Sebe Suresinin 46. Ayeti Ne Anlatıyor?

KUR’ÂNIMIZ

Sebe sûresi 46. âyetin Arapçası, meâli ve tefsiri; “Allah için durup düşünmeye” davet eden bu ilâhî çağrının, hakikati tefekküre nasıl açtığını ortaya koyuyor.

Sebe Suresi 46. âyette şöyle buyrulur:

Sebe Suresi 46. Ayet Arapça:

َ قُلْ اِنَّمَٓا اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍۚ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا۠ مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَد۪يدٍ

Sebe Suresi 46. Ayet Meali:

De ki: “Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse.” (Sebe’, 34/46)

DÜŞÜNMEYE DAVET!

Bilgi:

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanların hidayeti için elinden gelen bütün gayreti gösteriyordu. Yavaş yavaş insanlar İslam’a girmeye başlayınca önde gelen müşrikler, Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e “cinnet”, “delirme”, “sihirbazlık”, “şairlik” gibi iftiralar attılar. Amaçları Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in insanlar üzerindeki etkisini kırmaktı. Hâlbuki bizzat kendileri ona “emin” sıfatını vermişler, Kâbe’nin tamiri işinde çıkan anlaşmazlıkta onu “hakem” tayin etmişlerdi. İşte yukarıdaki ayetler, bu kimseleri sahip oldukları ön yargıdan sıyrılmaya ve Peygamberimizin dikkat çektiği ve hatırlattığı şeyler üzerine iyice düşünmeye çağırmaktadır.

Mesaj:

  1. Ön yargılı ve sabit fikirli olmak gerçeği görmeyi engeller.
  2. Müşriklerin Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâra yönelik gerekçeleri asılsızdır.

Kelime Dağarcığı:

Cinnet: Delirme, aklını kaybetme.

Nezîr: Uyarıcı, korkutucu.

Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler

TEFSİR

Sebe Suresi 46. Ayet Tefsiri:

  1. De ki: “Size bir tek öğüdüm var: Ya ikişer kişi hâlinde veya tek tek Allah için kalkıp şöyle bir kenara çekilin ve bütün önyargılarınızdan sıyrılarak samimi ve ciddi olarak düşünün! Göreceksiniz ki, arkadaşınız Muhammed’de delilikten hiçbir eser yok! O, çok çetin bir azabın öncesinde sizi ondan sakındırmak için gelen bir peygamberden başkası değildir.”
  2. De ki: “Bu yaptığım hizmet karşılığında sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Böyle bir şey istedimse, o sizin olsun. Çünkü benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır. O, her şeye hakkıyla şâhittir.”
  3. De ki: “Şüphesiz Rabbim bâtılı imhâ ederek gerçeği ortaya çıkaracaktır. O, bütün gizlilikleri çok iyi bilir.
  4. De ki: “Hak geldi ve bütün açıklığıyla kendini ortaya koydu. Artık, tâkipçileri canlı tutmaya çalışsa da, bâtıl ne yeni bir şey ortaya koyabilir, ne de gideni geri getirebilir; böylece sönüp gitmeye mahkûmdur.”
  5. De ki: “Eğer ben yanlış bir yola sapmışsam bunun zararı banadır. Eğer doğru yolu bulmuşsam, bu da Rabbimin bana vahyettiği Kur’an sayesindedir. Gerçekten O, her şeyi hakkıyla işitendir, kullarına çok yakındır.”

İnsan, bir kısım ön yargılardan kendini kurtarıp, gerçeği bulabilmek için samimiyetle düşünecek olsa; yine aynı safiyetle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını ve kişiliğini inceleyecek olsa, onda delilikten hiçbir iz bulunmadığını, aksine onun toplumun en akıllı insanı olduğunu görecektir. Hem Mekkeliler, zaten henüz kendisine peygamberlik verilmeden önce de ona çok güveniyor, emanetlerini ona bırakıyor ve mühim işlerinde ona danışıyorlardı. “Kâbe hakemliği” olarak bilinen şu hâdise bunun canlı şâhididir:

Allah Resûlü’nün nübüvvetinden beş sene önce Kâbe’yi tâmir eden Kureyşliler Hacer-i Esved’i yerine kimin koyacağı hususunda anlaşamamış, aralarında neredeyse kan dökülecek kadar sert tartışma ve çekişmeler başlamıştı. Neticede Harem kapısından ilk gelecek zâtı aralarında hakem tâyin etmeye karar verdiler. Tam o esnâda Âlemlerin Efendisi (s.a.s.), Harem kapısında görünmüş, herkesin yüzünü tatlı bir tebessüm kaplamıştı. Zira gelen Muhammedü’l-Emîn idi. Kureyş’in, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e karşı sevgi, hürmet ve îtimâdı, her geçen gün daha da ziyâdeleşmişti. Bu sebeple Kureyşliler O’nu görür görmez: “İşte el-Emîn! O’nun aramızda hakem olmasına hepimiz râzıyız!” dediler. Efendimiz (s.a.s.) da, her kabîleden bir kişi seçmiş, ridâsını çıkarıp yere sermiş, sonra Hacer-i Esved’i ridâsının üzerine koydurup, seçtiği kişilerin her birine bir ucundan tutturmuş, mübârek taşı birlikte taşımışlar, Allah Resûlü (s.a.s.) de onu kendi elleriyle yerine yerleştirmişti. Böylece Efendimiz, fetânet ve firâsetini göstererek kabîleler arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşa mânî olmuştu. (İbn Hişâm, es-Sîre, I, 209-214; Abdürrazzâk, el-Musannef, V, 319)

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com