, bununla ne o malın, ne de başka mallarının zekâtı verilmiş olur. Sağlam olan görüşe göre, bu bağışlanan mala veya alacağa isabet eden zekâtın da ayrıca verilmesi gerekir.

Hanefîlerde fetvâya esas olan görüşe göre, zekât memuru açık mallardan zekâtı zorla almış bulunsa, yükümlünün üzerinden zekât borcu düşer, gizli mallardan zorla zekât alınsa, zekat borcundan yükümlü -niyet etmemişse-kurtulamaz.

Şâfiîlere göre çocuk ve akıl hastası adına velî ve vasîleri zekât vermekle yükümlü olduğu için, bunların zekâtı verirken niyet etmeleri yeterlidir.

2. Temlik:

Verilecek zekâtın geçerli olması için temlik şarttır. Temlik; zekât olarak verilecek mal veya nakit paranın mülkiyetini zekâtı alan kimseye nakletmek demektir. Bu yüzden mübah kılmak mesela sofrasına alıp ikramda bulunmak temlik niteliği taşımadığı için zekât yerine geçmez. Nafile sadaka olur. Zekât akıl hastasına veya temyiz gücüne sahip olmayan çocuğa verilemez. Ancak onlar adına anne, baba, vasi veya veli gibi, onu temsil eden kimselere verilebilir.

Zekâtta temlik şartının dayandığı delil, “zekâtı veriniz” anlamındaki âyetlerdir. Bu âyetlerdeki vermek, malın mülkiyetini karşı tarafa geçirmek demektir. Diğer yandan “Sadakalar, (zekâtlar) ancak fakirlerin, miskinlerin... hakkıdır” [25] âyetinde sayılan sekiz sınıfın başına getirilen “lâm” harf-i cerri temlîk ifade eder. Yani zekâtın mülkiyetinin bu sekiz sınıfa veya bu sınıflardan birisine nakledilmesi gerekir.[26]

Mâlikîler zekâtın ödenmesi için ayrıca üç şart daha ileri sürmüşlerdir. a) Zekâtın, farz olduktan sonra ayrılıp verilmesi, b) Zekâtın onu hak eden kişilere verilmesi, c) Zekâtın, malın aynından yani kendisinden olması.[27]

ZEKÂTIN FARZ OLMA VE ÖDENME ZAMANI

Aslî ihtiyaçları ve borçları dışında nisap miktarı, zekâta tabi ve üzerinden bir yıl geçmiş bir mala sahip olan kimsenin bunun zekâtını geciktirmeden vermesi gerekir. Zekâtla yükümlü olan kişi, özürsüz olarak zekâtını geciktirirse günahkar olur. Çünkü zekât, insana harcanması gereken bir haktır, yoksulun ihtiyacını karşılamak amacıyla farz kılınmıştır. Ödenme devresinden geri bırakılırsa, farz kılınmasının maksadı tam olarak gerçekleşmemiş olur.

Zekâtı ödeme vakitleri malın türüne göre belirlenir.

a) Altın, gümüş, para ve ticaret mallarının zekâtı ile hayvanların zekâtı her yıl bir kere kamerî yıl tamamlandıktan sonra ödenir.

b) Tarım ürünleri ve meyveler, yılda birden çok ürün verme durumuna göre öşre tâbi olur. Bunlarda bir yılın geçmesi şartı yoktur. Ebû Hanîfe’ye göre, nisap miktarına ulaşma şartı da aranmaz. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise, tarım ürünlerinin zekâtında nisaba ulaşmak şarttır.

Ebû Hanîfe ve İmam Züfer’e göre, ürün ve meyve ortaya çıkıp bozulmasından emin olunacak noktaya gelince, hasat edilecek durumda olmasa bile zekât gerekir. Ebû Yûsuf’a göre, hasat edilecek duruma gelince, İmam Muhammed’e göre ise hasat edilip harman yapılınca zekât farz olur.[28]

Şâfiî ve Hanbelîlere göre, hubûbâtta tanelerin güçlenmesi, meyvelerde ise olgunlaşma zamanında zekât farz olur.[29]

c) Balın zekâtı, zekât verecek kadar balın meydana gelmesi, madenlerin zekâtı ise, zekât verecek kadar maden çıkarmakla farz olur.

Nisaba Mâlik olan kimsenin zekâtını yılı dolmadan önce kendi isteği ile önceden vermesi caizdir. Çünkü bu kimse zekâtı farz olma sebebi gerçekleştikten sonra ödemiştir. Hz. Ali (r.a)’den rivayet edildiğine göre; “Hz. Abbas, Rasûlullah (s.a.s)’a, vakti gelmeden önce malının zekâtını peşin ödemeyi sormuş, Hz. Peygamber bu konuda ona ruhsat vermiştir.”[30] Zekât ödemesinin yıl sonuna bırakılması mal sahiplerine kolaylık içindir. Bu yüzden yoksulun bir an önce yararlanmasını sağlamak amacıyla vakti gelmeden önce de verilebilir. Bu durum bir borcu henüz vadesi gelmeden ödemeye benzer.

Şâfiîlere göre, peşin zekât vermenin yeterli olması için, sene içinde mal sahibinin yıl sonuna kadar zekâtın farz olmasına ehil olarak kalması gerekir. Diğer yandan zekâtı alanın yıl sonunda da zekât almaya ehil olması şarttır. Bu iki şart gerçekleşmezse peşin verilecek zekât yeterli olmaz.

Mâlikî ve Zâhirîlere göre ise, yıl dolmadan zekâtı vermek caiz değildir. Çünkü zekât namaza benzer. Bu yüzden vakti girmeden önce verilmesi yeterli olmaz.[31]

AÇIKTA VE GİZLİ OLAN MALLAR

Zekâta tabi olan mal türleri açıkta veya gizli olma niteliklerine göre ikiye ayrılır: Açıkta olanlara “emvâl-i zâhire” gizli olanlara “emvâl-i bâtıne” denir. Bu iki terim zekâtın devlet eliyle toplanması konusuyla ilgili olarak ortaya çıkmıştır.

1. Açıkta Olan Mallar:

Görünen ve tespiti mümkün olan mal türlerini kapsar. Toprak ürünleri, hayvanlar ve madenler bu çeşide girer. Bunun zıddı emvâl-i bâtıne denilen gizli mallardır. Altın, gümüş, para ve ticaret malları gibi.

Zekâtın devlet eliyle uygulanmasının delilleri şunlardır: Kur’an’da şöyle buyurulur: “Mü’minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş ve mallarını bereketlendirmiş olasın. Zekât verdikleri zaman da onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için bir huzur vesilesidir.” [32] Hz. Peygamber yaşadığı sürece zekât ona veya görevlendirdiği zekât memurlarına verilmiştir. İbn Sîrin (ö.110/728) şöyle demiştir: “Başlangıçta zekâtlar Hz. Peygamber’e veya onun görevlendirdiği memurlara verilirdi. Ondan sonra halife olan Hz. Ebû Bekir’e veya tayin ettiği memurlara; Hz. Ömer döneminde de yine kendisine veya zekât memurlarına veriliyordu. Hz. Osman döneminde aynı şekilde devam etmişse de onun şehid edilmesi üzerine müslümanlar görüş ayrılığına düşerek, bir kısmı zekâtı devlete vermekte devam ettiler, diğer bir kısmı da zekâtlarını kendileri dağıtmaya başladılar.” [33]

Enes İbn Mâlik’ten rivayet edildiğine göre, Temimoğulları kabilesinden bir adam Hz. Peygamber’e gelerek “Ey Allah’ın Elçisi! Zekâtı senin gönderdiğin memura ödediğim zaman, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı sorumluluktan kurtulur muyum?” diye sordu. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “Evet, zekâtı benim gönderdiğim elçiye ödediğin zaman kurtulur, borçtan beraat edersin. Ödediğin zekâtın sevabı sana, günahı da onu değiştirene aittir.” [34] Hz. Ebû Bekir halife olunca, zekâtı devlete vermek istemeyen bazı kabilelere karşı, devlet güçlerini göndererek onları itaat altına almıştır.

Hz. Osman devrinden sonra da devlet eliyle toplanmasına devam edilen emval-i zâhire, toprak altından veya toprak üstünden elde edilen ya da elde edilmesi mümkün olan bütün mallar ve hayvanlardır.

Bunlar toprak mahsulleri, hayvanlar ve madenlerden ibarettir. Zekât miktarları ise şöyledir:

1. İnsan eliyle ekilen ve yağmur suları ile sulanan toprakların ürünlerinden; 1/10 (onda bir.)

2. Dışardan sulama, gübreleme gibi harcamalar yapmak suretiyle elde edilen ürünlerde; 1/20 (yirmide bir.)

3. Yeraltı kaynakları, maden, petrol... ve definelerde 1/5 (beşte bir.)

4. Hayvanlardan; sığır cinsinde 1/30 (Otuzda bir); koyun cinsinde 1/40 (Kırkta bir); deve cinsinde, her beş deve için bir koyun; atlarda, her at için bir dinar (4 gr. altın para).

Bunların dışında kalan altın, gümüş, nakit para, mücevherât ve ticaret malları emval-i bâtına (gizli mallar) çeşidine girer. Bunların zekâtı, Hz. Osman devrinden itibaren sahipleri eliyle verilmeye başlanmıştır. Ancak bu çeşit malı olanların, zekâtlarını vermedikleri sâbit olursa, İslâm ülkesinde kamunun müdahale hakkı saklı tutulmuştur.[35]

2. Gizli Sayılan Mallar:

Gizli olan veya zekât memurlarından gizlenmesi mümkün ve kolay olan mallar bu gruba girer. Bunların tam olarak tespiti zordur. Ancak sahiplerinin beyanı, herhangi bir yerde emanet edilmiş olmalarıyla tespitleri mümkün olabilir. Altın, gümüş, nakit paralar, mücevherât ve ticaret malları bu çeşide girer. Evinde altın süs eşyası bulunduran bir kadın bunların varlığını zekât memuruna bildirmezse, araştırma yaparak bunları tespit etmek güçleşir. Bu yüzden gizli malların zekâtı, sahiplerinin vermesi için devlet maliyesinin kontrolü dışında bırakılmıştır.

Hz. Osman devrine kadar ister gizli olsun, ister açık bütün malların zekâtı devlet tarafından alınmaktaydı. Hz. Osman’ın hilafeti zamanında devlet gelirleri arttı. Ticaret malları ile nakit paranın tespit ve kontrolü zorlaşmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Osman, gizli malların zekâtını sahibinin isteğine bıraktı. Bu mallara sahip olan kimseler, devlet başkanlarının vekili kabul edilerek zekâtlarını muhtaçlara bizzat vermekle yükümlü tutuldular. Said İbn Yezid şöyle demiştir: Hz. Osman’ın minbere çıkarak şöyle dediğini duydum: “Bu ay zekât verme ayıdır. Kimin üzerinde zekât borcu varsa, borcunu ödesin.” Hz. Osman döneminde başlayan bu uygulama, sonraki yüzyıllarda da bu şekilde devam etmiştir.[36] Ancak İslâm devleti uygun gördüğü takdirde gizli malların zekâtını da toplayabilir. Bir İslâm ülkesinde bunların toplanıp, açık mallarla birlikte tek elden yani devlet eliyle dağıtılması daha uygundur.

Dipnotlar:

[1] bk. Kâsânî, age, II, 39 vd.; İbnü’l-Hümâm, age, I, 481-486; İbn Âbidîn, age, II, 4 vd; Meydânî, Lübâb, I, 140; İbn Rüşd, age, I, 236; Şafiî, Ümm, IV, 125; İbn Kudâme, Muğnî, II, 261 vd. [2] Tirmizî, Zekât, 15; Mâlik, Muvatta’, Zekât, 12. Bu hadis zayıf olup Tirmizî ile Beyhakî, Amr b. Şuayb’dan babası ve dedesi yolu ile rivayet etmiştir. Şâfiî ile Beyhakî bunu sahih bir isnatla Yusuf b. Mahik yolu ile Hz. Peygamber’den mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Ayrıca Beyhakî aynı hadisi Hz. Ömer’den mevkûf olarak nakletmiş ve isnadı sahihtir, demiştir. bk. Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 331 vd. [3] Nisâ, 4/6. [4] Ali Haydar, Düreru’l-Hukkâm, III, 79 vd.; H. Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 511; H. Veldet Velidedeoğlu, T. Medeni Hukukunun Umumî Esasları, İst. 1968, II, 56. [5] Dehlevî, Huccetullahi’l-Bâliga, Beyrut 1990, II, 110-114, Terc. M. Erdoğan, II, 131-135; Kardâvî, age, II, 157. [6] Bakara, 2/219. [7] Buhârî, Zekât, 18. [8] Müslim, Zekât, 8. [9] İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadîr, I, 487. [10] Mâlik, Muvatta’, 18. Bu hadis Hz. Ali’ye nisbet edilmiş olup gariptir. Ebû Ubeyd bunu Emvâl’de Hasan-ı Basrî’den; İmam Mâlik, Ömer b. Abdilazîz’den rivayet etmiştir. bk. Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 334; İbn Âbidîn, age, II, 12; Zühaylî, age, II, 736, 737. [11] bk. Kâsânî, age, II, 9; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, II, 5; Şirâzî, Mühezzeb, I, 141 vd; İbn Kudâme, Muğnî, III, 48-53; Zühaylî, age, II, 741, 742. [12] İbn Mâce, Zekât, 5; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 328, 330. [13] Kâsânî, age, II, 51; İbnü’l-Hümâm, age, I, 510; İbn Âbidîn, age, II. 31, 72. [14] İbn Kudâme, Muğnî, Muhtasaru Hırkî Şerhi, Kahire, t.y., I, 625. [15] Kâsânî, age, II, 57-63. [16] Bilgi için bk. Kâsânî, age, II, 53 vd; İbnü’l-Hümâm, age, II, 4; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, I, 245; İbn Kudâme, age, II, 689; Zühaylî, age, II, 800 vd. [17] Kâsânî, age, II, 51; İbnü’l-Hümâm, age, I, 510; İbn Âbidîn, age, II, 31, 72; Şürünbülâlî, Merâkı’l-Felah, s. 121; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, I, 261 vd; Zühaylî, age, II, 744 vd; Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 333 vd. [18] Müslim, Zikr, 60; Ebû Dâvud, Edeb, 98, Vitr, 32; Tirmizî, Deavât, 19, 67; İbn Mâce, Dua, 3, 15. [19] Nesâî, Cenâiz, 67; Ebû Dâvud, Büyû’, 9; Dârimî, Buyû’, 53. [20] bk. Malik, Muvatta, Zekât, 17; Zühaylî, age, II, 748, Ebû Ubeyd, Emvâl’den naklen. [21] İbn Âbidîn, age, II, 6 vd; Zühaylî, age, II, 747, 748. [22] Şirâzî, Mühezzeb, I, 142; ed-Dırdır, eş-Şerhu’s-Sağîr bi Hâşiyeti’s-Sâvî, Mısır ty, I, 647 vd; İbn Kudâme, age, III, 41 vd; Zühaylî, age, II, 748, 749. [23] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155. [24] bk. Kâsânî, age, II, 40; İbnü’l-Hümâm, age, I, 493; İbn Âbidîn, age, II, 4, 14, 15; Meydânî, Lübâb, I, 140 vd; Şirâzî, age, I, 170; İbn Kudâme, age, II, 638 vd; Zühaylî, age, II, 750 vd; Bilmen, age, s. 334 vd. [25] Tevbe, 9/60. [26] bk. Kâsânî, age, II, 39; İbn Âbidîn, age, II, 85; İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 947; Şirâzî, age, I, 171; İbn Kudâme, II, 665 vd. [27] Zühaylî, age, II, 753. [28] İbn Âbidîn, age, II, 72. [29] Şirbinî, Muğnî’l-Muhtâc, I, 386; Buhutî, Keşşâfü’l-Kınâ’ an Metni’l-İknâ’, Mekke, ty, II, 192. [30] Dârimî, Zekât, 12; bk. Ebû Dâvud, Zekât, 22; Tirmizî, Zekât, 37; İbn Mâce, Zekât, 7. [31] bk. İbn Rüşd, Bidâye, I, 266; ed-Dırdır, age, I, 431; Şevkânî, age, IV, 151. [32] Tevbe, 9/103-104. [33] Ebû Ubeyd, Kitâbü’l-Emvâl, s. 751. [34] Mâlik, Müdevvene, II, 88. [35] Serahsi, Mebsût, III, 18; Kâsânî, age, II, 7, 69. [36] Kâsânî, age, II, 7; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, I, 204.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları