Allah İçin Affetmeyi Öğretti

PEYGAMBERİMİZ

Allah ve Rasûlü’ne olan sevgimizi sadece sözlerimizle mi ifade ediyoruz? Bu muhabbet, hayatımıza ve fedakârlıklarımıza ne kadar yansıyor? Ashâb-ı kirâmın samimiyet, merhamet ve hizmet anlayışından kendimize ne kadar pay çıkarabiliyoruz? Sevdiğimizi söylediğimiz Rasûlullah Efendimiz’in izinden gerçekten ne ölçüde yürüyoruz?

Mekke Fethi tam bir kısas zamanı idi. Zira Mekkeli müşrikler, yıllarca müslümanlara en ağır zulüm ve işkenceleri revâ görmüşlerdi.

Fetihten sonra kendilerine ne yapacağını merakla bekleyen Mekke halkına Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.

Kureyşliler:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben de Hazret-i Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi;

«Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok!» diyo­rum. Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” buyurdu.

Bir diğer hitâbında da:

“–Bugün merhamet günüdür. Bugün Allâh’ın, Kureyşlileri İslâmiyet’le güçlendirip üstün kılacağı bir gündür.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835)

Efendimiz’in taht-ı terbiyesinde yetişen ashâb-ı kirâm da, affede affede ilâhî affa nâil olabilme iştiyakıyla, müstesnâ fazîlet misalleri sergilediler:

Nûr Sûresiʼnden; “…Allâhʼın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) âyeti indiği zaman, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, “Elbette Allâhʼın beni affetmesini isterim.” dedi. Ardından da kızı Âişe Vâlidemizʼe iftira atan Mıstahʼı affedip ona sadaka vermeye devam etti. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56)

Ulbe bin Zeyd -radıyallâhu anh-, Tebük Seferi’ne iştirâk edebilmek için binek bulamayan fakir sahâbîlerdendi. Binek bulması için Fahr-i Kâinât Efendimiz’e müracaat etmiş, fakat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de imkânı olmadığı için yardım edememişti. Hazret-i Ulbe çok mahzun oldu. Gecenin bir kısmı geçince kalktı, namaz kıldı ve Cenâb-ı Hakkʼa niyazda bulundu.

Sabah olunca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gidip şöyle dedi:

“–Yâ Rasûlâllah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyamı tasadduk ediyorum. Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söyleyen yahut da benimle alay eden kimseye de hakkımı helâl ediyorum!”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“–Allah sadakanı kabul etsin!” buyurdu ve başka bir şey söylemedi. Ertesi gün ise bu sahâbîye;

“–Ben senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların dîvânına yazıldın.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994)

Hazret-i Ulbe, Allah yolunda imkânı nisbetinde bütün gayretini sarf etti. Bir de bütün mü’minlere, bilhassa kendisini küçük görenlere tüm haklarını helâl etti. Bu güzel hâli vesîlesiyle sadakası kabul edildi.

Enes bin Mâlik t da şöyle naklediyor:

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber oturuyorduk. Buyurdular ki:

“–Şimdi yanınıza Cennetlik bir adam gelecektir.”

Bir de baktık ki Ensârʼdan, abdest suyu sakalından damlayan ve ayakkabılarını sol eline almış bir adam çıkageldi.

Ertesi gün olunca Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine evvelki gibi söyledi. Bu adam yine önceki gibi çıkageldi.

Üçüncü gün olunca Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz yine aynı sözü tekrar etti ve yine aynı adam ilk hâliyle geldi. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalkınca Abdullah bin Amr -radıyallâhu anhumâ-, o adamı takip etti ve ona;

“–Ben babamla münakaşa ettim, üç gün onun yanına gitmeyeceğime yemin ettim. Bu zaman zarfında beni evinde misafir eder misin?” dedi.

Adam da kabul etti.

Daha sonra olanları, Abdullah bin Amr -radıyallâhu anhumâ- şöyle anlattı:

“–Üç geceyi onunla bir arada geçirdik. Fecre kadar, zaman zaman uyanıp zikretti ve tekbir getirdi. Onun hayırdan başka bir şey söylediğini de işitmedim. Üç gün geçince sanki onun amelini az bulur gibi oldum ve dedim ki:

«–Ey Allâh’ın kulu! Babamla aramda bir ihtilâf yoktur. Fakat Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in senin için üç kere;

“Şimdi yanınıza cennetlik bir adam gelecektir.” buyurduğunu işittim. Üç defa da sen çıkageldin. Ne gibi ameller işlediğini öğrenmek için senin yanında kalmak ve seni örnek almak istedim. Fakat senin büyük bir amel işlediğini de görmedim. Seni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in söylediği mertebeye ulaştıran amel nedir?»

O zât;

«–Şu gördüğünden başkası değildir.» dedi.

Fakat ben ayrılmak için döndüğümde ardımdan seslenerek dedi ki:

«–Evet, benim amelim, senin gördüğünden başkası değildir. Ancak ben müslümanlardan hiç kimseye karşı kalbimde en ufak bir kin tutmam ve Allâh’ın verdiği herhangi bir nîmet ve hayırdan dolayı da kimseye asla haset etmem.»

Bunun üzerine;

«–İşte seni o dereceye ulaştıran bu hâlindir.» dedim.” (Ahmed, III, 166)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ-’ya bir kişi gelip kendisine nâhoş sözler söyledi, İbn-i Abbâs cevap vermedi.

Öyle ki adam hayret etti:

“−Ey İbn-i Abbâs; bu muammâyı çöz, niye bana cevap vermedin?” dedi.

O da şu karşılığı verdi:

“−Bende üç haslet var, onun için sana cevap veremem.

«Birincisi; Kur’ân’dan bir âyet okunduğu zaman, keşke bütün insanlar benim duyduğumu duysalar. (Benim anladığımı onlar da idrâk etseler.)» derim.

«İkincisi; hâkimlerin adâlet tevziine sevinirim ki, müslümanlar selâmet bulur.

Üçüncüsü;   müslümanların beldesine yağmur yağınca sevinirim, zira müslümanlar sevinir. (Yani müslümanların sevinciyle mesrur, hüznüyle mahzun olurum.)»

Bende bu üç haslet varken ben nasıl sana cevap verebilirim?”

ASHÂBI ASHÂB YAPAN ÖZELLİĞİ

İşte ashâbı ashâb yapan, Efendimiz’e olan samimî muhabbetleri ve bu muhabbetten dolayı Oʼnun ahlâkıyla ahlâklanmış olmalarıdır. Bu sebeple Siyer-i Nebî, bir kronoloji dersi değildir, bir tarih dersi değildir. Bir “yaşama ve yaşatma” dersidir. Efendimizʼin gönül dokusundan hisseler alma, hâliyle hâllenme, ahlâkıyla ahlâklanma dersidir. Feyz ve rûhâniyet tahsilidir.

Dolayısıyla; “Ben Allâh’ı ve Rasûl’ünü seviyorum.” demekle iş bitmiyor. Bu sevginin; hâl ve davranışlarımıza, Allah yolundaki gayretlerimize, ibadet ve ahlâkımıza, bilhassa evimize, işimize, çocuklarımızı terbiye edişimize, velhâsıl hayatımızın her safhasına aksetmesi îcâb eder.

Dilimizle; “Ben Allâh’ı ve Rasûl’ünü seviyorum. ” derken,

–Evlâdımızı Kur’ân tahsilinden mahrum bırakıyorsak, Sünnet-i Seniyye istikâmetinde bir mânevî terbiyeden geçirmiyorsak,

–İşimizde ve ticaretimizde helâl-haram hassâsiyeti göstermiyorsak,

–Fâize, stokçuluğa, haksız kazanca meylediyorsak,

–Kul hakkına giriyorsak...

Bütün bunlar, bizim Allah ve Rasûl’üne olan muhabbetteki samimiyetimizi şüpheli hâle getirir.

Unutmayalım ki, örnek almamız gereken ashâb-ı kirâm, sözde değil, özde sahâbî oldular. Îmanlarını aşkla yaşayıp yaşatmak sûretiyle ispat ettiler. Bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar. “Yeter ki Allah ve Rasûl’ü bizi sevsin, bizden râzı olsun...” dediler.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Muhâcirler ve Ensâr’ı bize örnek nesil olarak takdim ediyor. Onlara güzelce tâbî olan ihsan sahiplerinden olmamızı telkin ediyor.[1]

O hâlde ashâb-ı kirâmın hâliyle kendi hâlimizi bir mukâyese edelim:

–Ashâb-ı kirâm, Allah ve Rasûl’üne muhabbetlerini samimî fedakârlıklarla ispat ettiler.

Uhud Harbi’nin ardından, Hamrâu’l-Esed mevkiine kadar düşmanı takip emri verildi. Seferden muaf sayılabilecek kadar yaralı bir sahâbî, ağır yaralı sahâbîyi sırtında taşımak pahasına; “Allah Rasûlü’nün emrini îfâdan geri kalmayalım.” dedi.

–Yürüyemeyecek kadar hasta bir sahâbî, iki kişinin kollarında câmiye gidip cemaatle namazdan mahrum kalmamaya çalıştı...

–Allah Rasûlü’nün tebliğ mektuplarını, kelle uçurmaya hazır cellâtların önünde krallara okumaktan çekinmediler...

Onlar bu derecede din ve îman gayreti gösterirken, bizler mâzeretsiz olarak câmiden, cemaatten, Allah yolundaki gayret ve fedakârlıklardan uzak duruyorsak, Allah ve Rasûl’ü için ağızlarımızdan dökülen;

“‒Canım kurban olsun Sen’in yoluna!” gibi sevgi iddiâlarının ne ehemmiyeti kalır?!.

Şu hâdise ne müthiş bir ibret dersidir:

Sahâbeden Kaʻb bin Mâlik, Mürâre bin Rebî, Hilâl bin Ümeyye Tebük Seferi’ne mâzeretleri olmaksızın katılmamışlardı. Bu üç sahâbî, 50 gün süreyle tard edildi. İhtilâttan men edildi. Kendilerine selâm bile verilmedi. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi. Samimî pişmanlıkları sebebiyle ancak 50 gün sonra affedildiler.

Bizler de bugün bir nevî Tebük Seferiʼnde olduğumuzu hatırımızdan çıkarmayalım. Gücümüzün yettiği hiçbir hayrı ihmâl etmeyelim. Geçerli bir mâzeretimiz olmadığı müddetçe Allah yolundaki hiçbir gayretten geri kalmayalım.

Unutmayalım ki muhabbetin kantarı fedakârlıktır. Allah Rasûlü’nü gerçekten seviyorsak, kıyâmet günü O’nun civârında olmak istiyorsak, bugün O’nun yolunda fedakârca gayret göstererek, sevgimizi ispat etmeliyiz.

Yine; “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadîs-i şerîfinin muhtevasına girmek istiyorsak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ashâb-ı kirâm ile ne kadar hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat, fikriyat ve istikâmet beraberliği içinde olduğumuza çok dikkat etmeliyiz. Zira seven, sevdiğinin hâliyle hâllenir, ahlâkıyla ahlâklanır.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyuruyor ki:

“Ey insanlar! «Kişi sevdiğiyle beraberdir.» hadîsini yanlış anlamayın! (Gücünüz nisbetinde) sâlihlerin amelini işlemedikçe sâlihlerden olamazsınız.

Zira yahudî ve hristiyanlar da, kendilerince pey-gamberlerini severler; fakat (hâl ve amel itibârıyla) onlarla beraber değildirler.” (İhyâ, c. II, s. 402)

O hâlde düşünmeliyiz:

–Başta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz olmak üzere, ashâb-ı kirâm, evliyâullâh ve selef-i sâlihîn’in, Allah için sergiledikleri fedakârlıklardan bizde ne kadar hisse var?

–Müslümanların sevinciyle ne kadar mesrur, üm-metin ıztıraplarıyla ne kadar mahzun hâldeyiz?

–Muzdarip din kardeşlerimiz için, elimizden, dilimizden ve gönlümüzden ne kadar fedakârlıkta bulunabiliyoruz?..

‒Mü’min, müʼmine zimmetlidir. Muhtaç din kardeşlerimizin elinden yeterince tutabiliyor muyuz?

‒İslâm için her türlü fedakârlığı göze alabiliyor muyuz? Hiçbir mâzeret öne sürmeden, canla-başla hizmete tâlip olabiliyor muyuz?

Şunu da unutmayalım:

İmtihanı kaybedenler, dâimâ bahane arayanlar olmuştur. Muvaffak olanlar da bahaneleri unutarak fedakârca gayret edenlerdir.

Peygamber Efendimiz’in izinde yürümek, fazîletlerle dolu bir ömür sürmeye vesîledir.

O’nun izinde yürümek, canlı bir Kur’ân olabilme sırrına ermektir.

Sırf gözün ve zihnin okuduğu değil, kalbin de okuduğu bir ilim ve tahsil... Bu da en muhteşem tahsildir.

Sahâbî, zihnî bilgileri kalben hazmetti, muhabbet arttıkça da bu bir sevdâ hâline geldi.

Yunus’u Yunus yapan bu sevdâdır, Mevlânâ’ya Mesnevî’sini telif ettiren sevdâ budur.

Hazret-i Mevlânâ, rûhunda yanan aşk ateşinin ölümle bile sönmeyeceğini, bir beytinde şu şekilde ifade ediyor:

“Vefâtımdan sonra benim kabrimi aç ve içimin ateşi sebebiyle kefenimden nasıl duman yükseldiğini gör!”

Merhum Nurettin Topçu, İmam Hatip’te hocamızdı. Mevlânâ âşığı bir mütefekkirdi. Mevlânâ Hazretleri’nin derûnî hâllerini idrâk hususunda insanların çoğunun acziyet içinde olduğunu şöyle ifade ederdi:

“Biz, Mevlânâ Celâleddîn’in vecdinin feryatlarını dinledik. Daldığı huzur denizinin derinliklerini görmemize imkân yok. Denizin tâ dibinden sıyrılıp da suyun yüzüne ne vurdu ise onu görüyoruz.

Biz Hazret-i Mevlânâ’nın aşkını değil, sadece aşkının dile gelen ifadesini elde ettik. Peltek dilimizle anlatmaya çalıştığımız, bütün bundan ibaret.

Huzur denizine yalnız o daldı. Bize vecdinin fırtınasından çıkan sesler kaldı. Heyhât, onu Mevlânâ zannediyoruz.”

Mevlânâʼda, Yunusʼta, Hüdâyîʼde, velhâsıl bütün Allah ve Rasulullah âşıklarında neyi görüyoruz?

Muhabbetin “aşk” hâline gelmesini, îmânın aşkla yaşanmasını görüyoruz.

Cenâb-ı Hak -aramızda 14 asır olsa da- Efendimiz’e kalben yakın olabilmeyi cümlemize ihsan buyursun. Zira esas olan, kalben beraber olabilmektir.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muaz bin Cebel’i Yemen’e vâli olarak gönderirken kendisine şu nasihatte bulunmuştu:

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“Benim ümmetim bereketli bir yağmur gibidir. Başı mı sonu mu (hayırlıdır) bilinmez.” buyuruyor. (Tirmizî, Edeb, 81)

Bugün bir mü’min;

–Ebedî kurtuluşu için sırf kendi istikâmetinin düzgün oluşunu yeterli görmeyecek.

–Kendisini devrin akışından mes’ûl, çevresindeki insanları da kendine zimmetli bilecek.

–Karşılaştığı yanlışlıkları ve bilhassa haksızlıkları, eliyle ve diliyle bertaraf etmeye çalışacak.

–İmkânı ölçüsünde tebliğde bulunmanın bir îman mes’ûliyeti olduğunu hatırından çıkarmayacak.

Tebliğ, Rabbimiz’in bizlere yüklediği mukaddes bir emânet…

Âyet-i kerîmede buyruluyor:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyruluyor:

“…Allâh’ın senin elinle bir kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için üzerine Güneş’in doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.” (Hâkim, Müstedrek, III, 690)

Tebliğ hizmetinde bulunacak sahâbîleri, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ilim ve hâl ile donattı. Sonra onları krallara ve insan olan her yere gönderdi.

Onlar tebliğ mesʼûliyetini öyle idrâk etmişlerdi ki, emr-i bi’l-mârûf nehy-i ani’l-münker hizmetinde bulunabilmeyi canlarına minnet bildiler. Gönüllerindeki hizmet aşkı, onları Dünyaʼnın dört bir tarafına sevk etti.

Vedâ Hutbesi’nde takrîben 120.000 sahâbî vardı. Mekke-Medîne’de medfun bulunan sahâbîlerin sayısı ise 20.000 civarında. Demek ki 100.000 sahâbî, İslâm’ı tebliğ için Dünyaʼnın dört bir tarafına dağıldı.

Sahâbe-i kirâmın tebliğ aşkıyla, büyük bir fedâkârlık ve gayretle, yeryüzüne nasıl dağıldıklarına bir misal olarak, Efendimizʼin amcası olan Hazret-i Abbâsʼın ailesi zikredilir:

“Abbâs’ın (r.a.) oğulları;

  • Abdullah Tâif’te,
  • Ubeydullah Medîne’de,
  • Fâdıl Suriye’de,
  • Mâbed ve Abdurrahman İfrikiyye’de (Tunus civarında),
  • Kusem Semerkand’da ve
  • Kesîr (Kızıldeniz kenarındaki) Yenbû’da medfundur.” (Kettânî, Terâtib, Hazret-i Peygamber’in Yönetimi, III, 195)

Toplumda insanlara takvâ önderliği yapacak örnek müslümanlara her devirde ihtiyaç var. Günümüzde ise bu ihtiyaç had safhada. Fakat o örnek insanların gökten inmesini bekleyemeyiz. Bunun için evvelâ kendimiz örnek bir müslüman olmaya gayret göstereceğiz.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“İnsanları ıslâh edebilmemiz için, önce kendimizi ıslâh etmemiz gerekir.”

Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir­ gün dostlarıyla birlikte oturuyordu. Onlara (Allah’tan) bazı talep ve temennîlerde bulunmalarını söyledi. Oradakilerden bir kısmı:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca paralarım olsun da Allah yolunda infâk edeyim!..” şeklinde niyet izhâr etti.

Bir kısmı:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca altınlarım olsun da Allah için harcayayım!..” tarzında bir talepte bulundu.

Bazıları da:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca mücevherlere sahip olayım da onları Allah yolunda sarf edeyim!..” diye temennî etti.

Ancak Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Daha, daha fazlasını isteyin!” deyince onlar:

“–Allah Teâlâ’dan daha başka ne isteyebiliriz ki?!” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Ben ise içinde bulunduğumuz şu hânenin, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Muaz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî gibi (müstesnâ ve seçkin, her yönden kâmil) kimselerle dolu olmasını ve onları Allâh’a itaat yolunda, yani tebliğ ve ıslah hizmetlerinde istihdâm etmeyi dilerim...” dedi. (Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54)

Dipnot: [1] Bkz. et-Tevbe, 100.

Kaynak: Osman Nûri TOPBAŞ, Rasûlullah Efendimizʼden Eğitim Düsturları, Erkam Yayınları