Tasavvufun Özünden Hikmet Damlaları

Tasavvuf

Gönülleri arındıran, nefsi terbiye eden tasavvuf büyüklerinin dilinden hikmet damlaları…

Tasavvuf; Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Tasavvuf, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zâhirî ve bâtınî tecellîleri, yani «hâl»idir. Onun içindir ki tasavvuf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetinden hisse alabilme gayretinden ibarettir.

*

Toplumlar, kütüphânelerin tozlu raflarında kalmış kara kaplı felsefe kitaplarının üzerine abanmış bilgiçlerin rûhuyla selâmete kavuşamaz. İnsanlığı hakikî saâdet ve selâmete çıkaracak olan; Kur’ân ve Sünnet kültürüyle yoğrulup tasavvufî hikmetlerle kemâle ermiş olan dervişlerin rûhudur. Tasavvuf zarûrîdir. Tarîkat ise bu zarureti kolaylaştırmak için teşekkül etmiş müesseselerden ibarettir.

GÖNÜLDEN TAŞAN TASAVVUFÎ HİKMETLER

Necip Fazıl, tasavvuf ile tarîkatın farkını şu teşbihle anlatırdı:

“Üsküdar’dan Eminönü’ne yüzerek de gidebilirsin, kayıkla da gidebilirsin, gemiyle de geçebilirsin. Yüzerek gidebilmek için akıntılara karşı çok güçlü olmalısın. Boğaz’ın kuvvetli dip dalgalarına karşı kayık da selâmetli değildir. Lâkin emin bir kaptanın idare ettiği güçlü bir gemi elbette çok daha güvenlidir.”

***

Bir mercek, güneşten gelen ışık huzmelerini bir noktaya teksif eder ve onun altındaki çerçöp de yanar, kül olur. İlâhî muhabbet de Allah ve Rasûlü’ne teksif edilince, kalpteki bütün nefsânî arzuları yakıp kül eder. Gönle sızmış olan bütün pürüzler temizlenir, böylece kalpte Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî isimleri tecellî eder.

*

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Konuşmadan, halkın davetçileri olun!” buyurmuştu. Kendisine:

“–Yâ Halîfe! Konuşmadan davetçi olmak nasıl olur?” diye sordular. Buyurdu ki:

“–Hâliniz ve ahlâkınızla…”

Zira insanlar şahsiyet ve karaktere hayrandır; şahsiyet ve karakterin peşinden giderler. Dolayısıyla gerçek bir müslümanın fârik vasfı da, İslâm şahsiyet ve karakterini sergilemesidir.

***

Mü’min, üç yerde Allah ile sohbet hâlindedir:

Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, kesretteki nedrette… Cenâb-ı Hak ile beraberlikteki vuslatın lezzetinde…

Bir ümitsizin yüzünü ümitle güldürdüğü yerde…

Nitekim Molla Câmî der ki: “Öyle bir gönül al ki, hacc-ı ekber olsun!”

Zâlimin zulmü ile karşılaştığında, kendisinden isyan yerine sabr-ı cemîl hâsıl olduğunda.

*

İnsanlar içinde, kendini bilenler üç zümredir:

  1. Rüzgârdan bile incinmeyen, affeden gönüller,
  2. Kendi adlarını söylemekten utanan mahviyet sahipleri,
  3. Allâh’ın emâneti olan mahlûkâta merhametle nazar edebilenler…

Üç türlü insan Allah’tan uzaktır:

  1. Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçan gafiller,
  2. Hassas olduklarını öne sürerek ıztırap ve sefaletlerin civarına yaklaşmayanlar, yani kendini kandıranlar…
  3. Zâlimler topluluğu ile beraber olanlar.

***

Üç türlü insanın, Allâh’ı göreceği müjdelenmiştir:

  1. Saf ve samimî kalpler,
  2. Gecenin karanlığında güneşi bulanlar, seherleri ihyâ edenler,
  3. Ölüm ve ötesini hiç unutmayıp ömür boyu havf ve recâ, yani korku ve ümit arasında yaşayanlar…

*

Üç şeyin hududunda durmasını bilmek, ancak şöyle olur:

  1. İsteklerin hududunda durmak, israftan korunmak ve itidal üzere yaşamakla olur.
  2. Aklın hududunda durmak, hayallerin maskarası olmamak ve aklı ancak vahyin içinde kullanabilmekle olur.
  3. Hayatın hududunda durmak da, asr-ı saâdet iklimine girebilmekle olur.

***

Üç şeyden ayrılınca, diğer üç şey geçmeden acele etmelidir:

  1. İnsanlardan ayrılınca ibadete,
  2. Hareketlilikten çıkınca huzur ve tefekküre,
  3. Dünya meşgalesinden çıkıp da âhiret hazırlığına…

Hâsılı:

Cihanı bir âhiret mektebi bilip daima ebediyet hazırlığı içinde yaşamalı…

*

Dünya, üç şeyle cennet hâline gelir:

  1. Elden,
  2. Dilden ve
  3. Gönülden vermekle.

Yani tatlı dille, cömertçe, sevinçle ve muhatabını şefkatle gönül dergâhına alarak infak etmekle… Ayrıca mürterşidi irşad etmekle… Yine Allâh’ın kullarını affetmek ve zâlime hidayet yolunu göstermekle de dünya cennet hâline gelir.

***

İnsan, üç yerde kendini hakkıyla tanır:

  1. Tevbede acziyetini idrak etmekle,
  2. Zâlimin kahrı altında çaresizlikte,
  3. Ecel ânında ebediyet perdesi açıldığında.

Necip Fazıl ne güzel söyler:

O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;

Azrâil’e «Hoş geldin!» diyebilmekte hüner...

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Sual ve Cevaplarla Tasavvufi Mülahazalar, Yüzakı Yayıncılık