Şimdi Uyuyanlar O Zamanda Uyanırlar

Tasavvuf

Ziya Paşa’nın Terkîb-i Bend’inden seçilen beyitler üzerinden kâinatın hareketi, fanilik, insanın sonsuz arzuları ve kıyamet fikri ele alınıyor; evrenin düzeni ve insanın acziyeti felsefî bir bakışla yorumlanıyor.

Ziya Paşa’nın Terkîb-i Bend’inden inciler…

KÂİNATIN SÜREKLİ HAREKETİNE HAYRET VE SORGU

Yetmez mi bu kasrî reviş-i ağreb-i âlem
Bir menzile ermez mi aceb kevkeb-i âlem

Âlemin bu çok garip ve mecburî gidişi artık yetmez mi? Âlemin yıldızları acaba bir menzile ermez mi?

Kâinat akıllara durgunluk verecek bir hız ve enerji ile hareket etmektedir. Tüm varlık Allah’ın emrine boyun eğmiş bir şekilde akmakta, dönmekte, kımıldamaktadır. Atomun içindeki elektronlar da gökyüzündeki dev yıldızlar da sonsuz bir akışa kendisini kaptırmıştır. Bu müthiş hareket ve akış varlığın öz iradesiyle değil, Allah’ın emriyledir. Ziya Paşa âlemin bu bitmez, tükenmez, yavaşlamaz hareketine hayret edip onun “çok şaşılacak bir gidiş” olduğunu söylemektedir.

Kâinatın bu kadar hareket ettiği yetmez mi? Bu hareketin hedeflediği bir menzili, bir varış yeri varsa acaba o menzile ulaşmaz mı? Yoksa bu yolculuk sonsuza kadar devam mı eder? Sonu olmayan bir dünya hayatının mı içindeyiz, yoksa tüm mevcûdât ile beraber ezelde belirlenmiş bir menzile, bir sona doğru mu gidiyoruz?

Kâinatın akıl almaz hareketine hayretle bakan Ziya Paşa bu beyitte sadece hayretini ve sualini ortaya koymakta, bir cevap vermemektedir.

KIYAMETLE SON BULACAK EVRENSEL UYANIŞ

Şimdi uyuyanlar o zamanda uyanırlar
Bir subha resîde olur âhir şeb-i âlem

Âlemin gecesi sonunda bir sabaha ulaşır ve şimdi uyuyanlar o zamanda uyanırlar.

İkinci beyit ilk beyitteki büyük sorunun cevabıdır. Âlemin bir sonu vardır: kıyamet. Tüm âlem karanlık bir gecenin içindedir ve herkes sonunda mutlak bir sabaha, kıyamet sabahına erişecektir. Peki burada âlem niye gece kelimesiyle anlatılmaktadır? Öncelikle, gerçekte de kâinat karanlıktadır. Galaksiler, akla ve hayâle sığmayan sonsuzluk misali boşluklar hep karanlıktır. Bu karanlıklar içerisinde ışık saçan yıldızlar olmasa aydınlığın ne olduğunu asla bilemezdik.

Ayrıca âlem Mevlâ’yı tanıma ve ona uyma konusunda da koyu bir karanlık içindedir. Zira zulüm ve cehalete fıtraten yatkın olan beşeriyyet hak ve hakikati bırakıp batıla yönelmeye meyletmektedir. Bu iman buhranları ve karanlıklar ortasında peygamberler ve sahabileri yıldızlar gibi parlamakta, kâinatı feyiz ve bereketiyle aydınlatmaktadır. Buna rağmen hak ve hakikate kulak vermeyerek inkâr uykusunda ısrar edenler kâinatın ulaşacağı kıyamet sabahında isteseler de istemeseler de uyanacak ve mutlak hakikati apaçık bir şekilde (ayne’l-yakîn) göreceklerdir.

Halbuki göklerin ve yerin nuru Cenâb-ı Hak’tır. Keşke hakkıyla görebilsek.

DÜNYANIN EZİCİ DÖNGÜSÜ VE FANİLİK

Pâmâl eder encâm kimin üstüne dönse
Agâz edeli devre budur meşreb-i âlem

(Dünya) kimin üstüne dönse onu ezip geçer, âlem dönmeye başlayalı meşrebi bu şekildedir.

Dünya kocaman bir küredir ve kendi yörüngesinde yuvarlanırcasına dönmektedir. Dünyanın yörüngesinin bir parçasını dairevi bir yokuş olarak hayal edelim. Ve dönmekte olan dünyanın kendi sabit hızıyla bu yokuştan aşağı yuvarlandığını gözümüzde canlandıralım.

Her doğan canlı bu yörüngenin bir noktasında belirir. Rahat edeceğim, uzun bir ömür süreceğim zanneder. Ama yuvarlanan dünya onun üzerinden geçerek her şeyi paramparça eder. İşte, dünya dönmeye başladığı günden beri bir silindir gibi her şeyi ezip geçmekte, geride sadece ömürlerimizin enkazını bırakmaktadır.

İNSANIN SONSUZ ARZU VE DOYMAZLIĞI

Bin böyle cihân-ı zer ü sîm olsa yetişmez
Mümkün mü ki isʿâf oluna matlab-ı âlem

Altın ve gümüşten meydana gelen bin tane böyle cihan da olsa âlemdeki insanların isteklerini karşılamaya yetmez.

İnsanoğlu doyumsuzdur, hep daha fazlasını ister. Bu doyumsuzluğu en güzel şekilde anlatan kişi peygamber efendimizdir: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, iki vadi olmasını ister! Onun ağzını ancak toprak (ölüm) doldurur.” (Buhârî, Rikâk, 10).

Nefsin isteklerin bir vadi dolusu altınla bile giderilemeyeceğini ifade eden peygamberimiz bu arzuların sonsuz olduğunu açıkça ifade etmiştir. Ziya Paşa da aynı sonsuzluğu bu beyitle ifade etmiştir. Değil bir vadi, dünya dolusu altın ve gümüşümüz olsa, hatta bin tane dünya altınla ve gümüşle dolu olsa insanoğlunun nefsini doyurmaya, isteklerini karşılamaya yetmez.

Mademki nefsin isteklerini karşılayarak onu doyurmak mümkün değil, öyleyse nefsimize vaz geçmeyi, kanaati, yetinmeyi öğretmek mecburiyetindeyiz. Zira paralar tükenir, altınlar tükenir, hazineler tükenir ama nefsin arzuları, beklentileri, talepleri tükenmez. Tükenmeyen tek hazine ise kanaattir.

KÂİNATI DIŞARIDAN SEYRETMENİN İMKÂNSIZLIĞI

Hâriçten eğer olsa temâşâsına imkân
Müdhiş görünür heykel-i müstaʿceb-i âlem

Dünyayı dışarıdan temâşâ etmeye imkân olsa âlemin şaşılası hali müthiş görünür.

Hepimiz, alıştığımız sınırlı bir muhitte yaşıyoruz. Halbuki yerkürenin gidemediğimiz, göremediğimiz nice harika manzaraları var. İnsan ayağının basmadığı adalar, vahşi ormanlar, her mevsim karlarla kaplı dağlar, buzullarla kaplı denizler, milyarlarca canlının yaşadığı dev okyanuslar var.

Küçücük bir gezegen olan dünya bile hiçbir zaman erişemeyeceğimiz güzelliklerle, asla anlayamayacağımız sırlarla dolu. Daha içinde yaşadığı dünyayı tam manasıyla görüp idrak edemeyen insanoğlu imkân bulup da dünyayı dışarıdan izleyebilecek olsa acaba ne görürdü? Müthiş bir azamet tecellisi…

Dünyanın uzaydan ilk fotoğrafı Ziya Paşa’nın bu beytinden neredeyse bir asır sonra çekildi. Bugün bu fotoğrafları hepimiz görebilsek de âlemi hariçten temâşâ etmemiz mümkün değil. Küçücük bir tepeye, yamaca çıksa bile ferahlayan insan bir de galaksinin, galaksilerin ötesine tırmanıp kâinatı seyredebilse acaba neler neler görecektir?  Bu beyitte Ziya Paşa kâinatın muhteşem manzarası karşısındaki hayranlığını tekrarlamaktadır.

Şunu da unutmamak lazım: Yüzlerce yıldır kesintisiz araştırma yapan, dev kitaplar yazan ilim adamları hakikat okyanusunu ancak kıyıdan görebildiği kadarıyla tarif ediyor. Keşfedilen bilgi küllî ilmin yanında küçücük bir buğday tanesi kadar bile değildir. Şunu da unutmamak lazım, ilim insanları fiziği, biyolojiyi kendileri meydana getirmiyor, coğrafyayı kendileri inşa etmiyor. Onlar ancak var olanı anlamaya, Mevla’nın mükemmel yaratışındaki incelikleri anlamlandırmaya çalışıyor.

Elindeki değnekle yolunu bulmaya çalışan bir âmâ misali Allah’ın arzında gezen bilim adamları bazen de (Allah muhafaza) kibre kapılıp yaratanı inkâr etmeye kalkıyor. Halbuki tüm insanlığın ilmi Allah’ın ilminin karşısında adeta denize nispetle bir damla misalidir. İnsan bu manzara karşısında kibre değil acziyet hissine kapılmalı ve Mevla’ya sığınmalıdır.

Kulun duası (Rabbim, ilmimi arttır.) (Tâhâ Suresi 114) olmalı ve “subhâneke mâ arafnâke hakka maʿrifetik: Ya Rabbi, seni tesbîh ederiz, seni hakkıyla tanıyamadık” diyerek acziyetini her daim itiraf etmelidir.

Kaynak: M. Tarık Ablak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483