Tebliğ Hizmetinde Uslûbun Ehemmiyeti

Hizmet

İslâm’ı Tebliğ vazifesi, en münevver ve en önemli hizmetlerden bir tanesidir. Peki bu hizmeti nasıl bir uslûb içerisinde ifâ etmemiz gerekir?

İnsana, daha ziyâde onun özüne itibar ederek davranmak, bir mânâda yaratılana, Yaratan’ın nazarıyla bakabilmektir. Bunun için sâlih gönüller, insana, Allâh’ın yeryüzündeki “halîfe”si olduğu şuuruyla nazar ederler. Ve yine ona ilâhî bir sır üflendiğinin idrâkiyle yaklaşırlar. Onlar, günahlarla ne kadar kirlenmiş bulunursa bulunsun, özündeki mükemmelliğe bakarak günahkâra sırtlarını dönmezler. O sâlih zâtlar, insandan kolay kolay ümîd kesmez, ayrıca onun da ümidini yitirmemesini sağlarlar. Bu keyfiyet, inkâr olunamayacak aklî ve hissî bir gerçektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de bize en çok “Rahmân ve Rahîm” esmâsını telkîn etmiş ve hattâ merhametinin bütün mahlûkâta şâmil olduğunu ifâde eden “er-Rahmân” ism-i şerîfini taşıyan bir sûre inzâl buyurarak ilk âyetini de yine bu ism-i şerîf ile başlatmıştır.

Bu bakımdan insana bu gönül penceresinden, yâni hidâyet ve rahmet üslûbu nokta-i nazarından yaklaşmak, ilâhî rızâya en muvâfık ve netice bakımından da son derece bereketlidir. Ayrıca, insanda meknûz olan ulvî güzellikleri yeşertici bir husûsiyet de ihtivâ eder. Çünkü bu üslûp, hem tatbik edene hem de tatbik edilene ayrı bir letâfet, olgunluk, muhabbet ve Hakk’a rağbet hasletleri kazandırıcı bir vasıftadır. Bu üslûp, Yûnusları Yûnus, Mevlânâları Mevlânâ yapan bir iksîr ve mânen ölmekte olan nice hasta rûhlara da bir âb-ı hayât gibidir.

Bu yüzden tasavvufun gerek muhtevâsı, gerekse İslâmî teblîğ ve hizmetlerde ona âit üslûbun kullanılması, her zaman büyük bir ehemmiyet arz etmiştir. Târihî bir gerçektir ki, Anadolu’nun ictimâî nizâmının Moğol istilâlarıyla sarsıldığı devirde yetişen Mevlânâ ve Yûnus Emre Hazretleri gibi büyük mutasavvıflar, âdetâ birer sulh, sükûn ve huzur pınarları olmuş, bunalan kitlelere, kanayan yaralara ve yorgun gönüllere şifâ ve tesellî sunmuşlardır. Onlar, gâfil kimseleri, kurtarılmayı bekleyen birer hasta olarak telakkî etmişler ve muâmelelerinde “kin ve nefret”ten dâimâ uzak yaşamışlardır. Yûnus ne güzel söyler:

Ben gelmedim dâvî için
Benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim!

Bu büyük şahsiyetler gönül yapmaya geldiklerinden, insanlara hep gönül penceresinden bakmışlar, etraflarına dâimâ muhabbet ve şefkat tevzîinde bulunarak, nicelerinin hidâyetine vesîle olmuşlardır. Eğer onlar, bu güzel ve firâsetli davranışların aksine hareket etselerdi, neticede, arada uçurum bulunan insanlarla irtibat tamamen kopar ve nihâyet bu gibi kimselere Hakk’ı tebliğ etme imkânı kalmazdı. Bu da, ilâhî murâda ters düşerdi. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kullarının, içine düştüğü bataklıktan kurtulmasını istemektedir. Bunun için insanlık târihi boyunca, binlerce peygamber göndermiş ve en güzel üslûpla gönülleri tezkiye etmelerini emir buyurmuştur. Yine aynı gâyeye mâtuf olarak insanlara lutfedilen ehlullâh da, onların mânevî terbiyesinde bu nebevî üslûbu devâm ettirmişlerdir.

 Kaynak yeri: Osman Nuri Topbaş / Vakıf İnfak Hizmet