“Zavallı Ölünün Dili Olsaydı, Ağlayıp Feryâd Ederek Şöyle Diyecekti…”

İbadet Hayatımız

kalbimizi ve dilimizi her dâim Hakkʼın zikriyle meşgul etmeye çalışmalıyız ki âhiretteki nedâmet ve hasretimiz büyük olmasın. Kıyâmet günü, dünyada iken ağzımızdan çıkmış olan bütün sözlerin hesabı sorulacaktır.

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Zavallı ölünün dili olsaydı, ağlayıp feryâd ederek şöyle diyecekti:

«Ey hayatta olan insan! Bugün dilin dönerken Allâh’ı zikret, ölü gibi susma!..»”

Allâh’ı unutarak gaflet içinde geçirilen bütün vakitler, ömür takviminin çöpe atılmış altın yapraklarıdır. Hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere;

“Cennet halkı, başka bir şey için değil, sadece dünyada Allâh’ı zikretmeden geçirmiş oldukları vakitlere hasret ve nedâmet duyacaklardır!” (Heysemî, X, 73-74)

Dolayısıyla kalbimizi ve dilimizi her dâim Hakkʼın zikriyle meşgul etmeye çalışmalıyız ki âhiretteki nedâmet ve hasretimiz büyük olmasın.

Kıyâmet günü, dünyada iken ağzımızdan çıkmış olan bütün sözlerin hesabı sorulacaktır. Bu hesabın lehimize neticelenmesi için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin şu îkazına son derece dikkat etmeliyiz:

“Âdemoğlunun, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak veya Allah Teâlâ’yı zikir hâriç, bütün sözleri aleyhinedir, lehine değildir.” (Tirmizî, Zühd, 63/2412)

Dolayısıyla insan illâ konuşacaksa, sükûttan kıymetli sözler söylemelidir. Aksi hâlde susmalıdır. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gâyet kısa ve öz konuşup sükûtunun uzun sürmesi, bizleri, çok konuşmaktan tefekküre fırsat bulamayan gâfiller gibi olmaktan îkaz mâhiyetindedir.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyuruyor:

“Sözü hikmet olmayanın konuştuğu yersiz, tefekkür etmeyenin sükûtu boş, ibret nazarı ile bakmayanın bakışları hatâdır.” (İhyâ, IV, 764)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rânûnâ Vâdisiʼnde verdiği bir hutbede şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar!

–Ölmeden önce tevbe edin.

–Fırsat elde iken sâlih ameller işlemeye bakın.

–Gizli-açık bolca sadaka vermek ve

–Allâhʼı çok çok zikretmekle

Rabbinizle aranızı düzeltin!..” (İbn-i Hişâm, I, 118-119, Beyhakî, Delâil, II, 524)

Cenâb-ı Hak, her dâim zikir hâlinde olmamızı istiyor. Âyet-i kerîmede:

“Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerindeyken (dâimâ) Allâhʼı zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191) buyuruyor.

Kalp, Cenâb-ı Hakkʼın zikrinde öyle mesafe alacak ki müʼmin, cihanda nereye baksa ilâhî azamet tecellîlerini, kudret nakışlarını görecek, kevnî âyetleri gönül gözüyle okuyacak. Her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak. “Elhamdülillah! Sübhânallah! Aman yâ Rabbi!” diyecek.

Nitekim aynı âyet-i kerîmenin devamında, dâimî zikir hâlinde bulunanların bu vasfına dikkat çekilerek şöyle buyruluyor:

“…Onlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (derin derin) tefekkür ederler (ve şöyle derler):

«Rabbimiz! Sen bu (âlemi) boşuna yaratmadın, Senʼi tesbîh ederiz, bizi Cehennem azâbından koru!»” (Âl-i İmrân, 191)

Demek ki dâimî zikre ermek isteyen bir kul, kâinat kitabının hangi sayfasına baksa ilâhî sanatı temâşâ edecek; eserden Müessirʼe, sebepten Müsebbibʼe, sanattan Sanatkârʼa kalben intikâl edecek. İlâhî kudret ve azametin tefekküründe derinleşerek her an Cenâb-ı Hakkʼı zikir ve Oʼna ilticâ hâlinde yaşayacak.

Nitekim Hak dostlarının bu hâlini aksettiren şu kıssa ne kadar mânidardır:

Mûsâ -aleyhisselâm- zamanında biri, otuz sene ibadet etmişti. Bir bulut gölge yaparak onu Güneşʼten koruyordu. Bir gün bulut gelmedi, o âbid Güneşʼte kaldı. Annesine bunun sebebini sorduğunda:

“–Herhâlde bir günah işlemişsin.” dedi. O:

“–Hayır, günah işlemedim!” deyince annesi:

“–Göklere, çiçeklere bakmadın mı? Onları görünce Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür ettin mi?” dedi. Oğlu:

“–Evet, etrafımdaki hârikulâde güzellikleri gördüğüm hâlde, tefekkürde kusur ettim.” deyince annesi:

“–Bundan büyük gaflet olur mu? Hemen tevbe et!” dedi.[4]

Hasan-ı Basrî Hazretleri;

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizden yüz çevirteceğim…” (el-Aʻrâf, 146) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde şöyle buyurmuştur:

“Cenâb-ı Hak, bu gibilerin gönüllerini ilâhî azamet üzerinde tefekkürden alıkoyar.” (İhyâ, IV, 764)

Dolayısıyla en büyük gaflet;

‒Cenâb-ı Hakkʼın sonsuz kudret ve azamet tecellîleri karşısında alık ve abus bir çehreyle âlemi seyretmektir.

‒Kâinat kitabında sergilenen kevnî âyetleri gönül gözüyle okuyup ibret almak yerine, materyalist bir kafayla; “bunlar sıradan tabiat hâdiseleri” deyip geçivermektir.

‒Hâdiselerde verilmek istenen ilâhî mesajlara kör ve sağır kesilmektir.

Cenâb-ı Hak, bilgisi dışında bir yaprağın dahî düşmediğini,[5] karada ve denizde meydana gelen fesâdın, insanların kendi elleriyle işledikleri kötülükler sebebiyle başlarına geldiğini[6] bildirip, ibret almaya, tevbe etmeye, hâlimize çekidüzen vermeye davet ediyor.

Hâl böyleyken depremler, tsunamiler, seller, kuraklıklar, yangınlar, salgın hastalıklar ve emsallerinin, birer ilâhî îkaz ve imtihan vasfı da taşıdığını görmezden gelmek, bunların kendiliğinden ve rastgele olduğunu zannetmek, ne büyük bir gaflettir!

Bunun içindir ki Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri;

“Zikir, gafletin giderilmesidir. Gaflet giderildiğinde, sussan bile zikir hâlinde sayılırsın…” buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak cümlemizi; kalbinde ve dilinde zikir, bakışında ibret, sükûtunda tefekkür olan sâlih kullarından eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Karâfî, el-Furûk, Dâru’s-Selâm, 2001, IV, 305.

[2] Sekran: Mânevî sarhoşluk.

[3] Dânâ: Âlim.

[4] M. Lütfi Arslan, Kıssa Sohbetler, sf. 147, Erkam Yay. İstanbul 2022.

[5] Bkz. el-Enʻâm, 59.

[6] Bkz. er-Rûm, 41.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2025 – Aralık, Sayı: 478

İLGİLİ HABERLER

BENZER HABERLER