Yasin Suresi’nde İslam Daveti ve Davetçinin Vasıfları
Yasin Suresi’nde İslam davetinin temel ilkeleri ve davetçinin sahip olması gereken vasıflar: sabır, cesaret, samimiyet, fedakârlık ve Allah rızası.
Nebiyyi Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem’in dilinden Yasin Sûresi ile alakalı olarak şunu duyuyoruz:
“Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’an’ın kalbi ise Yasin Sûresi’dir.” (Tirmizi)
YÂSÎN SÛRESİ’NDE İSLÂM DAVETÇİSİNİN TEMEL VASIFLARI
“Kur’an-ı Kerim’in kalbi” nitelemesine sahip olan bu sureden birçok gerçeği öğreniyoruz. Zira bu kalp bizim kalbimize çok özel ve önemli hususları ilka edecek. En önemlisi de burada İslam’ın temsilcisi ve davetçisi olarak toplumun önünde bulunacak insanlar için çok güzel ve özel vasıflar var.
Allah onları sıradan insan olarak tanımlamıyor. Bu görevlerin kendi uhdesine verildiği bu “seçilmiş” (Âl-i İmran, 104) toplumun da bazı özellikleri olacak. Onlar sıradan insan gibi davranmayacaklar. Onların insan ilişkileri, topluma yaklaşımları ve burada cereyan eden olaylara bakışları daha özel olacak.
İster aile içinde ister de toplumun geneline yönelik olarak çalışma yapan ve temsil niteliğine haiz İslami faaliyetlerde bulunan insanlar için çok özel ve önemli özellikleri bulduk burada. Onları başaramayanlar kenara çekilir ve temsil görevinde bulunmaz.
Yâsîn Sûresi’nin Öğrettiği Davetçilik: Sabır, Cesaret ve Fedakârlık
Risalet’le görevli peygamberler, onların güzel arkadaşları, bir camide imamlık yapıp örnek Müslümanlığı gösteren önder, bir grup Müslümana sohbetler yapıp onların iman ve takvalarını bir adım öteye taşıyacak abla ve ağabeylerin hepsi için geçerlidir bunlar...
- Görevini yapar ama kendisini başarısızlık korkusuyla heba etmez. 10. Ayeti kerimede bazı insanlar için “sen onları uyarsan da uyarmasan da eşittir. Onlar iman etmezler” diye buyurulur. İslam tebliğ edilir. Herkesin iman etmesini sağlamak bizim işimiz değildir. Ama görevimizi hakkıyla yapmanın sorumluluğu bize aittir.
- Sözler, tebliğ ettikleri gerçekler kendilerine ait değildir. 14. Ayeti kerimede kendilerinin gönderilmiş elçiler olduğu haber verilir. İyi davetçi sözün ve ilahi fermanın sahibi değil sözcüsüdür. Bu bilinçle vaaz verir, sohbette konuşur. Aksi halde tüm dinin asıl sahibi olan Allah unutulur ve beşerî mülahazaları karışmaya başlar.
- Hayatı toplum içinden bir insan olarak yaşarlar. 15. Ayeti kerimede davete muhatap olan itirazcı toplum onlara “siz de bizim gibi bir insansınız” diye itiraz geliştirir. Oysaki bu küçümseme ifadesi bir hakikati haber verir. Tebliğciler ayrı, seçilmiş ve üstün bir grubun fertleri değildir. Hz. Muhammed (s.a.v) de kendisini “Ben Kureyşli kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” diye tanımlamıştır. Davetçinin sofrası, evi, hayatı da o halktan olmalı ve görülmelidir.
- 16. Ayete gelince tebliğcilerin başka bir özelliğini daha görürüz. Onlar “biz Allah tarafından gönderildik. Rabbimiz bunu daha iyi biliyor ya…” diye başlarlar. İslam’ı anlatma ve davet makamında olanlar; konuşmayı, başarıyı ve başarısızlığı kendilerinden bilmez. Söylemleri kişisel ve türedi değildir. “Bunu ben buldum, en iyi ben bilirim, benden daha iyi ifade eden olmaz” gibi kişisel çıkarımlar ve bireysel kazançlar onların işi değildir. Böyle yapınca da hata yapmama ve kendini ortaya koymama konusunda son derece hassas davranırlar. Ait olduğu yeri iyi bilir.
- Davetçi olmak korkusuz olmak demektir. Tüm azgın toplumlar kendi hatalarına bakmak yerine kendilerini uyaranlara suç atmakta mahirdir. İlgili ilgisiz ayırt etmeden başlarına gelen veya gelebilecek her türlü felaketi onlara yüklerler. Kendilerince çok ağır tehditleri de vardır. Bu tehditlerle iman davetçilerinin korkup dağılacağını beklerler. Onlar geçmişte nefis ve şeytanlarına kul oldukları için hakkın yolundan sapmışlardır. Davetle vazifeli olan o muttaki kullar da karşısındaki cüretkâr ve tehditkâr toplumun hatalarının kendi nefislerine kul olmaktan kaynaklandığını bilir ve bunu da yüzlerine açıkça ifade ederler.
- İmanı ve derdi olan seyirci kalamaz. Sûrede şehrin kenarında oturan ama tevhid üzere hayatı olmasına rağmen bugüne kadar kimsenin dikkati çekmeyen biri adam, (Habib-i Neccar) koşarak gelir ve gönül dostlarına yardımcı olmak ister. Daha önceden tanımadığı bu davetçilere destek olmayı ve yıllardır aynı beldeyi paylaşmalarına rağmen din kardeşi olmayan bu azgın toplumu uyarmayı bir görev bilir. Dili döndüğü kadar gelen elçileri savunur ve halkını uyarır.
- En dikkat çeken hususlardan birisi de 21. Ayette zikredilir. “Hidayeti bulmuş ve sizden de bir ücret / beklenti için olmayan bu gruba uyunuz” der. Davetçilerin en temel vasıflarından birisi de sadece Allah rızası için iş yapmaları ve çevreden maddi bir beklenti içine girmemeleridir. Ücretin miktarı, çeşidi, amacı, şekli veya diğer hususları hiç önemli değildir. Bir yerde Allah rızası için yapılan bir amel varsa burada kullardan beklenilen hiçbir şey yoktur. Hatta teşekkür bile beklenilmez.
Asıl en önemli olan da ikinci sayfanın sonunda gelir. Ayeti kerimelerin gelişinden halkın Habib-i Neccar’ı şehit ettiğini anlarız. Kendisini öldürerek / şehit ederek cennetine vesile olanlar için normal bir adam neler derdi? Ama o hala kavmini düşünür ve “keşke bunu bilselerdi” diye onlar adına endişe ve duasını dile getirir. Bu durum gerçek bir davetçinin en temel özelliğidir. Kendi cennetine sevinmek yerine halkının cehennemine üzebilmek. Onları nefsine öncelemek, davet edilenleri bu kadar çok düşünmek ve cennette bile onlara üzülmek. “Nasıl olsa ben kurtuldum. Siz de cehenneme odun olun. Düşmanlığın neticesini buldunuz işte…” dememek…
Müslümanların önünde olmak hem bir ayrıcalık hem de bir sorumluluktur. Bu iş; sabır, sebat, azim, kararlılık, muhabbet, cesaret ve fedakârlıkla yola koyulmak ister.
Ne mutlu önden gidenlere…
Kaynak: Haşim Akın, Altınoluk Dergisi, Sayı: 487