Râbıta Nedir ve Çeşitleri Nelerdir?

Tasavvuf

Kâinattaki kopmaz bağın lügat ve tasavvuf penceresinden görünümü: Maddî ve mânevî vuslatın anahtarı olan râbıta nedir; tabiî, süflî ve ulvî çeşitleri nelerdir?

Râbıtanın lügatteki mânâsı, “bağ, alâka ve vuslat” demektir. Aslında kâinatta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur. Râbıta, maddî-mânevî istiâne ve istiğâseyi (yardım dilemeyi) mümkün kılar.

RABITANIN ANLAMI VE ÇEŞİTLERİ

Diğer bir tarif ile râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tâzelik ve zindeliğini dâimâ muhafaza ettirmektir.

Üç türlü râbıta vardır:

  1. Tabiî Râbıta

Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.

  1. Bayağı (Süflî) Râbıta

Men edilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın kalbinin devamlı kumarla meşgul olup âilesini ve çoluk çocuğunu dahî unutması gibi.

  1. Ulvî Râbıta (Tasavvufî Râbıta)

Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a yönlendiren vesîle ve vâsıtalara râbıtadır. Bilhassa Hak dostu âlim, ârif, sâlih ve sâdık kullara karşı ulvî duygular besleyip onların rûhâniyetinden istifâde etmek için cismen veya rûhen yanlarında bulunmaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119)

Câlib-i dikkattir ki, Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede “Sâdık olun!” buyurmamakta, takvânın muhafazası için “Sâdıklarla beraber olun!” diye emretmektedir. Bu da insanların sâdık bir cemaat içinde kulluğunu devam ettirmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Muhabbet ve maiyyet (beraberlik) şartlarına riâyet ederek râbıta kuran bir kimse, râbıta kurduğu kimsenin ahlâk ve meziyetleri ile istîdâdı ölçüsünde şahsiyetlenir. Çünkü güçlü insanların sergilediği hâller sârîdir. Yani enerjik karakterlerde sirâyet özelliği vardır. Güçlü karakterler, zayıf karakterlerin ilham kaynağıdır. Merhametli, fedakâr ve ferâgat sahibi insanların hâlleri, bulundukları cemaate müsbet tesirler verir.

Hâllerdeki bu sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîde de geçerlidir. Nitekim Firavun’un Hâman ve emsâli seçkin adamları da onunla ihtilâtları sebebiyle zamanla Firavunlaşmışlardır.

Tasavvufî mânâdaki râbıta, mânevî duyuşlara vesîle olur. Kalpten nefsânî, bencil duygular gider, örnek alınan mürşid-i kâmilin hâlleri transfer edilir. Dünya malı, kalbin dışında ve bir gâye olarak değil, vâsıta olarak taşınır.

Mürşidin kalbi, aynen mercek gibidir. Sıfâtullâh tecellîlerine mazhar olduğu için kalpteki menfî duygular yanmıştır. Dünyaya âit fânî lezzetler ömrünü tüketmiştir. Bu hâller râbıta ile mürîdin kalbine zamanla ve muhabbeti derecesinde sirâyet eder. Mürîd ile mürşid, bu hâl aktarmasıyla aynîleşir.

Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, namaz kılan kimsede kalp huzûrunun şart olduğunu beyan buyurduktan sonra:

“İlk ve son oturuşta Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kalp gözleri arasında tahayyül etmek lâzımdır...” diyerek Peygamberimiz’le yapılacak râbıtaya dikkat çekmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-, üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Bu söz de, fiilen râbıtayı ifade etmektedir. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tasvîrini dinlemek, O’nunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir.

Tefekkür-i Mevt Nedir?

Tasavvufta ölüm ile râbıta kurmaya da “tefekkür-i mevt” denir. Ölümü tefekkür etmenin, insanın hâl ve tavırları üzerinde büyük bir tesiri vardır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde:

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Zühd, 4)

“Ölüm, (size) nasihatçi olarak yeter!” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 77) buyurmuşlardır.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- anlatıyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte idim. Ensar’dan bir zât gelerek Efendimiz’e selâm verdi. Sonra da:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi daha fazîletlidir?» diye sordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ahlâken en üstün olanıdır!» buyurdular. O zât bu sefer de:

«–Mü’minlerin en akıllıları kimlerdir?» diye sordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için hazırlığını en iyi yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 31/4259)

Gerçekten tefekkür-i mevt, insanı huzursuz eden nefsânî dünya sevgisini azaltır. Çünkü dünyanın geçici servet, mertebe, mevkî ve nefsânî güzelliklerini aşırı derecede sevmek ve onlara gönül bağlamak, gaflet gibi mânevî hastalıkların başlıca sebebidir.

Kalbimizin bu gibi bağlılıklardan korunması için kabri düşünmek, istikbâlde başımızdan geçecek ölüm ahvâlini tefekkür etmek; bizleri samimî bir tevbeye ve ibadette huşûa sevk ederek dünyevî ihtiraslardan, boş hevâ ve heveslerden korur. Devam ettiğimiz zikir ve râbıtalarımız, -inşâallah- âhiret kurtuluş ve saâdetine vesîle olur.

Allah kalplerimizi zikir ve muhabbet menbaı eylesin!

Âmîn!..[1]

Dipnot:

[1] Nebiler Silsilesi 2 kitabının 112-114; 124-125 ile Altın Silsile kitabının 43. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları