Şer‘î ve Meşru Ne Demektir, Farklı Şeyler midir?

Sorularla İslam

Hukuki olan her zaman meşru mudur? Şer‘î ve meşru ne demektir, farklı şeyler midir? Sizlerden gelen soruları ve dinî meselelere dair merak edilenleri Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.

Bundan epey bir zaman önce bir entelektüelimiz bir konferansta şöyle bir söz etti: "Her kanuni olan, hukuki olan meşru değildir." Ne demek bu? Siz bir kanun çıkartıyorsunuz. İşte mesela diyorsunuz ki kadın evlendikten sonra boşanırsa süresiz nafaka alma hakkına sahiptir. Dolayısıyla iki ay evli kalmış bir kadın kocasından ömür boyu nafaka alıyor. Hukuki mi bu? Hukuki; işte mevzuata uygun bir kanun çıkartmış Millet Meclisi, binaenaleyh mahkeme bir kanun olduğu için bu meyanda kadına bu nafakayı bağlıyor. Ama bu meşru mudur?

Yani insanların hukuk diye çıkarttıkları şeyler Allah katında meşru mudur? Değildir. Yani şeriatımız, bazen halkın genel kabulü de oluyor. Mesela şimdi bir kağıdın altına imza attınız Basri hocam. Üstüne de biri geldi. Dedi ki: "Basri Çalışkan olarak benim filana 10.000 dolar borcum var." O kağıdı da götürdü mahkemeye verdi. Mahkeme bakıyor, imza Basri Çalışkan'a ait. Diyor ki: "Senin bu şahsa borcun var" diyor. Dolayısıyla "Bu borcu ödeyeceksin" diyor. Artık mahkeme kararı çıktığı için sizin borcunuza dair bu borç hukuki bir borç haline gelmiş oluyor. Ama hukuki olması onun meşru olduğu anlamına geliyor mu? Gelmiyor.

Hukuki Olan Her Zaman Meşru mudur?

Veya daha bugünkü mevzuattaki bir mesele. Bir alacak verecek davanız var. Üzerinden 10 sene geçmiş, 20 sene geçmiş, müruruzaman olmuş. Zaman aşımına uğramış. Zaman aşımına uğrayınca hukuken takip etme imkanı kalmıyor. Yani hukuken artık öyle bir borç yok. Peki hukuken böyle bir borcun olmaması sizi borçsuz kılar mı? Kılmaz. Yani burada dava edilemiyor olması sizin borçsuz olduğunuz anlamına gelmez.

İşte bunu şeri ve meşru diye, yani adeta şeri olan insanların fetvaları veya işte devletin kanun olarak çıkarttığı şeyler diye düşünüp bunlar meşru olmaz. Ama eğer şeri demek şeriata uygun olan ise, yani dine uygun olansa, dine uygun olanın meşru olmaması diye bir şey söz konusu olmaz.

Mesela müellefe-i kulub, Hazreti Ömer tarafından artık verilmemesi örneği veriliyor. İşte Hazreti Ömer'inki meşru, işte Kur'an'da müellefe-i kuluba zekatın verilmesi (Tevbe Suresi, 60. Ayet) şeri olarak böyle bir örnek de veriliyor. O örnek çok yanlış bir örnek olur. Yani o örneği veren halt etmiş, hakikaten meseleyi karıştırmış. Hanefi mezhebi Hazreti Ömer'in bu uygulamasını esas alarak müellefe-i kuluba artık zekattan pay verilmez kanaatine gelmiş. Ama bu bir içtihadi mesele. Yani dolayısıyla tam tersini diyebilirdi. Mesela şunu diyebilirdi: "Hazreti Ömer'in müellefe-i kuluba artık pay verilmemesi görüşü şeridir. Yani içtihada uygun bir davranıştır. Ama Kur'an'ın açık hükmüne muhalefet görüldüğü için meşru değildir" dese bir derece belki tutarlı olmuş olurdu. Ama tam tersini söylüyor olması, yani demek ki bugün müellefe-i kuluba zekat verilir diyenler şeri olmayan, meşru olmayan bir görüşü mü savunmuş oluyorlar? Çok yanlış bir iddia olur.

Doğru Benim Tekelimde Değildir

Çünkü senin içtihadın doğru, diğerlerininki yanlış. Halbuki bu noktada İmam Şafii Hazretlerine nispet edilen ama Ebu Hanife'ye de nispet edilen, genelde Ehl-i Sünnet mezheplerinin düşüncesini ortaya koyan bir görüş var. Diyor ki: "Benim görüşüm doğrudur, karşımdakinin görüşü doğru olabilir." Yani benim görüşüm %90 doğrudur ama %10 yanlış da olabilir. Karşımdakinin görüşü %90 yanlıştır ama %10 doğru da olabilir. Bu ne demek? Yani doğru benim inhisarımda, benim tekelimde değildir.

Ben bir görüş ortaya koyuyorum. Mesela İmam Malik Hazretleri Muvatta denilen eserini yazdığında, işte muazzam bir fıkıh derlemesi ve hadis derlemesi, onu yazdığında dönemin halifesi diyor ki: "Bunu bütün İslam ülkelerinde uygulanacak bir genel hukuk metni haline getirelim. Yani bir tür hukuk birliğine bunun üzerinden gidelim. Farklı mezhepler, farklı ekoller olmasın. Bütün İslam topraklarında bir hukuk birliği olsun." İmam Malik Hazretleri karşı çıkıyor. "Hayır" diyor. "Bu benim anladığım hadislerden istinbat ettiğim, çıkarttığım şeylerdir. Benden daha iyi anlayanlar da olabilir" diyor. "Ben bütün dünyaya benim görüşlerimin hakim olması gerekir diye bir iddiayla ortaya çıkamam" diyor.

Şer‘î Olan ile Meşru Olan Arasında Fark Var mı?

Şimdi dolayısıyla dinimiz söz konusu olduğunda meşru olan her şey şeridir. Şeri olan her şey de meşrudur. Burada kavramlara farklı anlamlar yüklemek... Yani şimdi mesela tavuk hepimizin bildiği bir hayvandır. Yani şimdi ben tavuk diyeyim ama siz bundan tilki anlayın. Böyle bir lügat vaz etme, yani yeni bir kavram türetme hakkı olabilir bir insanda ama mevcut bir kavrama farklı bir anlam yüklemeye çalışmak öyle kişisel çabaların ürünü olabilecek bir şey değildir. Yani şeri meselesi şeriata uygun demektir. Binaenaleyh şeriata uygun olan her şey meşrudur.

Ama "Ben şeriden şunu kastettim." Kastetme kardeşim. Yani dini meselelerde, dini kavramlarda "Ben namazdan şunu kastediyorum." Ya sen işine bak ya. Namazın ne olduğu belli kardeşim. "Ben oruçtan şunu kastediyorum." Onu da yapma. İçtihada açık olan alanlarda kendi içtihadını, kendi görüşünü ortaya koy. Ha bir de böyle bazen şehvet-i kelam oluyor Basri hocam. Biz de çoğu zaman düşüyoruz ona. Yani kendimizi bu tenkitten de uzak tutmuyoruz. Yani bazen böyle konuşurken asıyoruz, kesiyoruz ama geliyor bir Molla Kasım, "Kardeşim" diyor, "öyle olmaz" diyor. Dolayısıyla Molla Kasımlara da çok itiraz etmemek lazım. Yani Molla Kasım da şeriatı savunmaya çalışıyor bu adamda.

Mesela Muhyiddin İbn Arabi Hazretlerinin güzel bir sözünü okumuştum. Sonra Emin Saraç hocamdan da Allah rahmet eylesin güzel bir anekdotu dinlemiştim. Diyor ki el-Beletü'l-Irakiye diye bir eserde yanlış hatırlamıyorsam görmüştüm. İbn Arabi Hazretlerinin şöyle bir duası varmış. Diyor ki Hazret: "Ben eğer Allah bana bir şefaat hakkı verecek olursa kıyamette bu şefaati ilk olarak evvel emirde bana muhalif olanların bağışlanması için kullanacağım" diyor. Yani tabiri caizse İbn Arabi'ye sayan sövenlerle ilgili ben bu şefaat hakkını kullanacağım. Niye? İbn Arabi'ye sayan sövenler diyor "kara gözümden, kara kaşımdan dolayı bana sayıp sövmüyorlar. Onlar kendilerince şeriatı müdafaa etme, koruma adına sayıp sövüyorlar" diyor.

Bunlardan bir tanesi de son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi'dir. Hakikaten Mevkifü'l-Akli ve'l-İlmi ve'l-Âlem eserinde ve başka eserlerinde Muhyiddin İbn Arabi'nin birçok görüşü ile ilgili sert yanıtlar verir. Haklıdır değildir, o onların kendi meselesi. Fakat Hazret İbn Arabi ile ilgili, yani Mustafa Sabri Efendi İbn Arabi ile ilgili çok ağır tenkitlerde bulunur. Bir de onun şeyhülislamlıkta ders vekili olan arkadaşı, dostu, ciğerparesi Zahit Kevseri Hazretleri var. Mısır'da ikisi de işte 150'likler listesinden herhalde, ikisi de Türkiye'ye cumhuriyetten sonra gelememişler. Mısır'a yerleşmişler, orada ilmi mücadelelerine devam ediyorlar.

Bir gün Mustafa Sabri Efendi Zahit Efendi'yi ziyaret etmek istemiş. Emin Saraç hocamın anlattığına göre Zahit Efendi de birinci katta oturuyormuş. Hazrette merdiven çıkmaya tahammülü yok, ayakları yorgun. Evinden inmiş, Zahidü'l-Kevseri bir kenarda bir bankın üzerinde oturmuşlar. Böyle hasbihal ediyorlar. Mustafa Sabri Efendi demiş ki: "Bak azizim, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi senden önce bana şefaat edecek. Sen onun görüşlerini hep böyle müdafaa etmeye, tevil etmeye, savunmaya çalışıyorsun. Ben de tenkit ediyorum." Hazret de şöyle dermiş: "Allah'ım bana şefaat hakkı verirsen ben onu önce beni tenkit edenler için kullanacağım."

Büyüklük, Hatasını Kabul Edebilmektir

Şimdi dolayısıyla bu sözü biri ettikten sonra gelen efendim tabiri caizse tırnak içerisinde saldırıları da geniş yüreklilikle kabul edebilmeli ve hakikaten "Biraz haddimi aşan bir laf ettim" deyip de kendini düzeltebilmeli. Yoksa "Kardeşim niye bana böyle saldırıyorsunuz? Burada biz ilmi münakaşa yapıyoruz" vesaire filan diye hala kendini savunma endişesi de gütmemeli. Onun için büyüklük yeri geldiğinde "Tamam yanlış yaptım, bundan dönüyorum" diyebilmektir.

Eğer özür dilemek zor geliyorsa insan ne demişler? "Büyük lokma yiyeceksin ama büyük laf etmeyeceksin." Şimdi onu demek istiyordum. Yani bu şehvet-i kelam, illa bir söz söyleme, illa böyle orijinal yeni bir şey söyleme hevesi bazen büyük laflar ettiriyor. Eğer büyük laf edeceksen onun enini, sonunu, başını iyi tartacaksın. Ona göre o lafı edeceksin.