Yaşadığımız Manevi Huzursuzlukların Sebebi

Cemiyet Hayatımız

Maalesef günümüzde, mahremiyet hassasiyetinin zaafa uğradığı, daha ziyade varlıklı kimselerin çağrılıp fakir-fukarânın unutulduğu, âdeta israf çılgınlığına ve güç gösterisine dönüşen ve bir kıyafet defilesini andıran merasimlere sıkça rastlanmaktadır. Bunlar ise ilâhî rahmeti uzaklaştırıp gazabı üzerine çeken manzaralardır.

Huzursuzlukların ve boşanmaların her geçen gün arttığı bir devirde yaşıyoruz. Zira mânevî hassâsiyetlerden uzaklaşmak; Cenâb-ı Hakkʼın rahmet, inâyet ve lûtfundan mahrûmiyeti de beraberinde getiriyor.

Cenâb-ı Hak; fertte, âilede ve toplumda gerçek huzur ve saâdetin reçetelerinden birini, âyet-i kerîmede şöyle târif ediyor:

“Şüphesiz ki, Allâhʼın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) gizli ve açık infâk edenler, aslâ zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” (Fâtır, 29)

Âyette bildirilen “تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ” yani “aslâ zarara uğramayacak kazanc”ın ilk maddesi; “Kurʼân-ı Kerîmʼin tilâvet edilmesi”dir.

Yani Kurʼân-ı Kerîmʼi öğrenmek, öğretmek ve bu yolda emek sarf ederek, Kurʼân hizmetlerine destek olmaktır.

PEYGAMBERİMİZİN TERK ETMEDİĞİ HİZMETLER

Nitekim Peygamber Efendimizʼin açlıktan karnına taş bağlayıp iki büklüm hâldeyken bile terk etmediği en mühim hizmetlerinden biri; Kurʼân talebeleri olan “Ashâb-ı Suffe”yi yetiştirmek olmuştur. O Rahmet Peygamberi, Tâifʼte kendisini taşlayanlara bile bedduâ etmemiştir. Uhud’da mübârek dişi kırılıp, gül yüzünden kan sızarken bâzı sahâbîler:

“–Yâ Rasûlâllah! O kâfirler için bedduâ etseniz!” dediklerinde:

“–Allah Teâlâ beni, insanları çokça ayıplayan ve onlara lânet eden biri olarak göndermedi! Cenâb-ı Hak beni, herkes için çok çok duâ etmek ve insanlara rahmet olmak için gönderdi…” buyurmuştur.[1]

Fakat o Rahmet Peygamberi, Kurʼân muallimlerini şehîd eden bedbaht müşriklere, tam bir ay boyunca sabah namazından sonra bedduâ etmiştir.[2] Efendimizʼin bu hâli, müʼminler olarak Kurʼân-ı Kerîmʼe göstermemiz gereken hassasiyetin bâriz bir misâlidir.

Yine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ehl-i Kurʼânʼı dâimâ üstün tutmuş, bunu ümmetine de tavsiye buyurmuştur.[3]

Unutmayalım ki Fahr-i Kâinât Efendimiz, bizlere her yönüyle olduğu gibi, bilhassa Kurʼân hizmetlerindeki bu fedakâr gayretiyle de örnektir.

Âyet-i kerîmede buyrulan “aslâ zarar etmeyecek ticâret”in ikinci maddesi ise; “Namazın ikāme edilmesi”dir.

MUHTEŞEM BİR İBADET

Yani namazı bir vazife savar gibi gelişi güzel kılıvermek değil, bilâkis onu kalp ve beden âhengiyle, huşû içinde edâ etmektir. Kâmil mânâda ikāme edilen bir namazda; bedenin kıblesi Kâbe iken, kalbin kıblesi de Âlemlerin Rabbiʼdir. Yine makbul bir namaz, kulu mîrâc ufkuna yükselten, secdeleriyle Rabbe yakınlık iklîmine götüren, muhteşem bir ibadettir. Cenâb-ı Hak da insan anatomisini, secdeye en müsâit şekilde yaratmıştır ki, kul çokça secde ederek Rabbine yaklaşabilsin.

Âyet-i kerîmede zikredilen “zarar etmeyecek ticâret”in son maddesi ise; “Allâhʼın lûtfettiği nîmetlerden, gizli ve âşikâr infâk etmek”tir.

Yani Allahʼtan geleni, yine Oʼnun rızâsı yolunda cömertçe sarf edebilmektir. İhlâsı muhafaza için; infâkı, mümkün olduğunca gizli yapmak tercih edilmelidir. Fakat âşikâr olarak infâk etmek zarûreti hâsıl olduğunda da kalbi, riyâ ve gösterişten korumak îcâb eder.

[1] Beyhakî, Şuab, II, 164/1447. Krş. Müslim, Birr, 87; Tirmizî, Deavât, 118.

[2] Bkz. Buhârî, Cihâd 9, 19, Meğâzî 28; Müslim, Mesâcid, 297.

[3] Bkz. Vâkıdî, III, 1003.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Bâyezîd-i Bistâmî, Erkam Yayınları