Tezkiye: İnsanı İnşa Eden Manevî Arınma Yolu

Tasavvuf

Nefsi arındırıp şahsiyeti inşa eden manevî bir terbiye nizamı: Tezkiye. İmandan ihsana uzanan tekâmül yolculuğunun esaslarını idrak edin.

İslam, özü, sözü, hâli ve muamelesi ile tertemiz kişilikler inşa eden ilâhî bir terbiye nizamıdır. Böyle bir arınmışlıkla halkın içinde yaşayıp Hâlık’ın huzuruna varmak, gayelerin gayesidir.

İKİ BOYUTLU BİR ARINMA: TEZKİYE NEDİR?

Fikrî ve itikadî şirk ve nifak türü her çeşit zulumattan kurtulup tevhide ermek, bütün uzuvlarıyla bedenin arı-duruluğunu gerçekleştirmek, ahlâkımızı rezâilden temizleyip faziletlerle donanmasına çalışmak, nazargâh-ı ilâhî olan gönlümüzü Hakk’ın razı olmayacağı her çeşit duygu ve düşünceden damıtarak musaffa bir seviyeye eriştirme gayretine soyunmak, Kur’an-ı Kerim lisanında “tezkiye” olarak isimlendirilmiştir. Bu anlamda tezkiye iki boyutludur: Birincisi insanı insanlıktan çıkaran ve onu aşağılara doğru çeken her çeşit kirlenmeden arındırmak, ikincisi ise kesb-i kemâl diye ifade edebileceğimiz ve insanın Hak katında terakkisini ve şerefini artıran faziletlerle müzeyyen hale getirmektir. Bu ameliye, bir anlamda İslam’ın şahsiyetimizle bütünleşme sürecidir. Yani ilme’l-yakîn kıvamından ayne’l-yakîn ve Hakka’l-yakîn mertebelerine doğru adım adım bir yürüyüşün adıdır. Her bir adım bir öncesine göre daha bir arınmışlık ifade eder.

Tezkiye çok çeşitli hükümleri bünyesinde barındıran, geniş ve derin manalar ifade eden özel bir kavramdır. Kişiliğimizde farz olan tezkiye alanları olduğu gibi, vacip olan, sünnet olan, müstehab olan ve nihayet fazilet olan tezkiye alanları da vardır. Zira dinin zâhir ve bâtın boyutlarıyla şahsiyetimize intikalinin adıdır. Diğer bir ifadeyle, dinin üç büyük rüknü olan imanı, İslam’ı ve ihsanı satırlardan alıp önce sadra (gönle), sonra uzuvlara ve nihayet hayata kemâliyle taşıma mücahedesidir. Yani bir terbiye ve terakki nizamıdır. Böyle olduğu içindir ki Rabbimiz: “Şüphesiz kurtuldu nefsini tezkiye eden ve ziyan etmiştir onu kirletip gömen” (Şems Sûresi, 9-10) buyurmuştur. Bu itibarla tezkiyeden müstağni kalabilecek hiçbir kul söz konusu değildir. Muhammed Parsâ -kuddise sirruh-’un şu ifadeleri bu hakikatin bir ifadesi sayılır:

“İster edib, ister müfessir, muhaddis, fakih veya kelâmcı olsun; ilmin hangi dalında derinleşmiş bulunursa bulunsun, nefsânî arzulardan, mal ve makam sevgisinden, meşru olmayan lezzet ve zevklerden kalben yüz çevirip kendini mârifetullah yoluna vakfetmedikçe, dinin hakikatlerini haliyle ve kaliyle yaşamadıkça avamdan sayılır; Hakk’ın seçkinleri olan havâs/sâlih kulları arasına giremez.”

İmanımızın taklidden tahkike ermesi, amellerimizin ihlasla buluşması, muamelelerimizin istikamet üzere olması ve ahlakımızın Resulullahın ahlakına yakınlaşması bir eğitim sürecini zaruri kılmaktadır. Bu süreçler elbette kolay süreçler değildir. Kavi bir irade, ciddi bir mücahede, sabr u sebat ve nitelikli bir rehberlik ister. İşte bu sebepledir ki insanlığın zirve mürebbileri olan peygamberlerin en esaslı vazifelerinden biri tezkiye olmuştur. Peygamberlerin terbiye mirasına varis olan Rabbânî âlim ve ârifler de yaşadıkları zaman ve coğrafyalarda bu misyonun yürütücüleri olagelmişlerdir. Zira iyilik ve takvada öncü ve önderler olmadan ve bu yolda müminler birbirleriyle yardımlaşmadan muttaki ve ebrâr kıvamında bir kul olabilmeleri zordur.

İMANDAN İHSANA TEKÂMÜL: NEFSİ ARINDIRMANIN ESASLARI

Kişiliğin tezkiyesi hem yatay hem de dikey yönlüdür. Yani hem şümul (kapsama alanı) hem de meratip (buud ve terakki) söz konusudur. Bu yönüyle tezkiyeye nihaî sınır çizmek imkânsız gibidir. Tezkiye alanlarını (şumülünü) genel hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:

  • Aklın ve fikrin tezkiyesi
  • Nefsin tezkiyesi
  • Kalbin tasfiyesi
  • Cesedin tezkiyesi
  • Hâlin tezkiyesi
  • Ahlakın tezkiyesi
  • Mal, mülk ve çevrenin tezkiyesi
  • Toplumun tezkiyesi…vb.

Tezkiyenin her bir alanının bir bilgi boyutu, bir amel boyutu ve bir de hal boyutu vardır. Bilginin seviyesi, amellerin kemiyet ve keyfiyeti, hâlin sıhhat derecesi, tezkiyenin de derinlik ve terakkisinin boyutlarını şekillendirecektir. Bu süreç, bir mücâhede sürecidir ki hakkıyla yapılması halinde Yüce Rabbimizin nice nice hususî hidayetlerine (tevfîkât-ı Rabbâniye’ye) vesile olacaktır.

Aklın ve fikrin tezkiyesinde doğru bir akide (inaçlara yönelik sıhhatli bilgi) işin zeminini oluşturur. Ancak yeterli değildir. O bilginin hal olarak gönülde önce tasdike sonra da mücahede ile müşahede kıvamına erişmesi gerekecektir. Böyle bir kıvama erişmeyen bilgi, itmi’nân (tam bir iç huzuru ve gönül oturması) oluşturamayacaktır. İmam-ı Rabbânî tezkiyenin gayelerinden biri olarak bu hususa şöyle dikkat çeker:

“Tasavvuftan/tezkiyeden maksat, şeriatın istidlal yoluyla (yani delillerle) bilinen hükümlerini, keşif ve şuhûd yoluyla yakîn (kesin bilgi) haline getirmektir.”

Yani ilme’l-yakîni ayne’l-yakîn kıvamına eriştirmektir. Satırlardaki sıhhatli bilgiyi sadırlarda tattırmak ve hatta gözle görür gibi bir hâle dönüştürmektir. Böylesi bir keyfiyete erişmeyen bilginin vesveseden ve şüphelerden salim kalması düşünülemez. Gazzâli ve emsali alimlerin hayatlarındaki itmi’nan süreçlerinde yaşadıkları dalgalanmalar ve nihayet durulmalar, tezkiyenin lüzumuna olan ihtiyacın en güzel örnekleri sayılır.[1]

İnsanın öz benliği (nefs), tezkiye görmemişse sürekli kötülük davetçisi ve hatta emiridir. Kibir, haset, aşırı hırs, cimrilik, arzuların esareti hatta kulluğu gibi insanı aşağılara çeken dürtü ve duygulardan kurtulmadan istikamet üzere bir hayat sürmek imkânsızdır. Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve sellem- böylesi bir nefsle bir an bile baş başa kalmaktan Allah’a sığınmıştır. Öyleyse nefs atı, terbiye ocağında olgunlaşmalıdır ki sahibini maksuduna eriştirsin.

Nazargâh-ı ilâhî olan kalb, Hakk’ın rahmet nazarına erişmesi için masiva kirlerinden arınıp âyine-i Rahmânî olursa, Hakk’ı tanıyacak (marifetullah’a nail olacak) ve kime kul olduğunun farkına varacaktır. İlâhî cemâl ve kemal tecellileri karşısında muhabbetullahtan büyük bir nasibe ermenin tesiriyle, tazimle ve şevkle kulluğa yönelmenin hazzına vasıl olacaktır.  Huzurda olmanın huzurunu daima hissederek muhsin bir kul olmaya azmedecektir.

Tezkiyenin alanlarından biri de uzuvlarımızdır. Gözümüz, kulağımız, dilimiz, elimiz, ayağımız vb. tüm uzuvlarımızın bir tezkiye müfredatı da vardır. Yüce Rabbimiz ilâhî kelamında ve Habibinin söz ve hallerinde, bu müfredatı gören gözlere ve arayan gönüllere görünür kılmıştır. Uzuvlarımızı her çeşit kirlilikten korumak tezkiye olduğu gibi onları en güzelle buluşturmak da bir tezkiyedir.

İLME'L-YAKÎN'DEN HAKKA'L-YAKÎN'E: ÖMÜRLÜK BİR TEKÂMÜL PROGRAMI

Bütün bu tezkiye alanları kişiliğimizde bir faziletler meşheri halinde ahlâka dönüşebilmelidir. Zira “İslam güzel ahlaktan ibarettir.” Ahlaka dönüşmeyen tezkiye, eksiktir. Ahlâk, güzel hallerin karakter haline gelişini temsil eder. Hallere takılıp kalanlar, güzel bir ahlâk ile buluşamazlar ise aldananlar sınıfına dahil olurlar.

Evet, tezkiye, ömürlük bir kulluk programıdır. Bundan mahrum kalan çok şeyden mahrum kalmıştır. Tezkiye olmadan güzel bir kul olmak bir tarafa, insan bile kalmak zordur, denilebilir. İslam, zahir ve bâtın ahkam ve adabıyla bir tezkiye programıdır hem ferdi hem de toplumu arıtır ve damıtır. Bilgiye ulaşma müesseseleri kadar “Arınma ve Olgunlaşma Ocakları”na da ihtiyaç zaruridir.

Dipnot:

[1] Bak. Gazzalî, el-Münkızu mine’d-dalâl (Sapmalardan Kurtarıcı Yol), adlı eseri.

Kaynak: Dr. Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480