Sırat-ı Müstakim Üzere Nasıl Yaşanır?

İHSAN

Sırât-ı müstakîm üzere yaşamanın anlamı, istikâmetin önemi, kullukta sebat ve Allah’ın rızasını gözetmenin ölçüleri ele alınıyor.

Büyüklerden biri, arkasına odun yüklenmiş, güçlükle yürüyen bir ihtiyara rastladı. Onun hâline bakarak:

“–Ey ihtiyar! Senin rızık verici olan Allâh’a îtimâdın kalmadı mı ki şu yaşında hâlâ bu mihneti çekiyorsun? Yoksa sana bakacak kimse yok mu?” dedi.

İhtiyar oduncu, muhâtabının mânevî eksikliğini gidermek için, gözlerini semâya kaldırıp ellerini açarak:

“–Yâ Rabbi! Şunları altına dönüştür!” der demez, odunlar altın oluverdi.

Bu kerâmeti gören zât, bu defa şaşkınlıkla:

“–Böyle bir mertebeye ulaşmış bir kimse niçin odun taşıyor?” diye soruverdi.

İhtiyar oduncu dedi ki:

“–Evlâdım, bunu nefsimin beni kul olarak bilmesi ve kulluk dâiresinin dışına çıkmaması için yapıyorum. Zira Hak Teâlâ katında makbûliyet, kulluktaki istikâmettir...”

Bunun içindir ki ârifler:

“En büyük kerâmet, istikâmettir.” demişlerdir.

İSTİKÂMET NEDİR VE MÜMİN İÇİN NE İFADE EDER?

İstikâmet, umûmî mânâsıyla bir hedefe tezatsız, tereddütsüz ve devamlı olarak yönelip ilerlemek demektir. Ancak tasavvuf ıstılâhında, yaratılıştaki mâsumiyet ve sâfiyeti tahrip ve hasara uğratmadan muhafaza edebilmektir.

Bu muhafaza neticesinde nefs, edebe; kalp ise nebevî ahlâk ve rûhâniyete yaklaşır. Sırlar ayân olmaya başlar. Allah -celle celâlühû- gâyelerin gâyesi hâline gelir. Mâsivâ, gücünü kaybeder. Mü’min, “vâsıl-ı ilâllâh” yani Hakk’a ulaşma keyfiyetini gerçekleştirmeye medâr olacak bir kulluk istikâmetine ve gönül kıvamına nâil olur.

Böyle bir hâl ve davranış mükemmelliğinin en müşahhas örneği, hiç şüphesiz ki âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼdir. Fakat bu keyfiyeti gerçekleştirmenin güçlüğünü belirtmek üzere, o büyük Peygamberʼe bile:

“...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” (Hûd, 112) hitâb-ı ilâhîsi vârid olmuştur.

Nitekim bu âyet-i kerîmeden, tam bir istikâmet üzere bulunabilmenin son derece zor olduğu mânâsını çıkaran Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu ilâhî mes’ûliyetin ağırlığı karşısında bir gün:

“Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı...” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Tefsîru Sûre (56), 6)

Rivâyet edilir ki sâlihlerden bir kimse Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i rüyasında gördü ve O’na:

“–Yâ Rasûlâllah! Hûd Sûresi’nden Sen’i ihtiyarlatan ne oldu?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“«...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..» (Hûd, 112) âyeti...” buyurdu. (İhyâ, III, 145)

Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anh- demiştir ki:

“Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir itâb-ı ilâhî vâkî olmamıştır.” (Elmalılı Tefsîri, V, 18)

Bu sebeple Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübârek saç ve sakallarında, bu âyetin nüzûlünden sonra artık aklıklar görülmeye başlamıştır.

Müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi hulâsa olarak şöyle açıklarlar:

“Ey Nebî! Kur’ân ahlâkı ve ahkâmına göre hareket edip bil-fiil müşahhas bir istikâmet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların lâflarına bakma, onları Allâh’a havâle et! Gerek umûmî, gerekse husûsî vazifelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin tebliğ, icrâ ve tatbikinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin Senʼin yardımcındır.”

Diğer taraftan âyet-i kerîmedeki bu itâb-ı ilâhî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında bütün ümmete râcîdir. Esâsen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ihtiyarlatan da, bu emrin mü’minlere râcî olması dolayısıyla onlar hakkındaki endişesidir. Zira O:

(Ey Habîbim! Sen) sırât-ı müstakîm üzeresin!” (Yâsîn, 4) beyânıyla müeyyeddir.

O hâlde Hakk’a vâsıl olmak için istikâmetten başka yol olmadığı gibi, her hususta istikâmeti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur.

İşte bu zorluk sebebiyledir ki her gün defalarca okuduğumuz Fâtiha Sûresi’nde bu emir, bir duâ ve dolayısıyla bir îkaz hâlinde ümmete takdim edilmiştir. İstikâmet talebinin “اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ” sûretinde Fâtiha Sûresi’nde yer alması ve onun bir mü’mine günde en az kırk defa niyaz yoluyla tekrarlattırılmış olması da, istikâmeti lâyıkıyla muhafaza etmenin güçlüğüne bir delildir.

Sırât-ı Müstakîm: Allah’ın Dosdoğru Yolu

Sırât-ı müstakîm, Kur’ân-ı Kerîm’deki ifâdelere nazaran; Allâh’ın yolu, dosdoğru yol, uygun yol, Allâh’ın Kitâbı, îman ve îmâna bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şerîati, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve ashâbın büyüklerinin yolu, Sünnet ve cemaat yolu, sâlihler ve şehidler yolu, dünyada ve âhirette saâdet yolu, Cennet yolu gibi mânâlara gelmektedir.

Buna göre sırât-ı müstakîm, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine nîmet verdiği has kulların yoludur. Bu kullar, başta peygamberler, sonra sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir. İstikâmet ehli de, onların izinden gidenlerdir.

SIRÂT-I MÜSTAKÎM NEDİR VE NASIL YAŞANIR?

Sırât-ı müstakîm, hiçbir yerinde eğrilik ve yamukluk bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru yol demektir. Sırât-ı müstakîm, Hakk’a giden yoldur. Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Sırât-ı müstakîm), göklerin ve yerin sahibi olan Allâh’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allâh’a döner.” (eş-Şûrâ, 53)

Sırât-ı müstakîmde bulunmak, Allâh’a hakkıyla kulluk etmektir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“...O’na (Allâh’a hakkıyla) kulluk edin; işte sırât-ı müstakîm budur!” (Âl-i İmrân, 51)

“...Kim Allâh’a sımsıkı bağlanırsa, muhakkak ki sırât-ı müstakîme iletilmiştir.” (Âl-i İmrân, 101)

Sırât-ı müstakîm, En‘âm Sûresi’nde şöyle tarif edilir:

“De ki: Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; -sizin de onların da rızkını Biz veririz-, kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allâh’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki, düşünüp anlarsınız.

Erginlik çağına erişinceye kadar yetimin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksatla yaklaşın. Ölçü ve tartıyı adâletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. (Bir kimsenin leh veya aleyhinde söz) söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahî olsa adâleti gözetin. Allâh’a verdiğiniz sözü tutun! İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.

Şüphesiz benim sırât-ı müstakîmim (dosdoğru yolum, işte) budur; ona tâbî olun! (Başka) yollara tâbî olmayın! Zira o yollar, sizi Allâh’ın yolundan ayırır...” (el-En‘âm, 151-153)

SIRÂT-I MÜSTAKÎMDE İSTİKÂMET VE İTİDAL

Kul, muhabbetullâh’ı, Allah’tan gayrı her şeye âit muhabbet ve bağlılığın üstüne çıkarmadıkça, sırât-ı müstakîme lâyıkıyla ulaşamaz. Bunun için de Allâh’ı, O’nun zât-ı ulûhiyyetine âit vasıfları itibâriyle bilmek, yani mârifetullah şarttır. Buna göre sırât-ı müstakîm, mârifetullah’tır. Zira mârifetullâh’a erip de hayatını bütünüyle bu inancın îcâbına göre tanzim eden, nefsinin şerrinden ve şeytanın desiselerinden uzaklaşır ve yalnız Hakk’ın rızâsını talep hâlinde yaşar. Kalbi ilâhî lûtuf tecellîlerine mazhar olur.

Bu duruma gelen bir kul, artık gözün gördüğü, kulağın işittiği zâhirî iklimin ötesine mânevî bir pancur açmış ve bütün bir kâinat da kendisine hikmetli ve azametli bir kitap hâline gelmiş olur.

İstikâmette İtidal ve Sebat

Ehl-i mârifetten Ebû Saîd el-Harraz Hazretleri, rüyasında iblisi görmüş ve ona asâsıyla vurmak istemişti. İblis dedi ki:

“Ey Ebû Saîd! Ben o asâdan korkmuyorum. Çünkü o asâ, zâhirdir. Benim korktuğum şey, âriflerin kalp semâlarından doğan mârifet güneşinin nûrânî şuâlarıdır ki gönüller o şuâlarla mâsivâyı yakar, kül eder.”

Ancak hâlinde istikâmet olmayan bir mürîdin gayreti boşunadır. O yolda harcadığı himmetler kendisine fayda sağlamaz. Zira Hak yolunda istikâmet, en büyük kerâmet olarak görülmüştür.

Bir kavle göre de sırât-ı müstakîm, ibadette ifrat ve tefrite düşmeden îtidâli muhafaza ile Hak yolda sebat etmektir. Emrolunanı, emrolunduğu gibi ve en mükemmel şekilde yapmaktır. Nitekim cimrilik gibi, saçıp savurmak, yani israf da mezmumdur.

Ne ibretlidir ki ashâbın bir kısmı, her şeyden kesilip ömür boyu gece-gündüz ibadet hâlinde ve zürriyetsiz bir şekilde yaşamak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ettiler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara îtidâli emretti.

Peygamber Efendimiz’in Hayatında İtidal ve Kulluk Ölçüsü

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün hayatını belli bir program dâhilinde ve beşerî tâkat çerçevesi içerisinde yaşamıştır ki, başkalarına emsâl olsun. Yoksa O’nun sadece nûr-i nübüvvetle tâkat getirilebilen amelleri, kimseye misal değildir. O’nun günleri, Allâh’a ibadet, âile hakkına riâyet, nefsin hakkı olan istirahat ve insanlığa karşı ilâhî mesʼûliyetlerini îfâ edici ictimâî münâsebetler içinde geçmiştir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün bunları en güzel bir şekilde tanzim etmiş, ümmetine de takdim ve teklif buyurmuşlardır.

O hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu tanzim, takdim ve teklifinin dışına çıkarak, üzerimize düşen vazifelerin bazılarında gevşeklik ve ihmalkârlık, bazılarında da aşırılık göstermek, aslâ doğru değildir. Yani kendi enfüsî ölçülerimize değil, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bize sunduğu hayat düsturlarına uygun olarak yaşayışımızı tanzim etmeliyiz.

Bu nükteyi Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri ne güzel îzah eder. Bir gün kendisine sordular:

“–Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”

Hazret-i Pîr şöyle cevap verdi:

“–Bu ikisinin farkını tespit edebilmek oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin Rahmânî mi yahut şeytânî mi olduğunu ayırt edebilmek hususunda insanları ekseriyâ yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakîkî kulluk budur.”

Allah Teâlâ buyurur:

(Ey Habîbim!) De ki: İşte benim yolum! Kendimi ve bana tabî olanları Allâh’a basîret üzere davet ediyorum...” (Yûsuf, 108)

SIRÂT-I MÜSTAKÎM ÜZERE YAŞAMANIN ESASLARI

İnsanlığın ekseriyetle maddeye ve zâhirî kuvvete râm olup nefsin sultasında zulmete büründüğü devirlerde, taraf-ı ilâhîden, müstesnâ yaratılışlı sâlih insanların bir kısmı peygamberler olarak vazifelendirilmişlerdir. Ümmetlere örnek teşkil edecek olan bu mübârek elçiler, başlıca şu üç vazife ile memur olmuşlardır:

  1. Allâh’ın âyetlerini okuyup tebliğ etmek,
  2. Kitap ve hikmeti öğretmek,
  3. Nefisleri tezkiye ederek temizlemek, yani kulları istikâmetlendirmek.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlayan bu mübârek hidâyet silsilesi, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de kemâlini bulmuştur.

Münkirleri acze, mü’minleri hayrete düşüren Kur’ân-ı Kerîm ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sûret ve sîretinin bir tezâhürü olan sırât-ı müstakîm, bütün insanlığa numûne-i imtisâl olarak sunulmuştur.

Sırât-ı müstakîm, yani istikâmet, bir amel-i sâlihler manzûmesidir.

Sâlih Amellerin İki Temel Şartı: Tâzîm ve Şefkat

Amellerin sâlih olması ise, iki şarta bağlıdır:

  1. “Tâzîm li-emrillâh”, yani emr-i ilâhîyi huşû, hürmet ve hakkıyla îfâ edebilmek.
  2. Şefkat alâ halkıllâh”, yani bütün yaratılanlara Yaratanʼdan ötürü sevgi, şefkat ve merhamet göstermektir.

Diğer bir ifâdeyle istikâmet, Allah Rasûlü’ne muhabbeti taze tutarak O’nun örnek şahsiyetinden nasîb almak, ahlâkı ile ahlâklanmak, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyeti içinde yaşamak, nefsânî dünya zevklerinden uzaklaşıp ibadet, kulluk ve mârifet sırlarına vukûfiyet kazanabilmektir.

İnsanın doğruyu ve istikâmeti tespit edebilmesi için iç dünyasını dâimî bir sûrette murâkabe (kontrol) altında tutması zarurîdir. Bu murâkabe neticesinde amellerin rızâ-yı ilâhîye bağlı olarak gerçekleşme keyfiyetinden inhirâf etmek, ihlâssızlık alâmetidir ki, bu hâl, amellerin Allah indindeki makbûliyetini sıfıra müncer kılar.

Bu sebepledir ki amellerin muhtevâ itibâriyle ilâhî emre mutlak mutâbakatı yanında, onların varlık sebebi olarak ilâhî rızâyı gözetme keyfiyetinin de korunması gerekir. Yoksa bunun aksi olan ihlâssızlık, amelleri kuru bir hamallık derekesine indirir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları