Üç Aylar ve Regaip Kandili Kur'ân'da ve Hadiste Geçiyor mu? Bu Günlerin Dinimizdeki Yeri Nedir?
Üç Aylar ve Regaip kandili Kur'ân'da ve hadiste geçiyor mu? Bu günlerin dinimizdeki yeri nedir?
“Üç Aylar” ifadesi, evet; dinî metinlerimizde Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde “Üç Aylar” şeklinde bir kavram olarak geçmemektedir. Ancak Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Recep ayı girdiğinde şu duayı yaptığı bilinmektedir:
“Ey Allah’ım; Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.” (İbn Hanbel, I, 259)
Bu duada üç ayın peş peşe zikredildiğini görüyoruz: Recep, Şaban ve Ramazan-ı Şerif. Dolayısıyla Ramazan-ı Şerif’ten önce gelen Recep-i Şerif ve Şaban-ı Şerif, bir bakıma Ramazan’a hazırlık ayları olarak değerlendirilmelidir. Ramazan-ı Şerif’e sıradan bir ay gibi girilmemeli; öncesinde birtakım hazırlıklar yapılmalı, düzenlemeler ve manevi antrenmanlar gerçekleştirilmelidir.
Çünkü Ramazan-ı Şerif, on iki ayın sultanı olarak kabul edilir. Çok önemli bir manevi mevsimdir. Zira Kur’ân-ı Kerîm bu ayda indirilmiştir; Ramazan, Kur’ân ayıdır (Bakara, 2/185). Bu sebeple Ramazan-ı Şerif’e kavuştuğumuzda yapmayı planladığımız ibadetler için önceden hazırlığa başlamamız gerekir.
Nitekim sahabe-i kirâmın, Ramazan-ı Şerif ayı çıktıktan sonra Ramazan’ın kabul olması ve yeniden Ramazan’a kavuşabilmek için dua ettiklerine dair rivayetler bulunmaktadır. Buradan hareketle bizler de hayatımızı, senemizi Ramazan-ı Şerif merkezli bir anlayışla düzenlemeliyiz ve Ramazan’da yapacağımız ibadetleri en üst seviyede yerine getirmeye gayret etmeliyiz.
Nasıl ki olimpiyat sporcuları, o gün başarılı olabilmek için yıllarca zorlu antrenmanlar yapıyorsa; bizler de senenin diğer aylarını Ramazan-ı Şerif’e bir hazırlık süreci olarak değerlendirmeliyiz. Bu sebeple pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya, elimizden geldiğince sadaka vermeye gayret ediyoruz. Özellikle Ramazan’dan önceki iki ay olan Recep-i Şerif ve Şaban-ı Şerif, bu hazırlığın yoğunlaştığı dönemlerdir.
Nitekim Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem), Ramazan’a hazırlık mahiyetinde Şaban ayında daha fazla oruç tuttuğuna dair sahih rivayetler bulunmaktadır. En çok nafile orucu Ramazan’dan sonra Şaban ayında tuttuğu rivayet edilmiştir (Buhârî, Savm, 52; Müslim, Sıyâm, 176). Bu rivayetler, söz konusu ayların Ramazan’a hazırlık yönünü açıkça desteklemektedir.
Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, “Üç Aylar” kavramı Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde bir terim olarak yer almamaktadır. Bu ifade daha çok kültürel bir adlandırma olarak ortaya çıkmıştır. Bazı kimselerin, bu aylara Hz. Peygamber tarafından verilmemiş olağanüstü nitelikler atfetmesi ve bunlara özel bir ibadet formatı yüklemesi doğru değildir. Zira Recep ve Şaban ayları, sünnette Ramazan’a hazırlık yönüyle yer almakta; başlı başına farz, vacip veya özel bir ibadet ayı olarak tanımlanmamaktadır.
Özellikle Arap olmayan toplumlarda, kültürel olarak bazı mevsimlerin, gecelerin ve günlerin öne çıkarıldığı görülmüştür. Buna mukabil olarak İslam toplumlarında da tarihsel süreçte bazı günler ve geceler ön plana çıkmıştır. Regaip Kandili de bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu tür kandilleri, daha çok kültürel bir uyanış ve farkındalık vesilesi olarak görmek gerekir. Bunlara dinî bir zorunluluk, farziyet veya sünnetlik atfetmek, kişiyi aşırılığa sürükleyebilir.
Nitekim âlimler, Recep ayı hakkında rivayet edilen hadislerin sahih olmadığını, hatta çoğunun hasen derecesine dahi ulaşmadığını ifade etmişlerdir. Bu sebeple, bu aylarla ilgili güvenilir hadis literatüründe esas alınabilecek rivayet, Hz. Peygamber’in Recep ve Şaban için yaptığı bereket duasıdır (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Evsat).
Peki, bu dönemlerle ilgili sahih bir hadisin bulunmaması, kültürel olarak yapılan bazı güzel uygulamaların terk edilmesini gerektirir mi? Kanaatimizce hayır. Ancak bu uygulamalar yapılırken, onlara farz, vacip veya sünnet gibi dinî hükümler yüklenmemelidir. Zira dinde bir şeyin farz, vacip veya sünnet olduğuna hükmetme yetkisi yalnızca Şâri‘ Teâlâ’ya, yani Allah’a ve O’nun bildirmesiyle Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) aittir.
Hz. Peygamber’in şâri‘ oluşu da âlimlerin ifadesiyle mecazîdir; yani Allah’tan aldığını insanlara tebliğ etmesi anlamındadır. Bu sebeple Hz. Peygamber’in sünnetinde olmayan, farz veya vacip olarak tanımlanmamış bir şeye bu hükümlerin verilmesi, dinde aşırılığa götürür.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Dininizde aşırılığa gitmeyiniz” buyurulmaktadır (Mâide, 5/77).
Bununla birlikte görüyoruz ki, insanlar bu tür güzel kültürel vesilelerle ibadete yönelmekte, bir başlangıç yapmaktadır. Özellikle cuma geceleri mübarek gecelerdir. Recep ayının ilk cuma gecesi de Regaip Kandili olarak idrak edilmektedir. Bu vesileyle insanlar, üç ayları değerlendirmeye bir adım atmaktadır. Örneğin Regaip Kandili’nde, normalde camiye gitmeyen kimselerin dahi namaza yönelmesi, gusül alması ve ibadete niyet etmesi bu yönüyle olumlu bir başlangıçtır.
Belki sene içerisinde namazla neredeyse hiç teşrîk-i mesaisi olmayan kimseler bile, bu gecelerde bakarsınız ki güzelce yıkanmış, gusül abdesti almış, seccadelerini yanlarına almış ve temsil gücü yüksek büyük camilere —çoluk çocuklarıyla birlikte— gitmişlerdir. Orada bir vaaz dinler, bir sohbet dinlerler. Kalplerinin temizliği oranında da bulundukları ortamdan, dinledikleri sohbetten ve cemaatten etkilenirler. Bu hâl, onlar için bir başlangıç olur. Bu başlangıç, kişiyi üç aylar sürecinde din-i mübîn-i İslâm’ı daha güzel yaşamaya sevk edebilir. Nitekim Allah Teâlâ’nın kalbine hidayet koymayı murat ettiği kimselerin, bugün böyle bir vesileyle değişim yaşadıklarını görmek mümkündür.
Ardından Şaban-ı Şerif’in ortasında Berat Gecesi gelir. Bu gece de bir yenilenme ve muhasebe fırsatı olarak değerlendirilmelidir. Bu münasebetle kardeşlerimize tavsiyemiz şudur:
“Bu gece yüz rekât namaz kılmanın şu kadar sevabı vardır” ya da “bin tesbih çekmenin şöyle bir karşılığı vardır” şeklinde sevap tayini yapmaktan özellikle kaçınılmalıdır. Çünkü sevabın miktarını belirlemek bizim kudretimizde değildir; bu ancak Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadisleriyle bilinebilecek bir husustur.
Elbette denilebilir ki, bazı kitaplarda veya bazı büyük zatların eserlerinde bu tür namazlardan bahsedilmektedir. Bu zatlar, zaman zaman zayıf, hatta mevzu rivayetlerle karşılaştıklarında, bunların durumunu bilmeden “madem böyle bir rivayet var, bununla amel edelim” düşüncesiyle hareket etmiş olabilirler. Bunun tarihsel şartlar içinde anlaşılabilir gerekçeleri vardır. Ancak günümüzde, bu rivayetlerin zayıf hatta uydurma olduğu ilmi olarak ortaya konulmuşken, bu tür rivayetlere dayanarak ibadet anlayışı inşa etmek doğru değildir.
Bununla birlikte, bir kimse herhangi bir gecede yüz rekât namaz kılarsa, kimsenin ona “niçin kılıyorsun?” deme hakkı yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılmış; bazı sahabiler, “Yâ Resûlallah! Neden bu kadar kendinizi yoruyorsunuz?” dediklerinde şu cevabı vermiştir:
“Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Sıfâtü’l-Münâfikîn, 81)
Gerçekten de Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetler karşısında gece gündüz kıyamda dursak bile, bu nimetlerin şükrünü tam olarak eda etmiş olmayız. Bu yönüyle, bütün geceyi ibadetle geçiren bir kimseye kimsenin itiraz etme hakkı yoktur.
Ancak burada unutulmaması gereken temel bir ilke vardır: Dinimizde, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde bize öğretilen esas, az da olsa devamlı olan ameldir (Buhârî, Rikâk, 18; Müslim, Müsâfirîn, 215). Bu tür geceler, mevsimler ve fırsat zamanlar; esasen bir başlangıca niyet etme vesileleridir. Bu zamanlara, dinî bir hüküm yüklemediğimiz sürece, onları birer fırsat olarak görmek gerekir.
Nasıl ki tövbe etmek için seher vaktini bekliyor, nasihat almak için bir âlimin veya bir gönül insanının kapısını çalıyor ve “Şu sıkıntılarım var, bana dua edin, bana nasihat edin” diyorsak; bu geceleri de aynı şekilde bir fırsat olarak değerlendirmek gerekir. Bu geceler vesilesiyle insan kendine şu kararı verebilmelidir:
“Bundan sonra dinî hayatımda şu güzelliklere devam edeceğim; namazımı terk etmeyeceğim, her gün Kur’ân okumayı ihmal etmeyeceğim, teheccüd namazını elimden geldiğince kılmaya gayret edeceğim.”
Eğer bu geceler, insana bir âlimle, bir mürşitle karşılaşmış olmanın verdiği heyecan gibi bir manevî heyecan kazandırıyor ve bir hayra başlangıca vesile oluyorsa, işte o zaman gerçekten kıymetlidir. Ancak bu geceleri yalnızca bir defalık cami ziyareti, türbe ziyareti veya kandile mahsus bir ritüele indirgersek, kalıcı bir fayda sağlaması zorlaşır.
Asıl yapılması gereken; bu geceleri bir muhasebe fırsatı olarak görmektir. Kişi oturup kendine şunu sormalıdır:
“Ben bu hâlimle, bu amellerimle Allah’ın huzuruna çıksam ne cevap vereceğim?”
Bugün Allah Teâlâ bize ömür verdi, nefes verdi; bu bir fırsattır. Ancak bu fırsatın ne kadar süreceğini bilmiyoruz. O hâlde insan, kötü alışkanlıklarını gözden geçirmeli, diline yerleşmiş kötü sözlerden nasıl kurtulacağını düşünmeli; hayatında hangi güzellikleri artırabileceğine karar vermelidir.
Yine kişi, çevresine bakmalı; kendisini ahiretten uzaklaştıran arkadaşlarıyla mesafesini gözden geçirmeli, kendisini Allah’a ve ahirete yaklaştıran dostlarla beraberliğini artırmaya niyet etmelidir. Bu muhasebenin sonunda alınan kararlar sürdürülebilir hâle getirildiğinde, işte o zaman bu gecelerin ihyası gerçek anlamını bulur.
Kanaatimizce, bu mübarek gecelerin en güzel şekilde değerlendirilmesi ancak bu şuur ve istikrarla mümkündür.