Yasin Suresinin Tefsiri

VİDEOLAR

Dr. Adem Ergül Bey, Yasin suresinin tefsirini yapıyor.

Yâsîn sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 83 âyettir. İsmini birinci âyette geçen يٰسٓ  (Yâsîn) kelimesinden alır. Resmî sıralamada 36, iniş sırasına göre 41. sûredir. 

YASİN SURESİNİN TEFSİRİ (DİNLE)

Yasin Suresi Tefsiri 1. Kısım (01-12. Ayetler)

Yasin Suresi Tefsiri 2. Kısım (13-29. Ayetler)

Yasin Suresi Tefsiri 3. Kısım (30-40. Ayetler)

Yasin Suresi Tefsiri 4. Kısım (41-54. Ayetler)

Yasin Suresi Tefsiri 5. Kısım (55-70. Ayetler)

Yasin Suresi Tefsiri 6. Kısım (71-83. Ayetler)

YASİN SURESİ İLE İLGİLİ BİLGİLER

Yâsin Sûresi Hakkında Bilgi

Yâsîn sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 83 âyettir. İsmini birinci âyette geçen يٰسٓ  (Yâsîn) kelimesinden alır. Resmî sıralamada 36, iniş sırasına göre 41. sûredir. 

Yâsin Sûresinin Nuzül Sebebi

Mushaftaki sıralamada otuz altıncı, iniş sırasına göre kırk birinci sûredir. Cin sûresinden sonra, Furkan sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Yerinde açıklanacak bir sebeple 12. âyetin Medine’de indiğini ileri sürenler de olmuştur.

Yâsin Sûresinin Fazileti

Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her şeyin bir kalbi vardır; Kur’an’ın kalbi de Yâsîn’dir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 7)

Yine Efendimiz (s.a.s.) buyurur:

“Ölülerinizin yanında Yâsîn’i okuyun.” (İbn Mâce, Cenâiz 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26)

Bu hadis-i şerifi iki türlü anlamak mümkündür. Birincisi, “Ölmek üzere olanlarınıza okuyun.” Çünkü Yâsîn sûresi hep imanî mevzulardan bahsettiği için, son nefeslerini vermekte olan bir kişi onu dinlediği zaman imanı takviye olacak ve biiznillâh imanla âhirete intikâline yardımcı olacaktır. Bir kısım âlimlerimiz ise, hadisin zahiri mânasını dikkate alarak, “Yâsîn’i ölüp defnettiğiniz mevtâlarınız üzerine okuyun” şeklinde anlamışlardır. Her iki mânada dinimiz açısından doğrudur. Çünkü, ölülerimizin hayrına yaptığımız duaların, istiğfarların, kestiğimiz kurban ve verdiğimiz sadakaların onlara faydalı olacağını haber veren çok sayıda âyet-i kerîme ve hadis-i şerif vardır. Nitekim şu âyet-i kerîme bu açıdan dikkat çekicidir:

“…Rabbimiz bizi ve bizden önce geçmiş olan mü’min kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin ve kötü duygu bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr 59/10)

Pey­gam­ber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:

 “İn­san öl­dü­ğü za­man bü­tün amel­le­ri ke­si­lir. An­cak şu üç şey bun­dan müs­tes­nâ­dır: Sa­da­ka-i câ­ri­ye, istifade edi­len ilim ve ken­di­si­ne dua eden ha­yır­lı ev­lât.” (Müs­lim, Va­sıyet 14)

Sa‘d b. Ubâ­de (r.a.), ya­nın­da bu­lun­ma­dığı bir esnâda an­ne­sinin ve­fât et­tiğini, onun adı­na sa­da­ka ver­diği takdirde ken­di­si­ne bir fay­da­sı olup olmayacağını sormuştu. Allah Resûlü (s.a.s.) “Evet” bu­yu­run­ca, Sa‘d sahip olduğu mey­ve bah­çesini an­nesi adı­na ta­sad­duk etmişti. (Bu­hâ­rî, Ve­sâ­yâ 15)

Çünkü dinimiz kabir âlemini ve âhiret hayatını dünyanın tabii bir devamı saymakta, ölüsüyle dirisiyle Müslümanları tek ruh olarak görmekte, mü’minlerin gönüllerinde âhirete imanı kökleştirecek hususlara çok önem vermekte, bu sebeple dirilerin ölülerle, daha açık bir ifadeyle hayattakilerin kabir âlemiyle irtibatlarını hep canlı tutmaktadır. Efendimiz (s.a.s.) kabirdekilerini selamlarken buyurduğu وَ اِنَّا اِنْ شَاءَ اللّٰهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ (ve innâ inşâellâhu bikum lâhikûn) “İnşallah biz de yakın zamanda size kavuşacağız” (Müslim, C3nâiz 104) sözü bu açıdan çok mânidardır.

Yâsîn sûresi İslâm toplumlarında öylesine mühim bir yere sahiptir ki hatta “Yâsîn sütü” diye bir tabir ortaya çıkmıştır. Nitekim anlatıldığına göre imanlı bir kadın, çocuğunu emzirirken daima Yâsîn sûresini baştan sona kadar okurdu. Kadın sûreyi bitirinceye kadar da çocuk emmeyi bitirir ve bu âdetini muntazaman devam ettirirdi. Çocuk büyüdü; hayırlı, âlim, fâzıl bir zat oldu. Kadın oğluna ara - sıra şöyle derdi:

“- Oğlum! Sakın bu fazileti hep kendinden bilme, zira ben seni Yâsîn sütü ile büyüttüm!..”

Şimdi Yüce Rabbimiz, Kur’an’ın kalbi olan Yâsîn sûresinin muhteşem talimatlarıyla kalbimizi harekete geçirmek, Yâsîn sütünden içerek manen tekamül etmemizi sağlamak üzere buyuruyor ki:

Yâsin Sûresinin Konusu

Sûrede üç ana mevzu üzerinde durulur. Öncelikle Resûlullah (s.a.s.)’e hitap edilerek, kesinlikle peygamber olduğu ve ona indirilen Kur’ân-ı Kerîm’in de Allah’tan geldiği beyân edilir. Efendimiz (a.s.)’ı, İslâm’ı tebliğ ederken müşriklerden gördüğü eziyetlere sabredip katlanmaya teşvik ve teselli etmek için önceki peygamberler ve onlara inananların mücâdelelerinden dikkat çekici misaller arz edilir. Bunun en güzel misallerinden biri, dini uğruna canını fedâ edip şehâdet şerbetini içen Habîb-i Neccâr’ın kıssasıdır. Bu misallerde aynı zaman da inkârcılara da ciddi bir ikaz ve tehdit vardır. İkinci olarak sûrede Allah’ın varlığını, birliğini, nihâyetsiz ilim ve kudretini gösteren kevnî delillere ve Allah’ın insanlığa olan müstesnâ lutuflarına yer verilerek beşeriyet tevhide çağrılır. Üçüncü olarak da âhiret gerçeği işlenir. Ölüm ve kıyâmetten, mahşerden, cennet ve cehennemden son derece canlı; bir taraftan ümitlendiren, bir taraftan korkutan manzaralar sunulur. Neticede insanın dikkat nazarı, kendi yaratılışı üzerine çekilerek, hiç olmazsa buradan hareketle göklerin ve yerin melekûtuna, açık ve gizli hükümranlığına sahip olan Allah’ın birliğini, kudret ve azametini anlaması istenir.

YASİN SURESİNİN TEFSİRİ

  1. Yâ. Sîn.

“Ya. Sîn” harfleri, diğer sûre başlarındaki hece harfleri gibi, kendinden sonra gelecek âyetlerin mânasına dikkat çekmekte ve Kur’an’ın i’câzına işaret edip bununla Araplara meydan okumaktadır. “İşte Kur’an sizin kullandığınız bu harflerle telif edilmiştir. Siz ise ifade ve beyânda, söz ve üslupta zirvedesiniz. Gücünüz yetiyorsa, Kur’an gibi bir söz getirin” demektedir. Buna güç yetirememeleri, onları mahkûm eden bir delil olmuştur.

Yüce Allah böylece dikkatleri çektikten sonra Kur’an’ın indiriliş ve peygamberin gönderiliş hikmetlerini şöyle açıklıyor:

  1. Baştan sona hüküm ve hikmet dolu Kur’an’a yemin olsun ki,
  2. Rasûlüm! Hiç şüphesiz sen peygamberlerdensin.
  3. Dosdoğru bir yol üzerindesin.
  4. Bu Kur’an da, kudreti dâimâ üstün gelen ve çok merhametli olan Allah’ın sana peyderpey indirdiği bir kitaptır.
  5. Ataları uyarılmadığı için dinî gerçeklerden habersiz kalmış bir toplumu uyarman için.

Allah Teâlâ, Kur’an-ı Hakîm’e yeminle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kesinlikle peygamber olduğunu haber veriyor. Tekitli ifadelerle yapılan böyle bir giriş, -hâşâ- Efendimiz (s.a.s.)’in kendi peygamberliğinden herhangi bir şüphe içinde olması ve Cenâb-ı Hakk’ın onu iknâ etmeye çalışması anlamına gelmez. Bilakis müşriklerin Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in peygamberliğini şiddetle reddetmeleri ve ısrarla “sen peygamber değilsin” (bk. Ra‘d 13/43) demeleri üzerine, onların yanlış anlayışlarını ret ve tashih için böyle buyrulmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’in burada yer verilen bir ismi اَلْحَك۪يمُ (hakîm) dir ki, bu yönüyle o:

  İtikat, ibâdet, ahlâk ve muâmelâtla alakalı sağlam, değişmez ve değiştirilemez hükümler ihtivâ eden,

  Hikmetli, hikmet dolu; her bir âyet ve cümlesi nice hikmetler barındıran,

  Herhangi bir tutarsızlık ve çelişkiye maruz kalmayacak şekilde son derece sağlam ve muhkem kılınmış bir kitaptır. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede: “…Bu Kur’an, her şeyi yerli yerince ve doğru yönlendiren ve her şeyi mükemmel bilen Allah tarafından âyetleri kesin delillerle kuvvetlendirilmiş ve mânaları iyice açıklanmış bir kitaptır” (Hûd 11/1) buyrulur.

Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm, Peygamberimiz (s.a.s.)’in nübüvvetini ispat eden en büyük mûcizesidir. Onun mûcizeliği kıyâmete kadar devam edecektir. O, “Azîz: mağlup edilemez bir kudret sahibi”nden geldiği için kimse ona karşı koyamayacak, bütün sözleri ezip geçecek ve gâlip gelecek; “Rahîm: çok merhametli” olandan geldiği için de inananlara rahmet olacaktır. Resûlullah (s.a.s.)’in yürüdüğü yol, ana hatlarıyla güzergâh ve çerçevesini Kur’an’ın belirlediği yoldur. Hakka varan dosdoğru yol da budur. Allah Resûlü (s.a.s.)’in vazifesi ise ilk olarak, fetret dönemi sebebiyle uzun zamandır ilâhî uyarıdan mahrum kalan ve bu yüzden derin bir gaflet içinde bulunan Mekkelileri uyarmaktı. Efendimiz (s.a.s.) önce onları uyarmaya başlayacak, sonra peyderpey tüm insanlığı uyaracaktı. (bk. En‘âm 6/92)

Ne hüzün verici bir durumdur ki:

  1. İnsanların çoğu üzerine Allah’ın azap sözü kesinleşmiştir; çünkü onlar iman etmeyecekler.
  2. Biz onların boyunlarına demir halkalar geçirdik. O halkalar tâ çenelerine kadar dayanmıştır da bu yüzden başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir.
  3. Onların önlerine bir set, arkalarına bir set yaptık; böylece onları öylesine perdeleyip kuşattık ki artık hiçbir şey göremezler.

Hz. Muhammed (s.a.s.)  son ve en şerefli peygamber, Kur’ân-ı Kerîm de en yüce ilâhî kitap olmakla birlikte, insanların çoğu onlara iman etmeyecek, ebedî azaba uğrayacaklardır. Bunlar hakkında kesinleşen söz, “İnsanların ve cinlerin azgınlarıyla cehennemi kesinlikle ağzına kadar dolduracağım” (Secde 32/13) şeklinde vârid olan “azap” sözüdür. Anlaşılan o ki, Allah Teâlâ, Kur’an ve sünnet-i seniyye ile beyân ettiği İslâm dininin dışına çıkanları cezalandıracaktır. “İmansız” diye nitelendirilen bu kimselerin 8 ve 9. âyetlerde dünyadaki hâlet-i rûhiyeleri canlı bir tablo halinde şöyle tasvir edilir:

Allah Teâlâ onların boyunlarına demir halkalar geçirmiştir. Bu halkalar boğazlarını tümüyle kapatıp çenelerine kadar dayanmıştır. Öyle ki kafaları iyice yukarı kalkmış ve gözleri kapanmıştır. Ayrıca önlerinden bir set, arkalarından bir set çekilip üzerleri bütünüyle kapatılmıştır. Dolayısıyla herhangi bir şeyi bakıp görecek halleri kalmamıştır. Zâten âyette kullanılan اَلإقْمَاحُ (ikmâh) kelimesi de “başı kaldırıp gözü yummak” mânasına gelir. Kâfirler, yapılan her daveti red için başını arkaya doğru kaldıran kibirli kimselerdir. İşte red için başlarını kaldıra kaldıra âdetâ inkârları, boyunlarının altına kalın bir kelepçe gibi geçirilmiş, çeneleri kalkmış, başları arkaya doğru ve gözleri yumuk vaziyette kalmıştır. Yine inkârları önlerine ve arkalarına birer set oluşturmuş, üstlerini de kapatmıştır. Buna ferdin yaratılış kabiliyetlerini yanlış hedeflere sevk eden toplum baskısını, imandan uzaklaştırıp küfür ve günahlara yönlendiren temâyüllerini, yaygın hâle gelen bâtıl inançlar ve çirkin alışkanlıkları da ilâve edebiliriz. Bahsedilen bu ferdî ve içtimâî kötü şartlar insanı, alıştıra alıştıra menfi yönde değişmez bir yapıya ulaştırmaktadır. Böyle insanlar artık ne başlarını hareket ettirebilirler, ne de bir tarafı görebilirler. İnkârlarının ve cehâletlerinin içinde bocalayıp dururlar. Ancak şuna dikkat etmek gerekir ki bu, tamâmen kendi tercih ve istekleri doğrultusunda ortaya çıkmış bir neticedir. Kendi inkârları, inat ve câhillikleri yine kendilerini böylece engellemekte, basîretlerini kapatıp karanlıklar içinde bırakmakta ve gerçeği göremez duruma getirmektedir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.)’in davetine karşı: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda ağırlık, seninle aramızda da perde vardır. Artık ne yapacaksan yap; biz de bildiğimizi yapacağız” (Fussilet 41/5) sözleri, onların izaha çalıştığımız manevî durumlarını daha net ortaya koymaktadır. Fakat bütün bunlar, Allah’ın insan varlığına yerleştirdiği psikolojik kanunları çerçevesinde meydana geldiği için burada Cenâb-ı Hakk’a izafe edilir.

Bununla birlikte İslâm’ı tebliğ ederken muhatap kitlenin birbirinden farklı psikolojik ve sosyolojik durumlarını dikkate almanın gerekliliği hususunda şöyle buyruluyor:

  1. Böylelerini uyarsan da uyarmasan da birdir; onlar iman etmeyecekler.
  2. Sen ancak Kur’an’a uyan ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böyle olanları büyük bir bağışlanmayla ve çok güzel, bol ve ardı arkası kesilmeyecek bir mükâfatla müjdele!

Son nefes meçhûldür; kimin iman edip kimin iman etmeyeceğini ancak Allah Teâlâ bilir. Bu sebeple Peygamber (s.a.s.) ve onun temsilcileri dini her zaman ve mekanda tebliğe devam edeceklerdir. Fakat netice şudur: İman etmeyecek olanlara hidâyetten bir nasip erişmeyecek, ne kadar uyarılsalar da onlar küfür içinde kalacaklardır. Bu âyet-i kerîme, Efendimiz (s.a.s.)’in ısrarla tebliğde bulunduğu, fakat buna rağmen kalplerinde zerre kadar kıpırtı olmayan müşriklerin durumu hakkında onu teselli etmekte ve ona bu hususta aşırı gitmemesini tavsiye etmektedir. Zira herkesin iman etmesi gerektiği tarzında bir ilâhî irade yoktur. (bk. Yûnus 10/99-100)

Sonra peygamberin uyarısına kulak verip iman edecek insanların kalbî durumlarından bir kesit sunulur. Bunlar, önceki her daveti başlarını kaldırıp reddeden kibirli bedbahtların aksine:

    Nasihata kulak veren, öğüt dinleyen, kendini buna muhtaç gören mütevâzı ve iyi niyetli kimselerdir. Söz dinler, faydalı olan şeyleri benimseyip uygularlar. En güzel öğütlerin ve hikmetlerin kaynağı ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.

   İnsanların arasında bulundukları sırada olduğu gibi, kimsenin görmediği yerlerde de Rahmân olan Allah’tan korkan, O’na saygı gösteren kimselerdir. Onların korku, saygı ve haşyetleri, Allah’tan başka hiç kimsenin vâkıf olamadığı kalplerinin derinliklerindedir. Çünkü onlar ihsan seviyesinde bir kulluk şuuruna sahiptirler. Kendileri Allah’ı göremeseler de, Allah’ın kendilerini gördüğünü ve dâimâ ilâhî kameralar altında bulunduklarını hiç unutmazlar. İşte böyle insanlara tebliğ ve uyarı fayda verir. İşte bunlar Allah’ın bağışlamasına ve cennetin hoş, bol ve ebedî nimetlerine erişeceklerdir. Zira:

  1. Şüphe yok ki ölüleri diriltecek olan biziz. İnsanların yapıp önceden gönderdikleri amelleri de, geride bıraktıkları eserlerini de biz yazıyoruz. Esâsen biz, olmuş olacak her şeyi apaçık bir kitapta tek tek sayıp kaydetmiş bulunuyoruz.

Dünya ebedi değildir. Ölümle insanların, kıyâmetle de dünyanın ömrü sona erecektir. Dünya faslının bir de âhiret faslı ortaya çıkacaktır. Dünya hayatının imtihan olma gerçeği orada tüm netliği ile bilinecektir. Zira sonsuz kudret sahibi Rabbimiz bütün ölüleri diriltecek, hesaba çekmek üzere huzurunda toplayacak, yapıp ettikleri küçük büyük ne varsa kaydettiği amel defterlerini ellerine verecek ve herkes ne yapıp ettiğini orada açık seçik görecektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Herkesin amel defteri önüne konulacak; sen günahkârların o defterde yazılı olanlardan dolayı ödleri patlayacak şekilde korktuklarını göreceksin. Hayretler içinde: “Yazıklar olsun bize! Bu nasıl defter ki, küçük büyük demeden, hiçbir şeyi dışarıda bırakmadan ne yapmış, ne söylemişsek hepsini saymış dökmüş!” diyecekler. Böylece yaptıkları her şeyi amel defterlerinde bulacaklar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf 18/49)

Çünkü Yüce Allah: “İnsanların önceden yapıp gönderdikleri amelleri de, geride bıraktıkları eserlerini de biz yazıyoruz” (Yâsîn 36/12) buyurmaktadır. Burada geçen مَا قَدَّمُوا (mâ kaddemû) ifadesi, “insanların namaz, oruç, sadaka vb. bizzat yapıp önden gönderdikleri ameller veya işledikleri günahlar” anlamına gelir. اٰثَارَهُمْ (âsârahüm) ise sâlih evlat, faydalı, ilim, sadaka-i câriye gibi güzel şeylerden veya insanlara zarar veren kötü şeylerden geride bıraktıklarıdır.” Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İn­san öl­dü­ğü za­man bü­tün amel­le­ri ke­si­lir. An­cak şu üç şey bun­dan müs­tes­nâ­dır: Sa­da­ka-i câ­ri­ye, istifade edi­len ilim ve ken­di­si­ne dua eden ha­yır­lı ev­lât.” (Müs­lim, Va­sıyet 14)

“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Ancak onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye açtığı kötü çığırın günahı vardır. O kötü yolda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey nokşanlaşmaz.” (Müslim, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64)

Şâir Ulvî ne güzel söyler:

“Kâmilin gitse vücûdu nice îcâdı kalır,

Sen dahî anlayı gör kim er ölür, adı kalır.”

Âyette geçen اِمَامٌ مُب۪ينٌ  (imâmun mübîn)den maksat, Levh-i Mahfûz[1]’dur. Allah Teâlâ olmuş ve olacak her şeyi burada kaydetmiştir. Dolayısıyla insanların yaptıkları hiçbir şey zayi olmayacak, kaybolmayacak; her şey vukuundan önce yazıldığı gibi vukuundan sonra da bütün izleri ve gölgeleriyle yazılacak, böylece herkes yaptığından sorumlu tutulacaktır. Bu ilâhî beyân, Peygamberin izinden giden mü’minler için bir müjde iken, onun izinden gitmeyenlere de bir uyarıdır.

Şimdi buraya kadar açıklanan temel dinî esasların pratik hayata nasıl yansıtalacağını gösteren canlı bir örnek olarak şu ibret verici kıssaya kulak verin:

[1] Levh-i Mahfûz: Sözlük olarak “korunmuş sayfa” demektir. Allah’ın yaratıklarla ilgili tüm bilgilerinin kayıtlı olduğu yer olarak bilinir.

  1. Rasûlüm! Onlara şu şehir halkının hâlini misâl olarak anlat: Hani onlara elçiler gelmişti.
  2. Önce onlara iki elçi göndermiştik. İkisini de yalanlayınca, biz de üçüncü bir elçiyle onları destekledik. Üçü birlikte: “Ey insanlar! Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.
  3. Şehir halkı: “Siz de tıpkı bizim gibi birer insansınız. Rahmân’ın bir şey indirdiği falan yok; siz ancak yalan söylüyorsunuz” dediler.
  4. Elçiler şöyle karşılık verdiler: “Rabbimiz biliyor ki, biz kesinlikle size gönderilmiş elçileriz.”
  5. “Bize düşen Allah’ın mesajını tam olarak, açık ve anlaşılır bir şekilde size ulaştırmaktır.”
  6. Şehir halkı: “Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer dâvanızdan vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlayarak öldüreceğiz ve bizim elimizden size çok acıklı bir azap dokunacak” diye tehdit ettiler.
  7. Elçiler de cevâben: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Aslında siz sınır tanımayan, Allah’ın verdiği kabiliyet ve imkânları boşa harcayan bir toplumsunuz!” dediler.

13-19. Âyetler: Verilen bu misalde bir şehir halkı, oraya gönderilen din tebliğcileri ve bunlar arasında vuku bulan konuşmalar, tartışmalar ve fiilî sataşmalar söz konusu edilir. Bahsedilen şehrin neresi olduğu, şehir halkından maksadın kimler olduğu ve onlara gönderilen elçilerden kasdın ne olduğu hakkında farklı görüşler vardır:

    Birincisi; şehirden maksat Antakya, şehir halkından maksat Antakya’da yaşayan insanlar, onlara gönderilen elçilerden maksat da Hz. İsa’nın havarileridir. Yalnız bir kısım müfessirler tarafından bu görüş zayıf kabul edilir.

    İkincisi;bunlar Allah tarafından gönderilen üç ayrı peygamberdir. Kâfirlerin “Siz de tıpkı bizim gibi birer insansınız” (Yâsîn 36/15)  sözü bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Zira bu söz, kendisinin Allah’tan gelen bir peygamber olduğunu iddia eden kişiye söylenir.

    Üçüncüsü; şehirden maksat dünyadır. Şehir halkından maksat dünyadaki insanlardır. Onlara gönderilen iki elçi son olarak gönderilen iki büyük peygamber olan Hz. Mûsâ ile Hz. İsa’dır. Onları takviye için en son gelen Peygamber ise Âlemlerin Sultanı Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’dir.

Kıssanın nakledilmesindeki maksat şudur: Misal verilen şehir halkı nasıl inat ve ısrar içinde peygamberlere karşı gelmişlerse, Mekke’de müşrikler de aynı inat ve ısrarla Allah Resûlü (s.a.s.)’i inkâr ediyorlardı. Onlarla elçiler arasında yaşanan tartışmalar, hemen hemen aynı muhtevâ içinde Peygamberimiz (s.a.s.) ile müşrikler arasında yaşanıyordu. Dolayısıyla aynı yolu takip edip inatlarında ısrarlı oldukları takdirde, müşriklerin sonu da misal verilen o şehir halkı gibi olacaktır.

Ayrıca, Kur’an’ın anlattığı ve her çağda benzerlerinin yaşandığı bu örnekleri, ondan ders alan mü’minlerin, kendi yaşadıkları hayata uygulamaya ve ondan gerekli olan dersleri çıkarmaya çalışmaları gerekir. Tıpkı şimdi kıssası anlatılacak Habîb-i Neccâr gibi:

  1. Derken, şehrin tâ öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Ayağının tozuyla şunu söyledi: “Ey kavmim! Gelin, bu elçilere uyun!”
  2. “Uyun, yaptıklarına karşılık sizden hiçbir ücret istemeyen ve bizzat kendileri de doğru yolda olan bu güzel insanlara!”
  3. “Hem ben, niçin beni kendime has özelliklerle yoktan yaratana kulluk etmeyeyim? Sonunda siz de O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.”
  4. “Ben hiç O’ndan başka ilâhlar edinebilir miyim? Çünkü Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve hiçbiri beni kurtaramaz.”
  5. “Kaldı ki, başka ilâhlar edinecek olursam, o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.”
  6. “Doğrusu ben, sizi de yaratan ve yaşatan Rabbinize iman ettim; öyleyse gelin beni dinleyin!”

Şehrin en uzak ucundan koşarak gelen o talihli adam, Habîb-i Neccâr’dır. Gelip ayağının tozuyla elçilere arka çıktı. Halka nasihat edip, onlardan elçilere tâbi olmalarını istedi. Çünkü kalbine iman dürbünü takmış o Allah adamı, elçilerin nasıl bir şahsiyet ve hususiyette seçkin insanlar olduğunu derhal anlamıştı. Bunlar sıradan insanlar değildi. Allah’ın dinini tebliğ ediyorlar, tebliğlerine karşılık hiçbir ücret talep etmiyorlardı. Doğru yol üzere bulunuyor, insanları da o yola çağırıyorlardı. Bunun akabinde Habib-i Neccâr sözü tevhide getirip kendisinden misal vererek nasihatlerine şöyle devam etti: “Bu elçilerin davet ettiği esas, şirki terk edip Allah’ın birliğini kabuldür. Ben de bir olan Allah’a inanıyor ve O’na kulluk yapıyorum. Çünkü beni yoktan var edip ruhumla bedenimle bana en güzel insan kıvâmı veren O’dur. Siz de O’na kulluk etmelisiniz; çünkü sizin dönüşünüz de O’na olacaktır. O’nun dışında taptığınız putların bize bir fayda ya da zararı yoktur. Meselâ Allah Teâlâ bize bir zarar vermek istese, onlar bu zararı engelleyemezler. Bizi helak etmek istese, onlar bizi Allah’ın azabından kurtaramazlar. O halde Allah’ı bırakıp putlara tapmak apaçık bir sapıklıktır. İşte bu sebepledir ki ben, putları terk edip benim de sizin de Rabbimiz olan Allah’a iman ettim. Eğer sözümü dinleyip gereğini yaparsanız bu sizin için faydalı olacaktır.”

Fakat o zalim halk, Habib-i Neccar’ı dinlemediler:

  1. Öldürülmek üzereyken ona: “Buyur cennete!” denildi. O ise: “Keşke” dedi, “keşke kavmim bilseydi”;
  2. “Rabbimin beni bağışladığını ve beni husûsî ikrâmına mazhar olan kullarından kıldığını!”
  3. Onun şehâdetinin ardından kavmini helâk için gökten bir ordu indirmedik, indirmeye gerek de duymadık.
  4. Yalnız korkunç bir çığlık onlara yetti; hepsi bir anda cansız yere düşüp, söndü gittiler.

Nakledildiğine göre onu dövdüler, bağırsakları çıkıncaya kadar çiğnediler, taşladılar ve şehîd ettiler. O sırada bile: “Ya Rabbi, kavmimi hidâyete erdir. Ya Rabbi, kavmimi hidâyete erdir” diye dua ediyordu. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXII, 192-193) Ruhunu teslim eder etmez Allah Teâlâ onu cennete yerleştirdi. Bu cennet, kıyametten önce berzah âleminde şehitlerin kaldığı, müstesnâ bir hayat yaşadığı ve rızıklandığı bir cennettir. O kadar merhametli bir insan ki, kendini öldürenlere bile kızmadı, öfkelenip beddua etmedi. Bilakis onlara olan şefkat ve merhamet hislerini devam ettirdi: “Keşke kavmim, Allah’ın beni bağışladığını, imanım sebebiyle beni böyle güzel bir cennete yerleştirdiğini, burada bana sayısız nimetler ihsan ettiğini bilselerdi de, onlar da bu nimetlerden mahrum kalmasalardı” diye temenni etti. Bu, gerçekten yüksek bir ahlâk numûnesidir. İnsanlara tamamen gizli bu gaybî hâdiseyi, her şeyi bilen Rabbimiz, Habib-i Neccar’dan naklen bize haber vermekte, kalbimize mânevî âlemi seyredebileceğimiz bir pencere açmaktadır.

Habîb-i Neccâr’ı şehit etmeleri üzerine Cenâb-ı Hak o kavmin helakini çabuklaştırdı. Cibrîl (a.s.), gelen ilâhî tâlimat istikâmetinde bir çığlık attı. Bir tek kişi sağ kalmamak üzere hepsi öldüler. Hak Teâlâ, onları helak etmek için ne bir ordu ne de bir asker göndermeye gerek duydu. Buna ihtiyaç da yoktu. Çünkü bir tek çığlık, bir patlama onları helake yetti, arttı bile. O halde:

  1. Yazıklar olsun o kullara! Ne zaman kendilerine bir peygamber gelse mutlaka onu alaya alırlardı.
  2. Onlardan önce nice nesilleri inkârları yüzünden helâk ettiğimizi görmezler mi? Gidenlerin de hiçbiri geri dönmüyor?
  3. Sonunda onların hepsi yakalanıp hesapları görülmek üzere huzurumuzda toplanacaklar.

Önceki kavimlerin helâkinin asıl sebebi, peygamberlere karşı gelip onları alaya almaları idi. Bu yüzden sönüp yok oldular. Eğer onlar, daha önce helak edilmiş toplumların durumundan ibret alsalardı, peygambere uyar ve aynı feci âkibete uğramazlardı. Şöyle bir bakalım: O helak edilen insanlardan hiç geri dönen var mı? Gazaba uğrayınca yıkılır gider, bir daha geri dönemezler. Fakat bu şekilde başkalarının durumundan ibret alıp intibâha gelenler genellikle az olmuştur. Ancak şuna dikkat etmek lazımdır ki, verilecek ceza sadece dünyadaki helakle sınırlı değildir. Nihâyet hepsi mahşer günü Allah’ın huzurunda toplanacak, hesaba çekilecek ve hak ettikleri esas cezaya burada çarptırılacaklardır.

Allah Teâlâ’nın bütün bunları yapacak güce sahip olduğunu görmek isteyenler, etraflarında sergilenen şu muazzam kudret tecellilerine baksınlar:

  1. Ölü toprak, onlara Allah’ın sonsuz kudretini ve yeniden dirilişi ispatlayan muhteşem bir delildir. Şöyle ki, her bahar biz o toprağa hayat veriyor ve oradan canlıların yiyip beslendikleri çeşit çeşit ekinler, ürünler çıkarıyoruz.
  2. Yine o yerde hurma bahçeleri, üzüm bağları var ediyor; oradan pınarlar, gözeler fışkırtıyoruz.
  3. Tâ ki, var ettiğimiz bütün bu ürünlerin meyvelerinden ve bunlardan bizzat kendi elleriyle imal ettikleri şeylerden yesinler. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

Rasûlüllâh (s.a.s.) insanları Allah’ın birliğini ve âhiretin varlığını kabule davet ediyor, inkârcılar ise buna karşı çıkıyorlardı. Şimdi bu hususta arka arkaya deliller sıralanmak suretiyle insanlar akıllarını çalıştırmaya ve tefekküre teşvik edilir. Cenâb-ı Hakk’ın kâinattaki kudret akışları ve azamet tecellilerinin bu hakikati haykırdığı haber verilir. Bu delillerden biri, ölü topraktır. Onu suyla dirilten, oradan ekinler, tahıllar, hurma ve üzüm bağları çıkaran, orada pınarlar, çeşmeler, dereler ve nehirler çağlatan şüphesiz ki Yüce Allah’tır.

Hz. Mevlânâ (k.s.) der ki:

“Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan dı­şarıya çıkararak, halka yüzlerce işaretler ederler. Kulağı olana, anlayana sözler söyler­ler, nasihatler ederler. Yemyeşil dilleri ile, up uzun elleri ile toprağın gönlünden sırlar açar­lar. Ağaçlar, kış gelince başlarını kazlar gibi su içine çekerler. Onlar so­ğuklarda çirkinleşmiş, kargalaşmışken, ilkbahar gelince çiçeklerle, yap­rak ve meyvelerle süslenir, güzelleşir, tavus haline gelirler. Allah, onları kış mevsiminde hapseylemişti; hapiste sıkılmışlar, kargaya dönmüşlerdi. Allah acıdı da bahar gelince onları tavus haline getirdi. Kış onları öldürdü ama, bahar gelince hepsini de diriltti. Yapraklarla süsledi.” (Mevlânâ, Mesnevî, 2014-2019. beyitler)

Eşsiz bir nizam içinde bunları yapabilecek bir kudrete sahip olan Allah (c.c), elbette ki birdir ve ölüleri diriltmeye de kadirdir. Hem bu nimetleri Allah Teâlâ, iş olsun diye yaratmamış, bilakis kâinatın güzîde misâfiri insana ikram ve ihsan olsun diye lütfetmiştir. Bir fânînin ikram ettiği bir bardak suya bile minnet ve teşekkürü kendine vazife addeden insan, hiç olmazsa, bu sayısız ilâhî lutuflara asgari bir teşekkür sadedinde, bunları ihsan edeni tanımalı, O’na inanmalı ve O’na şükretmeye gayret göstermelidir.

İkinci delil olarak bildiğimiz ve bilmediğimiz alanlardaki çift yaratılış gerçeği üzerine dikkat çekiliyor:

  1. Her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi ortağı olmaktan uzaktır o Allah ki, yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve henüz mâhiyetini bilmedikleri nice şeyleri çiftler hâlinde yaratmıştır.

Görüldüğü üzere çift yaratılma özelliği hem bitkiler hem canlılar hem insanlar hem de Allah’ın dışında bilmediğimiz bütün varlıklar için geçerlidir. Mesela elektrikte artı ve eksi kutuplar, cisimler arasında itme ve çekme kuvveti, atomlardaki pozitif ve negatif elektronlar bile bu âyetin mûcizevî olarak haber verdiği şeyler arasında sayılır. Âyetin açtığı ufkun aydınlığında yapılacak ilmî çalışmalar, bu alanda daha nice dikkat çekici ince sonuçların ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bütün bunlardan maksat ise, her şeyi çift yaratan Allah’ın tek olduğunu; O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını beyândır.

Diğer delillere gelince:

  1. Gecenin gelişi de onlar için Allah’ın birliğini gösteren bir delildir. Gündüzü ondan soyup çıkarırız da birden karanlığa gömülüverirler.

Üçüncü delil, gece ve gündüzün oluşumudur. Dünyada asıl olan unsur karanlıktır. Gündüz izâfî bir durumdur. Dünyanın kendi etrafındaki dönüşü sırasında, güneş ışığı alan bölge, gezegenimizin çevresinde ince bir beyaz kabuk şeklinde dolaşır. Dünya döner, beyazlık kayar, yerini karanlık alır. Sanki görünmez bir el, dünyamızı çevirip durmakta ve onun üzerindeki beyaz kabuğu çevire çevire soymaktadır. Bu sırada güneşin aydınlığından mahrum kalan insanlar, hemen karanlığa gömülüvermektedir. Bilinen bir gerçektir ki, Allah’tan başka hiçbir varlık, gündüzün gidip karanlığın gelmesini engelleyebilecek bir güce sahip değildir. Öyleyse sadece Allah’a kulluk edilmesi gerektiği anlaşılmalıdır.

Dördüncü delil, güneştir:

  1. Onlar için bir başka delil olan güneş, kendine ait yörüngesinde belli bir kanuna göre akıp gider. İşte bu, kudreti dâimâ üstün gelen ve her şeyi en iyi bilen Allah’ın takdiridir.

Güneş, dünyamızı aydınlatan yıldızdır ve bizim için hayatî bir ehemmiyet taşımaktadır. Kudreti nihayetsiz olan ve her şeyi hakkiyle bilen Rabbimiz, ona bir yörünge takdir buyurmuş, orada belli bir zamana kadar dönüp duracaktır. Fakat bu dönüş sonsuza kadar değildir. Güneşin de bir eceli ve durup karar kılacağı bir mercii vardır. Günümüz astronomi ve güneş fiziği verilerine göre güneşle ilgili şu bilgilere yer vermek tefekkürümüzü artırmaya yarayacaktır:

Güneş ile dünya arasındaki uzaklık yaklaşık 150 milyon kilometredir. Kâinatın yaşı yaklaşık 15 milyar yıl, güneşin yaşı da 5 milyar yıl tahmin edilmektedir. Güneş, içinde sıkışan ve yoğunlaşan maddelerin birleşip bütünleşmesiyle çok büyük bir alev topu hâlini almıştır. Orta büyüklükte bir yıldız olan güneş, hacim îtibariyle o kadar büyüktür ki içine dünya gibi yaklaşık 1.300.000 gezegen sığabilir. Yüzey sıcaklığı 6000 santigrat derece, iç sıcaklığı ise 20 milyon santigrat derecedir. Kendi yörüngesinde saatte 720.000 kilometrelik muazzam bir hızla hareket eder. Bu, yaklaşık bir hesapla güneşin günde 17 milyon 280 bin kilometrelik yol kat ettiğini gösterir. Güneşte her saniye 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk fark gaz maddesi de enerji ışın hâlinde uzaya yayılır. Yok olan kütleye göre hesap yaparsak güneş saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybetmiş olacaktır. Eğer güneş 3 milyar yıldan beri bu hızla enerji üretiyorsa, bu süre içinde kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon kere milyon ton olacaktır ki, bu değer yine de güneşin şimdiki toplam kütlesinin 5000’de biri kadar ancak tutacaktır.

Bu muazzam gücü ve enerjisiyle güneş, başta insanlık olmak üzere yeryüzündeki tüm canlılığa en faydalı olacak güç ve büyüklükte yaratılmış olup ışınlarını ölçülü bir şekilde dünyaya ulaştırmaktadır. Ancak günün birinde güneşin merkezindeki hidrojen azala azala bitecek, güneşin merkezi gittikçe helyum bakımından zenginleşecek ve merkez ağırlaştıkça da çevresini kendine doğru daha fazla çekecektir. Bu da dünyanın sonu demektir. Bahsettiğimiz bu muazzam güneş, samanyolu galaksisinde bulunan tahminen 200 milyar yıldızdan sadece birisidir. Aynı şekilde samanyolu galaksisi de, modern teleskoplarla görülebilen birkaç yüz milyar galaksiden yalnızca birisidir. Ve bu samanyolu galaksisinin bir ucundan diğerine gitmek için 100 bin ışık yılı gereklidir. Işık ise 1 saniyede 300.000 kilometre gider. İşte dünya, bu galaksinin spiral kollarından birinde yer almaktadır. Dünyadan hareket edip galaksimizin merkezine varabilmek için 300.000 trilyon kilometre gitmemiz gerekir.

İşte bu muazzam sistem içinde güneş gibi durmadan yanan dev ateş topunu yaratan, döndüren ve ışığını alıp söndürecek olan kudret, şüphesiz Rabbimizin kudretidir.

Beşinci delil aydır:

  1. Ay için de bir takım menziller tâyin ettik; dolaşa dolaşa sonunda o, eski hurma salkımının ağaçta kalan yıllanmış sapı gibi kuru, sarı, hilal gibi kavisli olur.
  2. Ne güneş aya yetişip çarpabilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Her biri, kendine ait bir yörünge de yüzer, gider.

Ay, dünyamızın uydusu olup hayatımızın devamının ayrılmaz bir parçasıdır. Güneşle dünya arasında döner, güneşten aldığı ışığı geceleyin dünyaya yansıtır. Dünya etrafındaki yörüngesinde dönerken uğradığı menziller vardır. Her menzilde değişik bir şekil ve hal alır. Günden güne peyderpey büyür, on dördünde dolunay halini alır, kemâle erişir; sonra tekrar peyderpey küçüle küçüle nihâyet âyette beyân buyrulduğu gibi eski hurma salkımının ağaçta kalan yıllanmış sapı gibi kuru, sarı, kavisli bir hale gelir. اَلْعُرْجُونُ (‘urcûn) hurma salkımının sapına denir. اَلْقَد۪يمُ (kadîm) de eski demektir. Hurmanın sapı eskidikçe incelir, eğrilir ve sararır. İşte bir aylık seyahat sonunda ay, tıpkı eski hurma sapı gibi ince, eğri, sarımtrak bir görünüm verir. Bu benzetme hilalin ilk ve son şeklini göstermekle kalmaz, aynı zamanda ayın, yörüngesinde geçerken dünya çevresinde bir ayda dolandığı yolun biçimini de göstermiş olur. Günümüz ilmî tespitlerine göre, ayın geçtiği güzergâh tam dâirevî olmayıp bir tarafı konkav bir eğrilik arz eder. Diğer taraftan milyarlarca yıldır dönmelerine rağmen ne güneşin aya çarptığı, ne gecenin gündüzün önüne geçtiği görülmemiştir. Allah istemediği sürece görülmeyecektir de.

Güneş ve ayla birlikte uzaydaki bütün gök cisimlerinin her biri kıyâmete kadar kendi yörüngesinde yüzmeye devam edecektir.  Şunu ifade edelim ki, gezegenler güneşin, güneş samanyolunun etrafında döner. Aynı şey diğer bütün yıldızlar için de söz konusudur. Fakat iş samanyolu ile de bitmez. Galaksiler de kümeler kurarlar; onlar da ortak çekim merkezleri  etrafında dönerler. Zerreler âleminde de durum aynıdır. Moleküllerin hareket ve titreşimleri, atomların ve atom parçacıklarının hareketleri, kendileri için belirlenmiş yörüngelerde, hiç durmadan sürüp giden akışlardır. Evrendeki bütün bu akıl almaz varlıklar, olaylar ve hareketler, bir muhteşem plan teşkil edilecek şekilde planlanmıştır ve gerçekleştirilmektedir. (bk. Kandemir ve diğerleri, II, 1523)

İşte bütün bunları yapan, elbette Cenâb-ı Hak’tır. Hiç aksamadan, tam bir âhenk içinde bu nizamın devam etmesi, ilim, hikmet ve kudreti sonsuz tek yaratıcının ve tanzim edicinin varlığını gösterir.

Diğer bir kudret delili ise bizzat insanın kendi hayatından:

  1. İnsanlar için Allah’ın birliğini gösteren bir başka delil, nesillerini yüklü gemilerde batmadan taşımamızdır.
  2. Gemiler gibi, onlar için üzerlerine binip seyahat edecekleri daha nice vasıtalar yarattık.
  3. Dilesek onları suda boğarız da, ne feryatlarına koşan kimse olur, ne de bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
  4. Ancak kurtulmaları için tarafımızdan bir rahmetin kavuşması ve onları belli bir zamana kadar yaşatmayı istememiz müstesnâ!

Yedinci delil, Nûh tûfanı sırasında Allah Teâlâ’nın insanlığı tamâmen boğmaması, neslin devam etmesi için Nûh’a inananları dolu bir gemide taşımasıdır. “Dolu gemi”den maksadın, insanın zürriyetini taşıyan babaların sulpleri ve anaların rahimleri olması da mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak insan neslinin tohumlarını, nutfelerini âdeta yüklü gemiye benzeyen bu mahallerde taşımaktadır. Yine Rabbimizin bizler için mûcize olan Nûh’un gemisi gibi normal şartlar altında binebileceğimiz vasıtalar yaratması, O’nun bir kudret nişânesidir. İster Nûh’un gemisinde, ister babalarımızın sulbü ve analarımızın rahminde, isterse normal hayatımızda bindiğimiz gemilerde olsun, taşınma esnâsında Allah Teâlâ bizi boğmak istese, kimse buna engel olamaz; kimse bizi kurtaramaz. O halde bizim o uzun deniz yollarından sağ salim dünya limanına ulaşıp, orada insan suretine bürünmemiz, yiyip içmemiz ve bütün unsurlarıyla hayatımızı idâme ettirebilmemiz sadece ve sadece Allah’ın bir lütfu ve rahmetidir.

Hâl bölkeyken:

  1. Onlara: “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan günahlar ve onların hem dünya hem âhiret açısından açacağı kötü sonuçlar karşısında güzel bir takvâ hayatı ile Allah’ın koruması altına girin ki dünyada faziletli bir hayat sürme, âhirette de ebedî saâdete ulaşma adına merhamete lâyık olasınız” dendiği zaman aldırış etmezler.
  2. Kendilerine ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler.
  3. Onlara: “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden muhtaçlara verin!” çağrısı yapıldığında, kâfirler mü’minlere: “Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Bu, bizim vazîfemiz mi? Doğrusu siz apaçık bir şaşkınlık içindesiniz” derler.

Bir kısım gâfil kimseler, serdedilen bu muhteşem ve muazzam delillerden gereken dersi alamadıkları için, her ne kadar günahlardan sakınıp kendilerini dünyevî-uhrevî azaplardan koruma ve ilâhî rahmete erme hususunda ehliyetli ağızlar tarafından uyarılsalar da, aldırış etmezler. İçine düştükleri sapıklık ve şaşkınlık çukurunda bocalayıp dururlar. Onlara ister Allah’ın kavlî âyetleri olan Kur’ân-ı Kerîm okunsun, isterse O’nun kâinattaki kevnî âyetlerini görsünler, bunların hiçbirine itibar etmezler, dikkatle dinlemez ve bakmazlar, hatta inadına onlardan yüz çevirirler. Hakikat karşısında bu kadar pervasız ve lakayt olanları, Allah’a havale etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Bunlar sahip oldukları rızıkları muhtaçlara vermek konusunda da son derece cimridirler. Bu tür teklifler karşısında bozulurlar ve müslümanlara: “Madem gerçek rızık verenin Allah olduğunu söylüyorsunuz, O’nun mü’minleri sevdiğini iddia ediyorsunuz, o halde fakir dediğiniz ve bizden yardım istediğiniz o insanları da Allah doyursa ya!” derler.

Rivayete göre Hz. Ebubekir, yoksul müslümanlara yemek yedirir, onları doyururdu. Bir gün yolda ona rastlıyan Ebu Cehil: “Ey Ebubekir, Allah’ın bu yoksulları doyurabileceğini mi iddia ediyorsun?” diye sordu. Ebubekir: “Evet” dedi. Ebu Cehil: “O halde neden onları yedirip doyurmuyor?” diye sordu. Hz. Ebubekir: “Allah bir takım kimseleri fakirlikle, bir takım kimseleri de zenginlikle imtihan etmiş; fakirlere sabretmeyi, zenginlere de yedirmeyi emretmiştir” dedi. Ebu Cehl: “Vallahi ey Ebubekir, sen olsa olsa apaçık bir şaşkınlık içindesin. Sen sanıyor musun ki Allah bunlara yedirmeye gücü yeterken yedirmemiş de sen onlara yediriyorsun?” dedi ve işte bunun üzerine bu (47.) âyet-i kerîme ile “Kim hayır yolunda verir ve günahlardan sakınırsa, o en güzeli yani kelime-i tevhîdi ve gereğini tasdîk ederse, biz de onu en kolay olana; huzur ve saadet yeri olan cennete muvaffak kılarız” (Leyl 92/5-7) âyet-i kerîmeleri nâzil oldu. (Kurtubî, el-Câmi‘, XV, 26)

Buna mukabil âhirete iman etmeyenler:

  1. Bir de: “Eğer doğru söylüyorsanız bizi tehdit edip durduğunuz bu kıyâmet ne zaman?” diye soruyorlar.
  2. Anlaşılan onlar, dünyevî meseleler veya şahsî menfaatleri üzerinde birbirleriyle çekişip dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayacak olan korkunç bir çığlıktan başka bir şey beklemiyorlar.
  3. O çığlık geldiği zaman ise, artık ne bir vasiyet yapmaya fırsat bulabilirler, ne de âilelerinin yanına dönebilirler.

Tevhidi kabul etmeyen müşrikler, kıyâmet ve âhirete de inanmıyorlar; sırf alay etmek maksadıyla “bizi tehdit edip durduğunuz kıyâmet de ne zaman?” diye soruyorlardı. Halbuki kıyamet mutlaka kopacaktır. Küçük kıyâmet olan ölüm de mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur. Fakat o yavaş yavaş değil, insanların hiç ummadığı bir anda ansızın gelecek ve kim neredeyse orada kalacaktır. O geldiği zaman insan ne bir tavsiyede bulunmaya, ne de ailesine dönüp helâllik almaya fırsat bulabilecektir. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İki kişi kumaşlarını satış yapmak üzere açmış iken kıyamet kopuverecektir. Onlar onu daha katlayamadan kıyamet kopacaktır. Adam davarlarını sulamak maksadıyla yaptığı havuzunu çamurla sıvarken daha onları sulayamadan kıyamet kopacaktır. Kişi terazisinde tartmak isterken, bir kefesine ağırlık koyduğunda alçalmışken, diğerine de koyacağını koyup da­ha yükseltemeden kıyamet kopacaktır. Adam yemek üzere lokmasını ağzı­na götürmüşken onu yutamadan kıyamet kopacaktır.”(Buhârî, Fiten 26; Müslim, Fiten 140)

Peki, kıyâmetin kopması için sûra üflenince neler olacak:

  1. Sûra ikinci kez üflendi: İşte onlar kabirlerden kalkmış, Rablerinin huzuruna doğru akın akın koşuyorlar.
  2. “Eyvah bize!” diye bağrışıyorlar, “Uyuduğumuz bu yerden bizi kim kaldırdı? Demek Rahmân’ın kesinlikle olacak diye haber verdiği hâdise buymuş; meğer peygamberler doğruyu söylermiş!”
  3. Bütün olay, sadece korkunç bir çığlıktan ibarettir. Onların hepsi huzurumuzda toplanıverecekler.
  4. O gün kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacak. Siz de ancak dünyadayken işlediklerinizin karşılığını göreceksiniz.
  5. âyette yer alan “Uyuduğumuz bu yerden bizi kim kaldırdı?” ifadesinde kabir hayatıyla ilgili olarak iki önemli gereçeğe işaret edilir. Birincisi; kabir azabı, mahşer yerinde yaşanacak dehşet ve cehennemin azabına göre gece uykuda görülen kabus gibi olacaktır. İkincisi; Hz. Ali: “İnsanlar dünyada iken uykudadır, kabre girince uyanırlar” der. İman ve yaratılış gerçeklerini kavrama açısından, kabir hayatına göre dünya hayatı bir uyku gibidir; insanlar ölünce artık gözlerinin önünden maddi veya ceset perdesi kalktığı için görüşleri daha keskin olur (bk. Kâf 50/22) ve bu hakikatlere uyanırlar. Âhiret hayatıyla kıyaslandığında ise kabir hayatı bir uyku gibidir. Bütün gerçekler tüm açıklığı ile âhirette ortaya çıkacaktır.

Bunun için de, âyetlerde haber verildiği üzere, birinci kez sûra üflendiğinde herkes ölecek, ikinci kez üflendiğinde ise herkes yeniden diriltilerek kabirlerinden çıkacaktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“O gün sûra üflenir; Allah’ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde kim varsa kıyâmetin dehşetinden çarpılıp cansız yere serilir. Sonra sûra bir daha üflenir; bir de bakarsın ki, bütün ölüler dirilip kabirlerinde ayağa kalkmış, merak ve endişe içinde etraflarına bakınıp duruyorlar.” (Zümer 39/68)

 Kabirlerinden çıkar çıkmaz da duruşma için Rablerinin huzuruna koşacaklardır. Bu hususla alakalı olarak âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“O gün kabirlerinden süratle çıkarlar; sanki belli bir hedefe varmak istercesine koşarlar. Bu sırada korku ve kederden gözleri baygın düşmüş, kendilerini tepeden tırnağa zillet bürümüştür. İşte tehdit edilip durdukları gün, bugündür!” (Meâric 70/43-44)

O zaman herkes, peygamberlerin dünyada haber verdikleri gibi âhiret hayatının gerçek olduğunu yakînen bilecek ve peygamberlerin doğru söylemiş olduklarını orada kabul edecektir. Fakat dünyada buna inanmadıkları için orada pişmanlıktan için için yanıp kendilerini kınayacaklardır. Yalnız bu pişmanlık ve kınamanın bir faydası olmayacak; en küçük bir haksızlığa uğratılmaksızın herkese amellerinin karşılığı ne ise sadece o verilecektir.

Bakın, o gün cennetlikler ne hâlde olacak:

  1. Cennet ehli o gün tatlı, mutluluk dolu meşguliyetler içinde cennet nimetlerinden yiyip içerler.

Cenneti kazanan bahtiyar kullar, mahşer yerinde fazla bekletilmeyecek, ya hesaba çekilmeden veya kolay bir yargılamadan sonra cennete sevk edileceklerdir. Sicilleri temiz olduğu için mahkeme anında bekletilerek eziyete uğratılmayacaklardır. Böylece onları dünyada ahmak yerine koyup kendilerine gülen inkârcı suçlulara, gerçek akıl sahiplerinin kimler olduğu gösterilmiş olacaktır. Cennetlikler orada, cehennemliklerin karşılaştıkları kötü durumlardan uzak, asla sıkıcı olmayan, fevkalade zevk ve haz veren tatlı bir meşguliyet ve nimetler içinde olacaklardır.  Eşleriyle birlikte gölgelikler altında, gelin odası için süslenmiş koltuklar gibi döşeli koltuklar üzerine kurulup yaslanacaklar. Orada onlar için her tür meyveden[1]; yenecek, içilecek, haz verecek her nimetten bol miktarda ikram edilecektir. İstedikleri ve canlarının çektiği her nimet orada bulunacaktır. Bu nimetlerin en güzeli ise sınırsız merhamet sahibi olan Yüce Rabbimizin, cennet ehline hitap ederek onları bizzat selamlamasıdır. Nitekim bu hususta Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Cennet ehli nimetler içerisinde bulundukları bir sırada onlara bir nur görünecektir. Başlarını kaldıracaklar bir de ne görsün­ler, şanı yüce Allah üst taraflarından onlara görünmekte ve:

«- Ey cennet ehli, es-selamu aleykum» diye buyurmaktadır. İşte yüce Allah’ın:

«Bir de, merhameti pek bol olan bir Rab’den onlara hitâben “Selâm!” sözü vardır» buyruğu bunu anlatmaktadır. Rab onlara, onlar da ona bakarlar. Ona baktıkları sürece içinde bulundukları hiçbir nimete dö­nüp bakmazlar bile. Nihayet hicabı arkasında onlardan gizlenince onların bu­lundukları yerlerde nuru ve bereketleri üzerlerinde kalmaya devam eder.” (İbn Mâce, Mukaddime 13/184)

İnkârcı suçluların içler acısı durumuna gelince:

[1] 55. âyette geçen “cennetin nimetlerinden yiyip içme” ifadesinin aslı, فَاكِهُونَ  (fâkihûn)dur. Kelime mânası itibariyle “meyve yiyenler” demektir. Benzer mâna 57. âyetteki sözcük anlamı itibariyle “meyve” demek olan فَاكِهَةٌ (fâkihetün) kelimesinde de vardır. Burada Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizevî üslubunun bir özelliğine daha şâhit olmaktayız. 54. âyet, âhirette herkesin dünyada yaptıklarının karşılığını göreceğini haber vermişti. Bilindiği gibi “meyve”, ağacın hayatının neticesidir. Dolayısıyla 55. ve 57. âyetler, mü’minlerin cennette dünyadaki güzel davranışlarının karşılığını cennet nimetleri olarak bulacaklarına işaret etmektedir. Allah katında kabul görmüş her bir güzel iş,  âhiret tarlasına bir tohum olarak düşer ve işlenmesindeki samimiyet ve mükemmeliyete göre herkes için farklı derecelerde cennet nimeti olarak çıkar. Şu kadar ki Allah Teâlâ, cehennemi hak edenlere sadece yaptıklarının karşılığını çektirirken, cennet ehline kendi lütf u kereminden çok büyük ikramlar hazırlar; dolayısıyla onlar için cennette “daha ne isterlerse” bulunur. (Ünal, s. 968)

  1. Kendileri ve eşleri, gölgeler altında, koltuklara kurulup yaslanırlar.
  2. Orada onlar için çeşit çeşit meyveler ve canlarının çektiği her şey vardır.
  3. Bir de, merhameti pek bol olan bir Rabden onlara hitâben “Selâm!” sözü vardır.

Cenneti kazanan bahtiyar kullar, mahşer yerinde fazla bekletilmeyecek, ya hesaba çekilmeden veya kolay bir yargılamadan sonra cennete sevk edileceklerdir. Sicilleri temiz olduğu için mahkeme anında bekletilerek eziyete uğratılmayacaklardır. Böylece onları dünyada ahmak yerine koyup kendilerine gülen inkârcı suçlulara, gerçek akıl sahiplerinin kimler olduğu gösterilmiş olacaktır. Cennetlikler orada, cehennemliklerin karşılaştıkları kötü durumlardan uzak, asla sıkıcı olmayan, fevkalade zevk ve haz veren tatlı bir meşguliyet ve nimetler içinde olacaklardır.  Eşleriyle birlikte gölgelikler altında, gelin odası için süslenmiş koltuklar gibi döşeli koltuklar üzerine kurulup yaslanacaklar. Orada onlar için her tür meyveden[1]; yenecek, içilecek, haz verecek her nimetten bol miktarda ikram edilecektir. İstedikleri ve canlarının çektiği her nimet orada bulunacaktır. Bu nimetlerin en güzeli ise sınırsız merhamet sahibi olan Yüce Rabbimizin, cennet ehline hitap ederek onları bizzat selamlamasıdır. Nitekim bu hususta Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Cennet ehli nimetler içerisinde bulundukları bir sırada onlara bir nur görünecektir. Başlarını kaldıracaklar bir de ne görsün­ler, şanı yüce Allah üst taraflarından onlara görünmekte ve:

«- Ey cennet ehli, es-selamu aleykum» diye buyurmaktadır. İşte yüce Allah’ın:

«Bir de, merhameti pek bol olan bir Rab’den onlara hitâben “Selâm!” sözü vardır» buyruğu bunu anlatmaktadır. Rab onlara, onlar da ona bakarlar. Ona baktıkları sürece içinde bulundukları hiçbir nimete dö­nüp bakmazlar bile. Nihayet hicabı arkasında onlardan gizlenince onların bu­lundukları yerlerde nuru ve bereketleri üzerlerinde kalmaya devam eder.” (İbn Mâce, Mukaddime 13/184)

İnkârcı suçluların içler acısı durumuna gelince:

[1] 55. âyette geçen “cennetin nimetlerinden yiyip içme” ifadesinin aslı, فَاكِهُونَ  (fâkihûn)dur. Kelime mânası itibariyle “meyve yiyenler” demektir. Benzer mâna 57. âyetteki sözcük anlamı itibariyle “meyve” demek olan فَاكِهَةٌ (fâkihetün) kelimesinde de vardır. Burada Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizevî üslubunun bir özelliğine daha şâhit olmaktayız. 54. âyet, âhirette herkesin dünyada yaptıklarının karşılığını göreceğini haber vermişti. Bilindiği gibi “meyve”, ağacın hayatının neticesidir. Dolayısıyla 55. ve 57. âyetler, mü’minlerin cennette dünyadaki güzel davranışlarının karşılığını cennet nimetleri olarak bulacaklarına işaret etmektedir. Allah katında kabul görmüş her bir güzel iş,  âhiret tarlasına bir tohum olarak düşer ve işlenmesindeki samimiyet ve mükemmeliyete göre herkes için farklı derecelerde cennet nimeti olarak çıkar. Şu kadar ki Allah Teâlâ, cehennemi hak edenlere sadece yaptıklarının karşılığını çektirirken, cennet ehline kendi lütf u kereminden çok büyük ikramlar hazırlar; dolayısıyla onlar için cennette “daha ne isterlerse” bulunur. (Ünal, s. 968)

  1. Sonra kâfirlere şöyle seslenilir: “Ey inkârcı suçlular! Bugün mü’minlerden ayrılıp şöyle bir kenara çekilin bakalım!”

Mü’minlere bunca cennet nimetlerini ihsan eden ve sözlü olarak da onları selamlayan Yüce Rabbimiz, o gün küfür ve şirk gibi büyük günahlarla gelmiş mücrimlere gazabıyla tecelli edecek ve mü’minlerden ayrılarak şöyle bir kenara çekilmelerini emredecektir. Bir öğretmenin, suç işleyen bir talebesini arkadaşlarından ayırıp: “Sen şöyle bir kenara çekil, bakayım” demesi bile ne kadar ürkütücü ve korkutucu olur. Burada ise hususi bir cezaya çarptırmak üzere mücrimlere böyle hitap edenin Âlemlerin Rabbi olduğunu düşündüğümüz de manzaranın ne kadar korkunç olduğu anlaşılacaktır.

O inkarcı suçlulara böyle hitap edilmesinin sebebi:

  1. “Ben size öğüt vermedim mi: Ey Âdem oğulları! Şeytana tapmayın; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.”
  2. “Yalnız bana kulluk edin; dosdoğru yol işte budur” diye?
  3. Buna rağmen, gerçekten o içinizden nice nesilleri doğru yoldan saptırdı. Aklınızı kullanıp, ona göre davranmalı değil miydiniz?
  4. İşte, tehdit edilip durduğunuz cehennem!
  5. İnkâr içinde yaşayıp kâfir olarak öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin bugün oraya!

Cenâb-ı Hak, ilk insandan itibaren her ümmete, her millete peygamberlerini göndermiş (bk. Fâtır 35/24) ve onlar vasıtasıyla tâlimatlarını, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Bu tâlimatların esası şudur:

Birinci olarak def-i mefsedet yani zararlı şeylerin uzaklaştırılması gelir. Bu sebeple önce yapılmaması gereken husus beyân edilmiştir: Buna göre tüm kötülüklerin temsilcisi olan şeytana kulluk edilmeyecektir. Çünkü o, insanın apaçık düşmanıdır. Tâ işin başında düşmanlığını ilan etmiş ve kıyamete kadar bu işi yapmak için izin almıştır. Dünya imtihanının sırrı burada yatmaktadır.

Hasan Basrî (k.s.) şöyle der:

“Bir kimsede şu dört koruyucu olursa, Yüce Allah onu şeytanın şerrinden korur:

  Bir şeye karşı aşırı istek duyduğu zaman, kendini kaybetmemek, nefse hâkim olmak.

  Bir şeyden korktuğu zaman, yine kendini kaybetmemek, nefse hâkim olmak.

  Şehvet duyguları kabardığı anda onları dağıtmasını bilmek, nefse hâkim olmak.

  Öfke anında hemen şuursuz davranışlara girmemek, yine nefse hâkim olmak.” (el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 336-337)

İkinci olarak celb-i menfaat, yani iyiliklerin kazanılması gelir. Bunun da esası tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah’a kulluktur. O halde yalnızca Allah’a kulluk yapılacaktır. Zaten insanı cennete götürecek dosdoğru yol da, Allah’a ihlasla kulluk yoludur.

Şimdi bir taraftan peygamberlerin getirdiği mesajlara kulak vermeyen, bir taraftan da doğru yolu bulması için kendine lütfedilen akıl nimetini gerektiği gibi kullanmayan, kısaca ifade etmek gerekirse, hem vahyî ve nebevî, hem de aklî ve fıtrî nimetlerin kıymetini bilmeyip bunlara nankörlük eden ahmakların elbette varacakları yer cehennem olacaktır.

Onların geçerli bir bahane uydurma imkan ve ihtimali de yoktur. Çünkü:

  1. O gün onların ağızlarını mühürleriz de, işlemiş oldukları günahları bize elleri söyler, ayakları da buna şâhitlik eder.

Cenâb-ı Hakk’ın mahşer yerindeki bu şiddetli tehdidi karşısında münkirler, bir mazeret uydurup kendilerini savunmaya çalışacakları sırada, ağızları mühürlenecek, azaları konuşmaya başlayacaktır. Burada kişinin neler yaptığını ellerinin konuşacağı, ayaklarının da buna şâhitlik yapacağı haber veriliyor. Fussilet sûresinde ise bu hususta şöyle buyrulur:

“Nihâyet ateşin karşısına geldiklerinde kendi kulakları, gözleri ve derileri, vaktiyle işledikleri bütün kötülükleri söyleyip onların aleyhinde şâhitlik edecekler. Derilerine öfke ve hayretle: «Niçin aleyhimizde şâhitlik ediyorsunuz?» diye çıkışacaklar. Derileri ise: «Ne yapalım; her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi başlangıçta yaratan O idi; yine O’na dönüyorsunuz» diye cevap verecekler. Oysa siz, vaktiyle günahlara dalarken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin bir gün aleyhinizde şâhitlik yapacağından çekinmiyordunuz. Üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. (Fussılet 41/20-22)

Enes b. Malik (r.a.) şöyle anlatır:

Resûlullah (s.a.s.)’in huzurunda idik, tebessüm buyurdu. Sonra: “Niçin güldüğümü biliyor mu­sunuz?” diye sordu. Biz: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedik. Şöyle buyur­du:

“ Kulun Rabbine hitabından dolayı tebessüm ettim. O: «Ey Rabbim! Sen beni zu­lümden alıkoymadın mı?» der. Yüce Rab: «Evet» buyurur. Bu sefer kul: «Ben kendime karşı ancak kendimden olan şahidi kabul ederim» der. Bunun üzerine yüce Allah: «Bugün sana karşı şâhit olarak kendin yetersin. Şâhitler olarak da kirâmen katibîn melekleri yeter» buyurur.”

Efendimiz devamla buyurdu ki: “Allah o kişinin ağzına mü­hür vurur ve bu sefer azalarına konuş denilir. Azaları yaptıkları işleri söyler. Sonra onu konuşmak üzere serbest bırakır. Kul der ki: «Benden uzak olun, benden uzak olun. Ben sizin için mücadele edip duruyordum.»” (Müslim, Zühd 17)

Bir diğer rivayete göre, sonra Allah ona: “Şimdi biz sana karşı şahidi­mizi göndereceğiz” buyurur. O kendi kendisine benim aleyhime kim şâhitlik edecek diye düşünürken, ağzına mühür vurulur ve baldırına, etine, kemiklerine konuşmaları emredilir. Baldırı, eti, kemikleri yaptıklarını söylerler. Bunun böyle olma­sının sebebi ise kendi nefsinden şâhitler dolayısıyla ileri sürebileceği bir ma­zeretinin bırakılmamasıdır…” (Müslim, Zühd 16)

Gerçek böyleyken, insanların hâlâ inkâra devam etmeleri şaşılacak bir durumdur. Onlar hiç düşünmüyorlar mı ki:

  1. Dileseydik onların gözlerini büsbütün silme kör ederdik de, öylece yollara dökülüp koşuşurlardı. Ancak o zaman nasıl görebilirlerdi ki?
  2. Dileseydik onların mâhiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini oldukları yerde dondurup çivileyiverirdik de artık ne bir adım ileri gidebilir ne de geri dönebilirlerdi.

Yüce Rabbimiz sözü âhiret sahnesinden tekrar dünya sahnesine getirerek, dünya hayatının bir imtihan yeri olarak tanzim edildiğine dikkat çeker. O, insanları imtihan etmek için gereken bütün malzemeleri yaratmış ve bütün şartları hazırlamıştır. İnsana göz, kulak, kalp, akıl, irade ve idrak vermiş, ona bir takım imkânlar sağlamış, onu canlı veya cansız diğer varlıklardan farklı yaratarak ona daha geniş bir hareket alanı çizmiştir. Eğer Allah, inkârları sebebiyle onların gözlerini büsbütün kör etseydi, hepsi mecburen imana koşarlardı. Yine onları inkâr ettikleri için insan şeklinden çıkarıp cansız bir taşa veya şaşkınlığından ne yapacağını bilmeyen bir hayvana çevirse ve onları oldukları yerde dondursaydı, ne ileri gitmeye güçleri yeter, ne de geri dönebilirlerdi. Allah Teâlâ bunları yapmaya elbette kadirdir. Fakat böyle yapsaydı imtihanın anlamı kalmazdı. Hâsılı Rabbimiz, insanı dar bir imtihan salonuna mahkum etmeyerek, yeriyle göğüyle ve bunlar içindeki varlıklar ile tüm kâinatı imtihan sahası olarak belirlemiştir. Bu bakımdan Allah’a kul olmak çok faziletli bir durum olmakla birlikte, kulluk imtihanı gerçekten ağırdır. Şu âyet-i kerîmeler bu açıdan dikkat çekicidir:

“Şüphesiz biz, insanların amel bakımından hangisinin daha güzel olduğunu deneyip ortaya çıkaralım diye yeryüzünde bulunan her şeyi ona mahsus bir zînet ve imtihan için bir malzeme yaptık. Doğrusu biz, yeryüzünde bulunan her şeyi vakti gelince kupkuru bir toprak hâline getirmekteyiz.” (Kehf 18/7-8)

 “O ki, hanginizin daha güzel işler yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. Kudreti dâima üstün gelen ve günahları çok bağışlayan yalnız O’dur.” (Mülk 67/2)

Allah Teâlâ’nın, önceki âyetlerde bahsedildiği üzere ister gözlerini tamamen kör etmek, ister başka bir varlığa çevirip hareket imkânını elinden almak gibi insan varlığına yönelik istediği her şeyi yapmaya güç yetirebileceğinin en güzel misali, yine insanın kendi hayatıdır:

  1. Kime uzun ömür verirsek onu yaratılışta baş aşağı çeviririz. Hiç akıl erdirmiyorlar mı ki gidiş nereye?

İnsan kendi yaratılışı, büyümesi, gelişmesi ve ihtiyarlaması üzerinde tefekkür edecek olsa, üzerinde nihâyetsiz bir kudret sahibinin dâimî olarak tasarruf ve faaliyette bulunduğunu ve buna müdahale etmenin mümkün olmadığını hemen anlayacaktır. Bu âyette hususiyle ihtiyarlık dönemimizi tefekkür etmemiz istenir. Ömrü uzamış yaşlı insanlara bakıldığı zaman, yaratılışlarının baş aşağı edildiği; bellerin büküldüğü, dişlerin döküldüğü, gözlerin görmez olduğu, kulakların duymaz olduğu, dilin dönmez olduğu, el ve ayakların gücünü kaybedip tutamaz ve yürüyemez hale geldiği, kalbin sıhhatli atmadığı, midenin hazmetmediği görülür. Şâirin ifadesiyle:

“Güzeşte-hüsn olanın perçemi cemâlinde

Cenâze üstüne pûşîde Kâbe örtüsüdür.”  (Yüsrî)

“Güzellik çağı geçmiş olanların yüzlerine sarkan perçemler, içinde cenâze bulunan tabutun üstüne örtülmüş Kâbe örtüsüne benzer.”

Herhalde “ömrün en rezil dönemi” diye isimlendirilen bu hale kimse düşmek istemez; fakat düşüyoruz. Uyumamıza, uyanmamıza, günlerin geçmesine, kalbimizin atmasına ve kanımızın damarlarda akmasına engel olamadığımız gibi, ihtiyarlamamıza da engel olamıyoruz.

Şâir Ziyâ Paşa insanın bu içler acısı hâlini ne güzel dile getirir:

“Doğar elemle, geçer derd ile, ölür ğamla,

Bilinse âh nedendir, safâsı insanın?”

Hz. Mevlânâ da bir temsille ruh-beden ilişkisini anlatarak insanın fâniliğine şöyle dikkat çeker:

“Bahar mevsimi gelince, yeşillikler:

«- Biz kendiliğimizden yeşerdik, sevinçliyiz, gülüyoruz, pek güzeliz» derler. Yaz mevsimi onlara der ki:

«- Ey varlıklar, ben geçip gidince halinizi görürsünüz.»

Beden de güzelliği ile övünür, nazlanır durur. Çünkü onda gücünü kuvvetini, kolunu kanadını gizlemiştir. Rûh bedene seslenir de der ki:

«- Sen de kim oluyorsun? Ey süprüntü­lük, bir iki gün benim ışığımla dirilip yaşadın. Halbuki işven, nazın cihana sığmıyor. Dur hele senden bir ayrılayım, halini o zaman gör. Ey güzel varlık, senin için yanıp tutuşanlar, sen ölünce çabucak senin mezarını kazarlar. Bir an önce seni evinden atarlar. Sonra, seni yılanlara, karıncalara gıda olmak için toprağa gömerler. Sen hayatta iken, evinde, çok defa senin önünde ölüme râzı olan yok mu? İşte o, cesedinin pis kokusundan burnunu tıkar.»” (Mevlânâ, Mesnevî, 3265-3271. beyitler)

O halde insan, yolculuğun nereye olduğunu hiç düşünmez mi? Nereden gelip nereye gittiğine hiç akıl erdirmez mi? Biraz düşünse onu yaratan Allah’ın kendisini başıboş bırakmadığını, yaratıp yaşattığı gibi öldürüp tekrar dirilteceğini ve ebedi ceza veya mükâfat için onu hesaba çekeceğini anlar.

İşte Kur’an, gaflet içinde boğulan insana bu gerçeği hatırlatmak için lütfedilmiştir:

  1. Biz Peygamber’e şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da. Ona verdiğimiz ancak bir öğüt, bir irşat kitabıdır; maksatları belli, gerçeği açıklayan bir Kur’an’dır.
  2. Biz onu, kalben diri olanları uyarsın, kâfirler hakkında da deliller tamamlanıp ilâhî azap hükmü kesinleşsin diye indirmekteyiz.

Böyle bir ibret nazarıyla Kur’ân-ı Kerîm’e baktığı zaman onun, hangi mevzudan ne kadar doğru veya yanlış bahsettiği bilinemeyen bir şiir olmadığını, bilakis ilâhî hakikatleri açıklayan bir Allah kelâmı olduğunu fark eder. Peygamber (s.a.s.)’in de, hangi vâdide dolaştığı belli olmayan bir şair değil (bk. Şuarâ 19/224-226), bilakis insanları basîretle Allah yoluna çağıran hakiki bir rehber olduğunu görür. Gerçekten de Kur’ân- Kerîm’in hem söz hem de mâna itibariyle şiir olmadığı bellidir. Evvelâ Kur’ân’ın sözlerinde şiir sözünün vezin ve kâfiyesi yoktur. Mâna bakımından ise şiir, doğru olup olmadığına bakmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, coşturmak veya küstürmek gibi hisleri gıcıklayan hayalî kuruntulara, zannî kıyaslara ve hissî oyunlara aittir. Kur’ân ise Hakk’ın doğru yolunu gösteren hikmetler ve hükümler ile irfan nuru, kesin iman rehberi bir ilâhî yadigârdır. Fakat kâfirlerin birçokları onu bir şiir gibi düşünmek ve düşündürmekte ısrar ettikleri, böylece peygamberi bir şair gibi tanıtmak istedikleri için, Peygamber’e şiir öğretilmediği ve ne peygamberlik makamına şairliğin, ne de Kur’ân’a şiir demenin münâsip olmadığı beyân edilir. Kur’ân-ı Kerîm, başka değil, ancak bir zikir, Allah tarafından bir öğüt ve irşat kitabıdır. O, ibâdetlerde ve ibâdethanelerde okunup sevap kazanılabilecek, her türlü emir ve yasaklarına itaat edilmesi gereken Allah kelâmıdır. Kur’an, diri bir kalbe, selim bir akla ve tertemiz duygulara sahip kimseleri uyarıp onları gafletten uyandırır. Çünkü ancak böyle sağ duyulu kişiler Kur’an’ın âyetlerine kulak verir ve onlardan etkilenir. Buna mukâbil yine Kur’an’ın inzârı karşısında inat ve ısrar ile inkâra devam edenlerin aleyhine azap sözü kesinleşmiş olacaktır. Hâsılı Kur’an, imtihan sahasında başarılı ile başarısızı, hidâyete erenle sapıklıkta kalanı, ebedi rahmete erenle azaba mahkûm olanı birbirinden ayıran emsalsiz bir ayıraçtır. Kur’an’ın bu furkân vasfı kıyamete kadar devam edecek; bütün insanlığı tek Allah’a inanıp kulluk yapmaya çağıracaktır:

  1. Görmezler mi ki bizzat ellerimizin yaptıklarından onlar için nice hayvanlar yarattık? Kendileri de bu hayvanlara kolayca sahip olmakta ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler.
  2. Biz bunları emirlerine boyun eğdirdik; bir kısmına binerler, bir kısmından da yerler.
  3. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içecekleri sütler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
  4. Böyleyken, sanki kendilerine bir yardımı dokunacakmış gibi, kalkıp Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
  5. Oysa bu sözde ilâhların onlara yardım edecek güçleri yoktur. Aksine, asıl kendileri onları korumakla görevli asker durumundalar.
  6. O halde Rasûlüm! Onların ileri geri konuşmaları sakın seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de biliriz, açığa vurduklarını da.

Allah Teâlâ’nın insanlara lütfettiği mühim nimetlerden biri de hayvanlardır. Güçlü kuvvetli bu hayvanları onlara boyun eğdirmiş ve hizmetlerine âmâde kılmıştır. Üzerlerine binerler, kesip etlerini yerler, sütlerini içerler, yünlerinden ve kıllarından elbise, halı ve kilim dokurlar. Hayvanlar onlara hayatın pek çok temel geçim imkânlarını sağlar. Fakat müşrik ve nankör kimseler, bu nimetlerin kadrini bilmez ve gereğince şükretmezler. Daha ötesi Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir faydası dokunmayan varlıkları put edinirler. Şu akılsızlığa bakın ki, bizzat bakımını üstlendikleri, reklâmını yaptıkları, kendileri korumadıkları takdirde ayakta durmaları mümkün olmayan putları, belki kendilerine yardım ederler diye tanrı ediniyorlar. Halbuki onların yardım edemeyeceklerine, bizzat kendilerinin yardıma muhtaç olmaları delildir. Üzerlerine sinek konsa onu kovamazlar. Üstlerine sürülen balı veya tatlıyı bir sinek yalamak istese ona da engel olamazlar. Artık böyle gaflet içinde ve vurdumduymaz ahmakların hallerine üzülmenin ve bu cühelâ takımının ileri geri sarf ettikleri laflarına kulak asıp mahzun olmanın gereği yoktur. Şu halde Resûlullah ve onun yolunu izleyen müminler böyle aksi durumlardan müteessir olmamalı; dini tebliğ, yaşama ve yaşatma yolundaki faaliyet ve hizmetlerini azimle sürdürmelidir.

Ancak bu hizmeti yürütürken hitap ettiği insanın, acziyetine ve cehâletine rağmen şu pervasızlığını da asla gözardı etmemelidir:

  1. İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, biz onu bir damla sudan nasıl yaratıyoruz? Böyleyken, o bize karşı yaman bir düşman kesiliveriyor!
  2. Kendi yaratılışını unutup, bize bir misâl getirmeye kalkışıyor da: “Şu çürümüş gitmiş kemikleri kim diriltecek?” diyor.
  3. De ki: “İlk defa onu yoktan kim yarattıysa, tekrar O diriltecek. O, her türlü yaratmayı hakkiyle bilendir.

Bu âyetlerin inişiyle ilgili şöyle bir olay nakledilir:

Öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr eden Übey b. Halef, çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Resûlullah (s.a.s.)’e dönerek:

“- Allah’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.

Resûl-i Ekrem (s.a.s.):

“Evet, seni öldükten sonra tekrar diriltecek ve cehenneme sokacak” diye cevap verdi. Bu olay üzerine bu âyetler nâzil oldu. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXIII, 38)

Bir defasında Resûl-i Ekrem (s.a.s.), avucunu diliyle hafifçe ıslatıp işaret parmağıyla elindeki tükürük zerresini gösterdi ve şunları söyledi:

“Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ buyuruyor ki:

«- Ey Âdem oğlu! Ben seni şöyle bir şeyden yaratmışken, benim âciz olduğumu nasıl söylersin?»”

Sonra Efendimiz eliyle boğazını göstererek Cenâb-ı Hakk’ın buyruğunu anlatmaya devam etti:

“«- Canın şuraya gelince, sadaka veriyorum dersin; o sırada sadaka vermenin ne faydası var?»” (İbn Mâce, Vesâyâ 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 210)

Evet, bütün bu cehâlet, gaflet ve inkârına rağmen insanı değersiz, atılmış bir su olan meniden, sonra ondan süzülmüş bir öz olan nutfeden en güzel kıvamda bir varlık olarak yaratan; yaratılanları bütün özellikleriyle bildiği gibi yaratmanın da her çeşidini bilen Allah Teâlâ, ölüleri elbette diriltmeye yetecek gücün sahibidir. Varlıkları ilk defa yoktan var eden için, onları yeniden yaratmak hiç de zor değildir. Âyet-i kerîmelerde  şöyle buyrulur:

“Allah, bütün varlıkları ilkin yoktan yaratan, sonra dünyada bu yaratmayı tekrar tekrar yineleyen ve âhirette her şeyi yeniden yaratacak olandır. Bu yaratılışı tekrarlama ve en son yeniden yaratma O’nun için çok daha kolaydır. Göklerde ve yerde tecelli eden en yüce sıfatlar Allah’a aittir. O, kudreti dâima üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Rûm 30/27)

“İyi de, bizi yeniden hayata döndürecek kimmiş?” diyecekler. Sen de: «Sizi ilk defa yoktan yaratan diriltecek!» de.” (İsrâ 17/51)

Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri diriltmesiyle alakalı Peygamberimiz (s.a.s.)’in önceki ümmetlerden naklederek anlattığı şu kıssa ne kadar ibretlidir:

“Bir adam yaşamaktan ümidini kesince ailesine şöyle vasiyet etti:

«- Ben ölünce çokça odun toplayıp yakın, cesedimi onun içine atın. Yanmış kemiklerimi iyice ezip un hâline getirin. Şiddetli rüzgârın estiği bir gün onu denize savurun.»

Ailesi de onun dediklerini yaptı. Allah Teâlâ, bu adamın zerrelerini bir araya getirdi ve ona:

«- Niçin böyle yaptın?» diye sordu. Adam:

«- Senin azabından korktuğum için öyle yaptım, yâ Rabbî!» deyince Cenâb-ı Hak onu bağışladı.” (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 27-28)

Ancak bu hadîs-i şeriften hareketle, bir kısım batıl inançlar gereği uygulanan cenazeleri yakma adetinin İslâm’ın cevaz verdiği bir durum olduğu zannedilmemelidir. Belki önceki ümmetlerde olsa bile Muhammed ümmetine böyle bir cevaz sözkonusu değildir. Ayrıca Efendimiz (a.s.)’ın bu kıssayı, Allah’ın azabının şiddetini belirtme bakımından bir darb-ı mesel olarak anlatmış olabilme ihtimali de vardır.

Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri dirilteceğine dair ikinci delil, yeşil ağaçtan tutuşturduğumuz ateşin çıkmasıdır:

  1. Yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. Siz de ancak bu sayede ateşinizi tutuşturmaktasınız.

Ateşle yeşillik birbirine zıttır. Ateş kurutucu ve öldürücü iken, yeşillik yaştır ve canlılık eseridir. Normalde birinin olduğu yerde diğeri bulunmaz. Fakat Allah Teâlâ, sonsuz kudretiyle yeşil ağacın içine ateş çıkarma özelliği koymuştur. Hicazda bulunan marh ve afar ağaçlarından birer dal kesilip birbirine sürülünce çakmak gibi ateş çıkar. Çölde yolculuk yapanlar bu dalları birbirine sürterek ateş yakarlar. Yeşilliğin tabiatına zıt bir şey verip ondan ateş çıkaran Allah, çürümüş kemiğe de, onun tabiatına zıt olan hayatı verip diriltmeye kadirdir.

Âyet-i kerimede bir kısım bilimsel işaretler olduğu da ifade edilmektedir:

Bir yoruma göre âyet, bu iki ağacın yanısıra, petrole de işaret etmektedi. Bilindiği gibi petrol, yeşil ağaçların, bitkilerin toprakta çürüdükten sonra geçirdikleri kimyevî istihaleler sonucu meydana gelmektedir. Petrolün arazide aktığı ve halkın ondan ateş yaktığı tarihî bir gerçektir. (Ünal, s. 971)

Bir diğer bilimsel yorum da şudur: Ağaç ve ateş arasında çok daha açık olan bir ilişki, oksijenle ilgilidir. Çünkü ateş ancak oksijenle var olur; oksijen ise ağaçlar tarafından üretilir. Üstelik fotosentez yoluyla gerçekleşen bu üretim, ağacın yeşilliği ile de doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla bizim tutuşturduğumuz her ateş de, yeşil ağaçtan çıkan oksijenle yanar. Ancak on sekizinci yüzyılın sonlarına kadar insanlığın ne oksijenden ne de onun veya ateşin bitkilerle ilişkisinden haberi vardı. (Kandemir ve diğerleri, II, 1533)

O halde düşünün bakalım:

  1. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, insanlar ölüp yok olduktan sonra onları aynı şekilde yaratmaya gücü yetmez mi? Elbette yeter! Çünkü O, her şeyi tam ve mükemmel bir şekilde yaratan, her şeyi hakkiyle bilendir.
  2. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “Ol!” der; o da hemen oluverir.
  3. Her türlü kusurdan ve ortaktan uzaktır o Allah ki, her şeyin mutlak hâkimiyeti ve tasarrufu O’nun elindedir. Siz de sonunda O’na döndürüleceksiniz!

Aynı şekilde gökleri ve yeri yaratmaya gücü yeten Allah, hem dünyada kıyamete kadar birbiri ardınca gelecek nice insan nesillerini yaratmaya hem de ölüleri tekrar diriltmeye kadirdir. O milyarlarca varlığı, olayı durmadan yaratmaktadır. Çünkü O’nun çok çok yaratıcılık sıfatı vardır. Ancak O, bu yaratıklarını rast gele değil sonsuz bir ilme dayanarak yaratmaktadır. Çünkü O, her şeyi tüm tafsilatıyla en iyi bilmektedir. O, bir şey yaratmak için birilerine müracaat etmeye, izin almaya veya beklemeye ihtiyacı yoktur. İstediği şeye “Ol!” deyince derhal oluverir. Çünkü her şeyin gerçek sahibi odur. Her şeyin hem mülkü, hem melekûtu hem de hâkimiyet ve tasarrufu sadece O’nun elindedir. Bir gün bize de: “Bana dönün!” diyecek, biz de itirazsız, kayıtsız ve şartsız O’nun huzuruna döneceğiz. O’nun, aynen “Ol!” emrinde olduğu gibi, “Dön!” emrine de karşı çıkabilecek hiçbir insan, hiçbir varlık yoktur. “Ol”duğumuz gibi “öl”eceğiz; “öl”düğümüz gibi “diri”leceğiz ve o âlemlerin Rabbi’nin huzuruna varacağız!

Kaynak: Prof. Dr. Ömer Çelik, Hakk’ın Daveti Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Erkam Yayınları