Sırlar ve Hikmetler
Beyan nedir? Beyânın öğretilmesi ne demektir? Beyânın asıl muradı nedir? Beyan, yani Allâh’ın âyet ve mesajlarını anlayabilmek kalp seviyelerine göre nasıl tecelli ediyor? Biz hangi derecedeyiz? Allâh’ın insana lutfettiği ve has kıldığı akıl, idrak ve beyan gibi nimetlerin şükrü nasıl eda edilir?
Beyan; insanın Cenâb-ı Hakk’ın kelâmını idrâk etmesi, bunu ifade edebilmesi, konuşması, düşünmesi ve tefekkür etmesi mânâlarına gelir.
Beyânın öğretilmesi, bütün bunlara fizik ve metafizik olarak istîdatlı kılınmayı da ihtivâ eder.
Konuşma Nimeti
Sayısız kelimelerle ifade zenginliği olan engin bir konuşma nimeti de insana mahsus kılınmıştır. Konuşmanın ilk adımı ise, düşüncenin kelime dediğimiz rumuzlara çevrilmesidir. Bu rumuzlar, hâfızanın derinliklerinden, sırrına akıl erdiremediğimiz bir mekanizma ile çağrılır, bir cümle içinde peş peşe dizilir. Cümlelere kelimeler, mânâlar ve duygular yüklenir.
Sonra, vücutta işini bitirmiş ve atık madde olarak ciğerlerden çıkmakta olan hava; ses telleri vesilesiyle, dil, diş ve dudak gibi mahreçlerde kelimelere dönüşür. Konuşma faaliyeti esnasında yüzümüzün 44 tane kası da çalışarak, yüz ifadeleriyle de merâmı beyan eden kelimelere yardımcı olur.
Hava zerreleri bu kelimeleri alır, milyarlarca kopyasını muhatapların kulak zarlarına iletir. Hava olmayan yerde ses intikal edemez. Dinleyenin vücut sistemlerinde de, en az konuşanınki kadar muazzam bir seyir neticesinde bu cümlelerin ve kelimelerin mânâları çözülür, ihtivâ ettiği fikir ve duygular anlaşılır. Hâsılı, konuşulanı anlamak da «beyan» mûcizesinin en az konuşmak kadar önemli bir halkasıdır. (bkz. Kandemir ve diğerleri, Meâl, II, 1831)
Beyan Basit Bir Konuşma Değildir
Elbette «beyan», basitçe konuşmaktan ibaret değildir. Rahmân Sûresi’nin başında;
«Rahman, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı.» buyurulduktan sonra beyânın öğretildiği ifade edilir. Yani «beyan»dan asıl murâd-ı ilâhî, insanın tefekkür ve anlayışında Kelâmullâh’ı ve kâinattaki ilâhî mesajları «anlayıp ifade edebilme»sidir.
Cenâb-ı Hak, insanlığın atası Hazret-i Âdem’e esmâyı öğretmiştir. Sâir mahlûkat; fıtratlarına konmuş sevk ve insiyaklarla hareket eder, kendilerine çizilmiş dairenin dışına çıkamazlar. Bir köpek; bir kedinin mâhiyetini, varlığını, ismini ve cismini bilmez. Hikmetleri üzerine tefekkür de edemez. Bir kedi; dağların ne adını, ne ekolojik âhenkteki faydasını bilir. Çünkü ilâhî takdir «beyân»ı onlara değil, ancak insana öğretmiştir.
Beyan sadece maddî sebepleri bilmek ve bildirmek de değildir. Mü’minin mânevî seviyesi yükseldikçe, kalp gözlerinin önünde ufuklar açılır. Nitekim -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Allâh’a yemin olsun ki, eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız; yollara, sahrâlara dökülür, (belânızı def etmesi için) Allâh’a yalvar yakar olurdunuz.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19; bkz. Müslim, Fezâil, 134)
Her Kalbin Seviyesine Göre Değişiyor
Demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın «öğrettiği beyan» her kalbin seviyesine göre değişmekte. Bu beyan, yani Allâh’ın âyet ve mesajlarını anlayabilmek, sır ve hikmetlere âşinâ olabilmek, Allah Rasûlü’nde zirve hâlinde... Evliyâda ve asfiyâda kendi kalbî seviyelerine göre tecellî etmekte. Avamda ise zâhiri anlamak, dinlemek ve ifade etmek seviyesinde.
Herkes aynı rahlenin başına oturur, aynı manzarayı seyreder ve aynı satırlarla muhatap olur, lâkin kalbî durumuna göre kâinat ve Kur’ân’daki ilâhî beyanlardan farklı farklı istifâde eder.
Burada şunu da ifade edelim ki;
Allâh’ın insana lutfettiği ve has kıldığı akıl, idrak ve beyan gibi nimetleri, lutfedenin aleyhine kullanmaya kalkmak ne büyük bir şenaattir!
Bugün, yaratılışı reddedip «evrim»e ve tesadüfe inanan dalâlet ehli; insanı hayvanlar içinde fevkalâde zekâsıyla temâyüz etmiş bir canlı olarak görmektedir. Bunu da, Yaratıcı’ya değil, tabiata mâl etme ahmaklığını ve küstahlığını göstererek yapıyorlar. Nazariyeden ibaret evrimi çürütmek için;
“Şimdi niye yeni canlılar oluşmuyor?” diye sorulduğunda da topu «zaman»a atıyorlar. “Yüz binlerce yılda yavaş yavaş kendiliğinden oldu!” diyorlar. Bu bâtıl zihniyetin câhiliyye devrindeki sahipleri de şöyle diyordu:
“Dediler ki:
«Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.»”
Cenâb-ı Hak onlara şöyle cevap verdi:
“Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.” (el-Câsiye, 24)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları