Suriyeli Genç Hafizenin Dilinden Suriye’den Türkiye’ye Bir Yol Hikayesi

RÖPORTAJ

Suriyeli genç Hafize Ola’nın dilinden Suriye’den Türkiye’ye bir yol hikayesi...

Yıllardır süren, komşumuzu yiyip bitiren bir savaş Sûriye savaşı… Savaşın başladığı ilk aylardan itibaren ülkemize fevc fevc gelen insan seli, Avrupa hayâliyle yola çıkıp açık denizde boğulan Müslüman kardeşlerimiz ve Yunanistan açıklarında kıyıya vurmuş insanlık... Mültecî kamplarında doğan, babasını hiç görmemiş yetimler; savaşın bir an önce bitmesi ve vatanlarına kavuşup son nefesini orada vermek için duâ eden yaşlılar…

Bir şekilde Avrupa’ya ulaştıktan sonra psikolojik ve siyasî baskı ile dinlerini değiştiren Suriyeli mültecîler… Henüz süt bebesi iken âilelerinden koparılıp kiliselere veya Hıristiyan âilelere, daha da kötüsü gay ve lezbiyen ahlâksızlara teslim edilen Müslüman yavrucuklar veya binlerce yetim mültecî çocuğun Avrupa’nın ahlâksız mafyasının elinde kaybolması… Dünya üzerindeki fuhuş mafyalarının elindeki kadınların çoğunun savaş mağduru Müslüman kadınların olması… Ve bunların hiçbirinin hesabının sorulamaması, her gün yitirilen Müslümanın şeref ve haysiyeti… İşte burada saydıklarım ve henüz sayamadıklarım, herhâde savaştan ve ölmekten daha beter olsa gerek…

Asırlardır savaşlar ve çeşitli vesîlelerle Müslümanlar, İslâm kardeşliği imtihanından geçiyor ve sürekli sınıfta kalıyor. Sadece Suriye’de değil, Dünyanın her tarafında bir “Müslüman kıyımı” aldı başını gidiyor. Biz görmekten, duymaktan veya Müslümanlığımızın zayıflığından, maalesef olanları kanıksamış gibiyiz. Birkaç gün cılız tepkiler verdikten sonra olup bitenleri unutup dünyanın meşgale ve tuzaklarında tekrar kayboluyoruz. Hatta dindarlar bile artık bu imtihanın son demlerinde kaybeder oldu. Herkes başkasını suçluyor: “Arap ülkeler niye yardım etmiyor?”, “Bizim ülkemizde de çok muhtaç insan var!” veya “Vatanlarına gidip savaşsınlar, niye burada geziyorlar?”, “Neden durmadan çocuk doğuruyorlar?”, “Hırsızlık arttı; ev fiyatları yükseldi!” vs.

İmtihan olurken biz kendimize düşeni yapıp yapmadığımızdan sorumluyuz. Yani Arap ülkelerinin Müslüman mağdurlara yardım etmemesi veya lüks içinde yaşamaları, ülkemize gelen Suriyeliler içinden hırsızın, arsızın, kötünün (ki her ülke vatandaşının iyisi de, kötüsü de vardır) çıkması, bizim imtihanımızdaki sorumluluklarımızı, üzerimizden kaldırmaz. Kıyamet günü hepimiz tek başımıza hesap vereceğiz ve Allâh’ın bize lûtfettiği imkânları yerli yerince kullanıp kullanmadığımızın hesabını vereceğiz.

Maalesef bodrum kat, kömürlükten bozma dâireleri yüksek fiyata kiralamakla, evde kullanmadığımız eşyaları veya giysileri vermekle, ayda-yılda bir vicdana gelip üç-beş kuruş yardım etmekle İslâm kardeşliği sorumluluğundan kurtulmuş olamıyoruz.

Bugün Türkiye olarak, çoğunlukla inkâr edilse de, çok zenginleştik; en vasat, hattâ vasatın altındaki âileler bile yaz tatilini tatil beldelerinde geçirebiliyor veya ayda en az iki defa dışarıda yemek yeme lüksüne sahip... Herkesin dolaplarında çeşit çeşit kıyafetleri, ayakkabıları, puthâneler gibi süslenen lüksün ve israfın kol gezdiği evleri var. Ve en acısı, fakir zannettiğimiz âilelerin ve dahî zengin Müslüman âilelerin israf ve gösterişte çıldırdığı düğün cemiyetleri…

Verdiği üç-beş sadakanın hesabı sorulurken veya Suriyelilerin çeşitli tavırları gündem olurken neden her nefis kendisini de sorgulamıyor? Neden “Ben onların yerinde olsaydım, acaba ne yapardım?” veya “Müslüman kardeşimden bana nasıl muâmele etmelerini beklerdim?” diye düşünmüyoruz?

İşte bu ayki röportajımızda Suriye’deki savaştan ülkemize sığınmış bir genç kızımızın ve âilesinin yaşadıklarına şâhitlik edeceğiz? Her birimiz bu röportajı okurken kendimizi Ola’nın ve âilesinin yerine koyalım ve nefsimizi hesaba çekelim. Rabbimiz, cümlemize istifadeler nasip etsin. Âmin.

Evet Ola; kendini, Suriye’den Türkiye’ye gelişinizi veya hatırlayabildiğin kadarı ile savaşın ilk başladığı zamanlardaki Suriye’yi bize anlatır mısın?

İsmim Ola, şu an yirmi yaşındayım. Beş kardeşiz. Âilece Türkiye’de yaşıyoruz. Üç buçuk sene önce Türkiye’ye geldik. Suriye’de iken Şam’da yaşıyorduk, babamın pastaneleri vardı. Her türlü imkâna sahiptik, huzurlu bir hayat yaşıyorduk. Babam burada da bir tatlıcının yanında çalışıyor, mesleğini devam ettiriyor. Annem, Suriye’deyken ev hanımıydı, şimdi bir tekstil işçisi…

Ablam ve ben, İslâmî İlimler Fakültesi’nde okuyoruz. Abim, Suriye’de olduğu gibi burada da Tıp Fakültesi’nde okuyor. Bir kardeşim bu yıl üniversite sınavına girecek, ona hazırlanıyor. En küçük kardeşim de ilkokulda okuyor.

Suriye savaşının başladığı günlere dönersek, bugünlere nasıl gelindi?

2011’de başladı. Beşşar Esad’ın babası çok zâlim bir insanmış, o zaman dindarlara âdeta katliâm yapılmış; kadınlar dışarıya başörtülü çıkmaya korkuyorlarmış. İşte o zamandan bu zamana “Müslüman Kardeşler” mensupları, yani Hasan el-Bennâ ve onun misyonu etrafında toplanan Müslümanlar hapsedilir, her türlü işkenceye mâruz kalırlardı. Benim babam da yıllarca hapishanede kaldı. Suriye’de dindar olan birçok âilenin ya babası ya da ağabeyi hapishanelerde işkence görür, kimisi çıkar, kimisi orada ölür veya kaybolur.

Amcam doktor… Filistin’e yardım ettiği için hapishaneye girecekti ki, savaş çıktı, o da başka bir ülkeye kaçtı. Bizim evimizde Seyyid Kutub’un kitapları çıktı diye babam, diğer amcam ve dedem üç yıl hapsedildi.

O sıralarda Mısır’da da ayaklanmalar vardı. On üç yaşında Hamza isimli bir çocuk duvara:

“Beşşar, artık seni istemiyoruz, git!” diye bir yazı yazmış, askerler bu çocuğu tutuklayıp hapishanede işkence altında tırnaklarını söküp öldürmüşler. Cesedini de parçalara ayırıp âilesine teslim etmişler. Böyle yaparak insanlara gözdağı vermek istiyorlardı. Devletin korkusu, Mısır’daki ayaklanmalar gibi burada da insanlar ayaklanmasın, bu hâdise onlara ibret olsun, korkup sussunlar, yerlerine otursunlar.

Bunun kamuoyuna yansıması ile ülkede büyük bir ayaklanma başladı. Halk, küçük bir çocuğa bu zulmün yapılmasını kaldıramadı. Herkes bir ay boyunca namazdan çıkınca şehirlerde gösteri yapmaya başladı. Bir ay sonra devlet bu gösterileri dağıtmak için silahla kendi halkını öldürmeye başladı. Her evden birisi şehid olmaya başlayınca, insanlar da silahlanıp bir araya gelerek direniş grupları oluşturmaya başladı. İşin garip tarafı, bu gruplar içinde Esad’ın askerlerinin de olması… Sanki mâsum halktanmış gibi davranıp onları yönlendirmeye başladılar. Tabiî, halk, bunu çok zaman sonra fark etti. Fark etseler de kimin Esad’ın askeri, kimin mâsum halktan olduğunu bugün bile tespit etmek mümkün değil!..

Yani devlet, kendi casuslarıyla halkı kendisine karşı mı savaştırıyormuş?

Evet, aynen öyle… Meselâ benim süt ağabeyim, cihâda katıldı, önce askerle birlik oldu. Onların niyetinin farklı olduğunu anlayınca başka gruba katılmış, ama onlardan da emin değildi. Sadece ülkesini savunmak için savaşıyordu, ama kime karşı, kiminle savaştığı belli değildi, nihayet şehid oldu.

Daha sonra öz ağabeyimi Esad’ın askerleri hapse attı, bir ay sonra serbest bıraktılar. Bir yıl böyle geçti. Bu sırada diğer şehirlerde savaş başlamıştı. Bizim oturduğumuz Şam başkent olduğu için çok çatışma yoktu. 2012 Ramazan ayında bir gece tanklar Şam’a girdi ve bütün evleri bombalamaya başladı. Gece saat ikiydi. Hepimiz korku ile yataklarımızdan fırladık. Hepimiz banyoya saklandık, çünkü bütün pencerelerimiz caddeye bakıyordu. Çok korkmuştuk. Âilece sesli bir şekilde kelime-i şehâdet getirdik.

“-Öleceksek hep beraber ölelim!” dedik ve helâlleştik.

O an yaşadıklarımızı veya duygularımızı size anlatmam mümkün değil! Etrafımızdaki binaların büyük bir gürültü ile yıkıldığını duyuyorduk. En küçük kardeşim, henüz dört yaşındaydı ve:

“-Ölmek istemiyorum!” diye ağlıyordu.

Bombardıman bir buçuk saat aralıksız devam etti. Sabah olunca baktık ki, karşımızdaki ve etrafımızdaki bütün binalar yerle bir olmuş. Allah bizi korumuştu, o gün şehâdet bize nasip olmamıştı. Sabah olur olmaz biz başka ilçede oturan anneannemin evine geçtik. Babam ve amcalarım, bizi oraya bıraktılar geri döndüler. Bu esnada onlar iki ay boyunca nerede kaldılar, hiç bilgim yok.

Daha sonra bayramda anneannemlerin çiftliğine geçtik. Çünkü benim yedi tane teyzem var, hepsi oraya geldi. On gün boyunca, yedi âile beraber yaşadık. O esnada teyzemin oğlunun şehâdet haberi geldi. Teyzelerim zamanla evlerine döndü, ama biz anneannemin evinde kaldık.

Okullar açılınca teyzemin evine geçtik, bu sırada hâlâ babamdan haber alamıyorduk. Çünkü babamın ismi Esad’ın “arananlar listesi”ndeydi. Pastanelerimizin bazıları bombalandı, bazıları mühürlendi. Ağabeyim Suriye’de Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı, ama bir türlü başlayamadı. Ablam, üniversiteye gidiyordu.

Biz teyzemlerde dört kız, annemle beraber kalıyorduk. Çok zordu; eniştem var, onların çocukları var. Ama yapacak bir şey yoktu, çünkü gidebilecek bir yerimiz yoktu. Bir gün ablamın üniversitesini Esad’ın askerleri basmış, yirmi dört kıza câmide tecavüz etmişler. Annem bunu duyunca ablamı bir daha okula göndermedi.

Teyzemlere daha fazla yük olmamak için bir ev kiraladık, o eve geçtik. Zor da olsa, bankadaki paralarımızın hepsini çektik. Çünkü devlet, bankadaki paralara el koymuştu. Biz el koymadan kısa bir süre önce onları çekmiştik. Gerçi bankalar devletin değil, Amerika’nın bankaları olduğu için birçok kişinin parasına el koydular veya alenen çaldılar.

Daha sonra babamın Türkiye’ye geçtiğini haber aldık. Biz bir sene evden dışarı çıkmadık. Evler basılmaya başlayınca annem korktu. Tekrar teyzemin evine geçtik, orada en azından bir erkek vardı. Annem, ablamı kaçırmalarından korkuyordu.

Savaş dört yıldır devam ediyordu. Babam telefon açıp Türkiye’ye gelmemizi istedi. Ama annem, pasaportsuz çıkıp mültecî olmak istemiyordu. Abimin, ablamın ve annemin pasaportu vardı, benim ve kardeşimin yoktu. Eğer pasaportsuz kaçak yollarla mültecî olarak Türkiye’ye veya başka ülkeye gitseydik, okullarda okuma imkânımız olmayacaktı. Mültecî kamplarında, savaşın bitmesini bekliyor olacaktık. Ayrıca annem, dört kız ile kaçak yolları kullanarak Suriye’den çıkarken başımıza kötü bir şeyler gelmesinden korkuyordu.

Uzun gayretler neticesinde rüşvetlerle bize de pasaport çıktı. Çıkacağımız zaman Esad’ın askerlerinin kıyafetini giymiş İranlı Şiî askerler bizi durdurdu. Ellerinde dedektörle üzerimizi aradılar ve annemin yolculukta ve Türkiye’de kullanmak üzere sakladığı altınları buldular ve hepsine el koydular. Hattâ küçük kardeşimin kulağındaki küpeleri bile çıkartacaklardı, o ağlayıp:

“-Onlar bana karne hediyesi!” deyince dokunmadılar.

Biz gözümüzün önünde altınlarımızın çalınmasına ses çıkartamıyorduk. İsteseler öldürebilirlerdi veya ablamı kaçırabilirlerdi. Bunun çok örneklerini duymuştuk veya şahit olmuştuk. Meselâ yeni evlenmiş bir çifti durdurup damadın elinden gelini alıp gittiler ve kimse bir şey yapamadı. Çünkü onlar silahlı, biz silahsızız.

Ve biz önce Lübnan’a, oradan da Türkiye’ye bin bir zorlukla geldik. Önce Adana’ya geldik, babam bizi havaalanında karşıladı. İşi sebebiyle önceden de Adana’ya sık sık gelirdi babam... Bir arkadaşı bizi evinde misafir etti. İki gece orada kaldık, sonra bir ev kiraladık, üç ay da orada kaldık. Ama Adana’ya bir türlü alışamadık. Suriye’ye dönmeyi bile düşündük. Babamın arkadaşı bizi tanıyınca:

“-Senin âilen burada rahat edemez, sen onları al, İstanbul’a götür!” demiş.

İstanbul’a kaç yılında geldiniz, o günü bize anlatır mısın?

2015 yılının Ramazan ayında geldik. Ağabeyimin Mısırlı bir arkadaşının evinde kaldık birkaç gün… Sonra ev aramaya başladık. Ama kimse Suriyeli’ye ev vermek istemiyordu. Verecek olanlar da çok yüksek para istiyordu. Sonra bir ev bulduk, elhamdülillah!.. Başımızı sokacak, bizi koruyacak bir evdi. Ama bomboştu. Üç gün hiç eşyasız kaldık, ferâcelerimizi başımızın altına yastık yapıp yatıyorduk. Ama şükrediyorduk.

O günlerde ne düşündün? Orada belli bir standartta yaşarken bir anda bilmediğin bir ülkede, bomboş evde olmak ne hissettirdi sana?

Aklıma ilk olarak Filistinli kardeşlerimiz geldi. Onlar da Filistin’den Suriye’ye gelip sığınıyorlardı. Biz onları hiç anlamıyorduk. Onların da bu garipliği yaşamış olmalarını ve benim bunu hissetmeyişime çok üzüldüm. Şimdi hiç aklımızda yokken biz de gurbette ve yapayalnızdık. Filistinli kardeşlerimiz ise iki defa bu duyguyu yaşadı, onlar savaş çıkınca Suriye’den de çıkıp Türkiye’ye geldiler.

İlk gece Ramazan davulcusunun sesini duyunca, bomba zannederek korkuyla yataklarımızdan fırladık. Hâlâ yüksek sese karşı korku yaşıyorum, bir türlü onu atlatamadım. İlk geldiğimiz yıl âilece dışarıdayken bir polis gördüğümüzde, biz kızlar hemen babamın arkasına gizleniyorduk. Babam:

“-Korkmayın, burası savaş bölgesi değil! Burası Türkiye!..” diyordu.

Savaş psikolojisi yaşayanlar, bu acı psikolojiyi uzun müddet üstünden atamıyor.

Bence en zor duyguları babam yaşamıştır. Hepimiz bomboş evdeydik; bir zamanlar ne şartlardaydık, nelere sahiptik?! Şimdi ne hâldeydik?! Baba olarak bize bu mahrumiyeti yaşatmak istemezdi mutlaka, en çok üzülenimiz o olmuştur. Babamın âilesi; hepsi okumuş insanlar… Hepsi doktor, mühendis… Biz de âilece okumayı çok severiz, çok önem veririz. Şimdi ise okul hayatı bitmişti. Hiç dil bilmiyorduk. Babam bir yıl bizi hiç evden dışarı çıkarmadı, başımıza bir şey gelmesinden çok korkuyordu. Evde televizyon da yoktu. Evimizin karşısındaki markete bile yalnız gitmemize izin yoktu.

Annem-babam hemen iş aramaya başladılar, ikisi de işe girdi. Annemin tekstil atölyesinde hanımlar ayrı yerde, erkekler ayrı yerde çalışıyordu. Babam, bu yüzden annemin çalışmasına izin verdi. Annem, iş yerinde yine peçeli… Sonra annemin yanında ablam da işe başladı. Biz de üç kardeş evde kaldık.

Ağabeyim biz İstanbul’a gelince:

“-Ben burada duramam, gidip savaşacağım!” dedi. Babam ona:

“-Sen kime karşı, kiminle savaşacaksın?!” dedi. “Hangi gruba güveneceksin? Gitsen, ölsen kimin için öldüğünü bilmeyeceksin. Ayrıca senin eline silah verecekler, ama düşman sana uçakla, kimyasal bomba ile saldırıyor, nasıl karşılık vereceksin? Tıp okulunu oku, git yaralıları tedavi et. Eğer ölürsen en azından «Ben kimin için savaştığımı bilmeden öldüm ve öldürüldüm demez, ben insan kurtarırken öldüm!» dersin, Rabbimize!..” dedi.

Fakat ağabeyim babamı dinlemedi, savaşmak için Suriye’ye gitti. Orada âileme telefon edip helâllik diledi. Bir müddet sonra babam ağabeyimi arayıp:

“-Burada dört kız kardeşin ve bir annen var. Gurbetteyiz. Ben de yaşlıyım. Bana bir şey olursa bu kadınlar bu gurbette ne yapar? Geri dön!” deyince ağabeyim dönmek zorunda kaldı.

Ağabeyim burada halı yıkamada ve çok çeşitli işlerde çalıştı. Daha sonra babam, ikamet çıkarttı, küçük kardeşimi okula yazdırdı. O Türkçe bilmediği için okuldan gelince her gün ağlıyordu.

“-Öğretmen bana bir şeyler diyor, ben hiç anlamıyorum!” diye…

Babam onun bu üzüntüsüne dayanamadı, onu okuldan alıp Sûriye okuluna vermeyi düşündü. Ama bir Türk arkadaşı:

“-Sakın öyle yapma, o zaman hiç Türkçe öğrenemez!” deyince babam vazgeçti.

Kardeşim de ağlaya ağlaya Türkçe öğrendi, hattâ o yıl sınıf birincisi oldu. Onun Türkçesi şimdi içimizde en iyi olan...

Ben de bir yıl sonra Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı’nın açtığı okula gittim. Liseyi bitirdim. Türkçe’yi ilk orada öğrendim.

Türkiye’de karşılaştığınız problemler neler oldu?

Her yerde ve millette olduğu gibi iyi insanlar da var, kötü insanlar da... Biz de Türklerin çok iyileri ile karşılaştık; arkadaş, kardeş olduk. Ama maalesef iyi muâmele görmediğimiz, dışlandığımız, hakaret gördüğümüz zamanlar da oldu. Meselâ kardeşimle dışarıdayken aramızda Arapça konuşuyoruz hâliyle… Bizim Suriyeli olduğumuzu anlayan bir hanım bize bağırmaya başladı:

“-Siz ne biçim insanlarsınız?! Sizin erkekleriniz (…) gibi burada geziyor. Bizim erkeklerimiz, sizin ülkenizde savaşıyor!”

Etrafımızdaki insanlar, telefonlarını çıkarıp çekmeye başladı. O zaman Türkçe’yi tam bilmediğim için cevap da veremiyordum. Çareyi oradan uzaklaşmakta bulduk. Her karşılaştığım yerde insanların ilk sorduğu şey bu oluyor. Arkadaşlarım da diyor ki:

“-Türkler, 15 Temmuz’da bütün halk sokağa dökülüp darbeye karşı durduğu, ülkelerini savunduğu için kimse bir şey yapamadı. Siz de ülkenizde birlik olup savaşsaydınız, kaçmasaydınız!..”

Şunu unutmayalım, bizim ülkemizde de halk aylarca sokaklarda ülkesi için uğraştı. Ama bize destek olan devletimiz yoktu. Bizim devletimiz, halkına silah çekti, halkını öldürdü. Siz 15 Temmuz’da direnirken devletiniz sizinleydi. Bizim devletimiz bize karşıydı. Silahı, tankı, tüfeği, uçağı var. Halkın ilk aylarda silahı bile yoktu. Şimdi düşünün, hiç silahınız yok, tankınız, uçağınız yok! Devletiniz size karşı dış güçlerle birleşmiş, ne yapabilirsiniz? Ki biz savaşın ilk bir yılı zaten ülkemizdeydik; çok da şehid verdik. Hâlâ da veriyoruz.

Kadınlar için ortam daha zor… Çeşit çeşit ülkelerden gelen düşmanlar ülkemizde yapmadığını bırakmıyor; her türlü tecavüz, işkence, çalma çırpma… her şey var. Ve çok düşman var! Rusya orada, Şiîler orada, Amerika orada… Daha adını bilmediğimiz her milletten tam techizatlı düşman, bizi yok etmek için uğraşıyor. Kime karşı, kiminle birlikte savaşalım?! Teyzelerim hâlâ Suriye’de… Telefonla görüştüğümüzde:

“-Gökyüzünde hep Rus, Amerika uçakları var!” diyor.

Üç tane dayım savaşıyordu. Esad askerleri onları hapsetti. Bize savaşın ilk başlarında Arap ülkeler silah yardımında bulunsaydı ve devletimiz yanımızda olsaydı, Suriye’den kimse çıkmaz, herkes ülkesi için savaşırdı.

Türkiye, son zamanlarda Suriye’ye girdi ve kendi sınırı olan bölgelerde kendi sınırını korumak için savaşıyor. Yani Türk halkı zannediyor ki, Suriye’yi korumak için savaşıyor. Niye başka ülke için savaşsın ki? Tabiî ki kendi ülke sınırını muhafaza için savaşacak!..

Bize arkadaşlarımız okulda:

“-Ülkeniz savaşırken nasıl burada okula gidiyorsunuz?” diyor.

Ne yapalım, yıllarca süren ve ne zaman biteceği belli olmayan bir savaş… Bizim okumamız lâzım. Savaş bitince ülkemize dönüp orayı kalkındıracak yetişmiş insanlara ihtiyaç olacak!.

“-Suriyeli kadınlar durmadan doğuruyor; siz savaştasınız, niçin çoğalıyorsunuz?” diyorlar.

Evet, savaştayız ve milyonlarca insanımız öldü. Neslimiz bitiyor. Çoğalmayıp ne yapalım?!

“-Suriyeliler niye evleniyor?” diyorlar.

Ne yapsınlar, evlenmesinler mi? Biz Türkiye’ye gelirken üç ay sonra savaş biter döneriz diye düşünmüştük; bu üç ay, üç sene oldu ve ne zaman biteceği de belli değil.

Ben, “Bütün Suriyeliler iyi!..” demiyorum. Bizim de içimizde kötüler, kötü niyetliler olabilir; bu, her ülkede olur.

Ben ve ablam, İslâmî İlimler okuyoruz. Gâyemiz Türkiye’de veya döndüğümüzde Suriye’de güzel bir Müslüman hanım kimliğine örnek olmak ve güzel Müslüman hanımlar yetiştirmek!.. Suriye’den gelen genç kızların çoğu burada bozuldu; Türkler gibi giyinmeye başladı, tesettürden uzaklaştılar. Onlara el uzatmak istiyoruz. Suriye’den gelip Türkleri bozan Suriyeliler de var. Bu hep böyle olacak, maalesef! İnsanlar birbirine tesir etmeye devam edecekler, iyiler de, kötüler de…

Ama şunu söyleyebilirim; ben üç yıldır sadece iki kötü Türk’le karşılaştım. Onun dışında karşılaştığım bütün Türkler çok iyi ve onlarla samimi arkadaşlığım var. Hepsi çok yardımsever… Hepsini çok seviyorum.

Bazı Suriyeli arkadaşlarım da bana:

“-Sen niye Türklerle arkadaş oluyorsun, onlar bizi sevmiyor, Arapları sevmiyorlar!..” diyorlar.

Bu İngilizler’in Osmanlı’nın yıkılışından beri bütün müslüman ülkelerde, özellikle Arap ülkelerinde ve Türkiye’deki oyunu… Türklerin de, Arapların da okullarda okutulan ders kitapları İngiliz güdümünde yazıldı. Türklere, «Araplar çok kötü, sizi sevmiyorlar. Osmanlı’ya ihanet ettiler.» diyorlar ve müfredatta bunu öğretiyorlar. Araplara da, «Türkler çok kötü!.. Osmanlı yıllarca sizi sömürdü ve sizi sevmiyorlar. Dinden uzaklaştılar!..» diyorlar. Bunun ne Türk’ü, ne Arab’ı, ne Kürd’ü var; biz Müslüman kardeşleriz ve yaşanan bunca zulüm karşısında artık uyanmalıyız, öyle değil mi?

Kesinlikle çok doğru… Ama bu gerçeğin farkında olan çok az insan var, maalesef... Bu yüzden çoğu Suriyeli, Türklerle iletişim kurmuyor ve Türkçe’yi öğrenemiyor. Ben Türklerle arkadaş olduğum için Türkçe’yi kolay öğrendim.

Sevgili Ola, hâfızsın değil mi?

Evet, liseyi bitirince beş ayda hâfızlık yaptım, bitirdim. Derslerimi babama verdim. Sonra da has yaptım. Burada Diyanet hâfızlık sınavına girdim. Hâfızlık belgemi aldım.

Gördüğünüz gibi, Suriyeliler sınavsız belge almıyor. Üniversiteye de sınavla girdik. Sonra bir Türk komşumuz bana, sizin derginiz olan Şebnem Dergisi’ni getirdi. Orada Kurrâ hâfız Seyyide Fâtıma Hanım’la yaptığınız röportajı okudum, bana çok tesir etti. Gidip onunla tanıştım. Hâfızlık hasım tamamlanınca, onun da öğrencisi olacağım, inşâallâh!..

Son olarak burada yaşayan Suriyelilere ve Türklere ne söylemek istersin?

Öncelikle Suriyeli kardeşlerime seslenmek isterim. Boş boş gezmesinler, okusunlar, ilme tutunsunlar, kendilerini geliştirsinler. Para kazanmak, telefon markasını değiştirmek, tek gâyeleri olmasın.

Gâyeleri İslâm’a ve ülkelerine faydalı insan olmak için çalışmak okumak olsun. Buraya gelip tesettürlerini bırakanlar oldu, onlara çok üzülüyorum. İslâm kimliğimizi unutmamamız lâzım. Bütün Türk dizilerini izliyorlar ve onlardan çok etkileniyorlar. Hattâ Suriye’de en çok bozulma da Türk dizileri ile oldu. Bir âlim, hutbesinde:

“-Böyle diziler izlenmeye devam edilirse, Suriye üzerine karabulutlar gibi belâlar gelir!” demişti. Gerçekten de öyle oldu. Maddeten de, mânen de çok etkilendik.

Türk kardeşime de söylemek isterim ki, televizyonlarda ve sosyal medya üzerinde Suriyeliler hakkında çıkan her habere inanmayın! Çoğunluğu Suriyelileri sevmeyenlerin tuzakları… Bütün Suriyeliler kötü değil! İyileri de var. Suriyelilere:

“-Niye kaçtınız, ülkenizi niçin bıraktınız?” demesinler.

İnanın, biz kaçmadık; çıkmak zorunda kaldık. Savaş bitince de koşa koşa dönmek istiyoruz vatanımıza…

Bir de çalıştırdıkları Suriyelilere insan gibi muâmele etmelerini isterim. Çok iş yükleyip az ücret vererek Müslüman kardeşlerinin haklarına girmemelerini dilerim.

Size de teşekkür ederim, bana sesimi duyurma imkânı tanıdığınız için… Allah râzı olsun.

Bize vakit ayırdığın için biz de teşekkür ederiz.

Kaynak: Halime Demireşik, Şebnem Dergisi, Sayı: 163