Sevinerek İnfak Etmenin Önemi ve Fazileti

İbadet Hayatımız

Mescid-i Nebevî’nin karşısında bulunan Beyruhâ ismindeki (600 ağaçlık) hurma bahçesini sevinçle infak eden sahabiye Efendimizin müjdesi...

Bu âyet-i kerîmeyi ashâbın nasıl bir vecd ile yaşadığına dair bir hâtırayı Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

Medine’de ensâr arasında en fazla hurmalığı bulunan, Ebû Talha -radıyallâhu anh- idi. Onun sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ ismindeki (600 ağaçlık) hurma bahçesiydi. Rasûlullah zaman zaman bu bahçeye girer ve oradan tatlı su içerdi.

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Ebû Talha -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek şöyle dedi:

“–Yâ Rasûlâllah!.. Benim en sevdiğim malım, Beyruhâ isimli bahçedir. Onu Allah rızâsı için tasadduk ediyorum. Allah’tan onun sevâbını ve âhiret azığı olmasını dilerim…”

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Seni tebrik ederim! Kârlı mal dediğin, işte budur!..” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Zekât, 44; Müslim, Zekât, 42, 43)

Ebû Talha -radıyallâhu anh- ardından bu güzel kararını derhâl tatbik etmek için bahçeye gitti. Bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmemişti.

Hanımı sordu:

“–Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsene!”

Ebû Talha;

“–Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver!..” dedi.

Beklemediği bu cevap üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu:

“–Neden yâ Ebâ Talha?!. Bu bahçe bizim değil mi?”

Ebû Talha;

“–Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı infâkın fazîletini sevinç ve neşe içinde anlattı.

Hanımının;

“–İkimiz nâmına mı yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de;

“–İkimiz nâmına…” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi:

“–Allah senden râzı olsun yâ Ebâ Talha! Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim. Allah hayrımızı kabul buyursun, işte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!” (Bkz. Taberî, II, 803; Râzî, VI, 141-142, 166, [el-Bakara, 245 tefsîrinde]; Hâkim, II, 24/2194)

İşte sevinerek infak!..

Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, açları doyurmakla doyardı. Medine’ye ganîmetler ve hediyeler gelirdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları kendisine harcamaz, derhâl muhtaçlara tevzî ederdi. Kendisi açları doyurmakla doyar, infâkın mânevî lezzetiyle huzur bulurdu.

İnfâkın rûhâniyeti; verilen ikrâmın fakir bir kula değil, Allâh’a verildiği şuurunu taşımakla başlar. Âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere;

“…Sadakaları Allah alır…” (et-Tevbe, 104)

Bu şuurun ihlâl edildiği, muhtaca verirken asık suratla, eziyet edilerek, sonradan da başına kakılarak yapılan infaklar; Allah katında iptal olur.

İnfâkın rûhâniyetine nâil olmak isteyen bir mü’minin infak heyecanını Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri şöyle tarif eder:

“(Bir infak esnasında) veren, alana teşekkür edâsı içinde olmalıdır. Çünkü alanın nasîbi, dünyevî ihtiyacın giderilmesidir. Verenin nasîbi ise uhrevî ve sonsuz lütuflar ile Cenâb-ı Hakk’ın rızâsıdır. Böyle olunca; veren, alandan daha kârlı durumdadır. Onun için de muhatabına teşekkür etmelidir.”

Bu verenin alana teşekkür nezâket ve zarâfetini büyüklerimizden görmüştük. Merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh-; birine herhangi bir ikramda bulunacağı zaman, o ikrâmın muhtaçtan önce Allâh’ın kudret eline geçeceği şuuruyla, büyük bir nezâket ve titizlik gösterirdi. Verilecek meblâğı bir zarfa koyar, üzerine de;

“Muhterem, filân efendi! Hediyemizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz…” şeklinde, son derece zarif ifadeler nakşederek takdim ederdi.

Hayır ve hasenâtın, infâkın sevinç ve huzur içinde edâ edilebilmesi, bu ibâdetin vecdine ve rûhâniyetine vâsıl olunduğunun işaretidir. Verirken; «Eyvah malım eksiliyor!» vehmine kapılmak, bu sebeple bol bol infâk etmek yerine, kısarak, azaltmaya mâtuf ince ince hesaplar yaparak infâk etmek, rûhâniyetin ziyânına işarettir.

İnfak, aslında kazancın geldiği cihetin murâkabesi bakımından da bir röntgen mesâbesindedir.

Kul, parası üzerinde iradesi olduğunu zanneder. Aslında harcamalarında kendisinin değil, paranın iradesi vardır.

  • Eğer para helâlse, helâl yola ve hayrâta gider. Hakk’a yaklaştırır. Hayır-hasenat, kazanılan malın helâliyetini gösterir.
  • Fakat para eğer bulanıksa, bulanık yerlere gider. Gelişi gibi gidişi de karışıktır.
  • Eğer para haramsa, tamamen haram yerlere gider. Bu da sonunda sahibini helâk eder.

Cenâb-ı Hak; mülkün sahibinin Allah Teâlâ olduğunu idrâk edip, dünyalığı âhireti kazanmaya vesile kılabilenlerden eylesin…

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2024 Ay: Şubat, Sayı: 228