Peygamber Efendimiz’i Sevmek Neden Önemlidir?
Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) sevmenin önemi, Allah Rasûlü’ne muhabbetin anlamı ve O’na ittibânın gerekliliği anlatılıyor.
Allâh’a muhabbet deryasına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’E MUHABBETİN ANLAMI VE ÖNEMİ
Öyle ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itaat, Allâh’a itaat; O’na isyan, Allâh’a isyan sadedindedir. Buna göre Hazret-i Peygamber’in muazzez varlığı, beşer için bir muhabbet melcei, yani sığınağıdır. Ârifler bilirler ki, mevcudâtın varlık sebebi, muhabbet-i Muhammedî’dir. Bu sebeple bütün kâinat, Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ithâf edilmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, mahlûkat içinde en evvel “nûr-i Muhammedî”yi yaratmıştır. Çünkü bu kesret âleminin murâd-ı ilâhîden sonraki ikinci varlık sebebi, “nûr-i Muhammedî”yi zarflandırmadır. Bunun için nûr-i Muhammedî, Allah Teâlâʼnın, kâinâta ve kullarına büyük bir ihsân-ı ilâhîsidir. Nûr-i Muhammedî ki, ilâhî hakîkatin ilk tezâhür mekânıdır. Nûr-i Muhammedî, Zât-ı İlâhîʼnin hakîkatinin bizim dünyamıza ve onun şartlarına tenzîl edilmiş bir tecellî menbaıdır.
Bu meyanda şâir Itrî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ne güzel tavsîf eder:
Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûrʼsun,
Mihr-i âlem-gîrsin baştan ayağa nûrsun!..
“Yâ Rasûlâllah! Sen, Tûr Dağı’nda, üzerinde ilâhî nurların tecellî ederek Hazret-i Mûsâ’ya yol gösteren ve gölgesi yere düşmeyen bir nur ağacı gibisin! Sen, âlemi elinde tutup aydınlatan bir Güneş olarak baştan ayağa nursun, nurdan ibâretsin!..”
Sensin ol şeh kim Süleymanlar kapında mûrdur,
On sekiz bin âleme hükmetmeye me’mûrsun!..
“Sen, kapısında Süleymanların karınca olduğu öyle bir pâdişahsın ki, on sekiz bin âlem Senʼin emrine müsahhar kılınmıştır.”
El benim, dâmen Senʼin ey Rahmeten li’l-Âlemîn,
Şöhretim isyan benim, Sen afv ile meşhûrsun!..
“Ey âlemlere rahmet olarak gönderilen! Senʼin rahmet eteğine sarıldım. Ben günah ve kusurlarımla tanınan bir zavallı, Sen de af ve merhametinle meşhur bir sultansın!..”
Bir yaratılış hârikası olan Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i beşerî tâkat dâhilinde kâmilen kavrayabilmek mümkün değildir. Bu âlemden alınan intibâlar, O’nu îzah ve idrâkte kifâyetsiz kalır. Çünkü bu âlemde müşâhede edebildiğimiz ve benzeri sıfatlarla onları mukâyese zemininde kavrayabildiğimiz keyfiyetlerin arasındaki fark, sonsuz kere sonsuzdur. Bizler, ancak denizden doldurduğumuz kabın hacmi kadar netice elde edebiliriz. Bir bardağa bir ummânı sığdırmak mümkün olmadığı gibi, nûr-i Muhammedî’yi idrâk de lâyıkıyla mümkün değildir.
Şâir Yahya Kemâl, bu hususta söylenebilecek ifâdeyi ne güzel dile getirmiş:
Zaman o Gül gibi gül görmemiş zaman olalı,
Gülün güzelliği dillerde dâstân olalı!..
Dolayısıyla O’nun ulvî mâhiyetine âit beyan, sükûtun sonsuzluğunda noktalanır. Mü’min gönüllere akseden hakîkati ise, ancak deryadaki bir katre kabîlindendir. Zira nûr-i Muhammedî, tıpkı “Beytullah” gibi, akıl ve iz’ânı aşan gerçeklerin beşerî idrâk seviyesine sokulmuş bir tezâhürüdür.
Kelime-i şehâdette de ifâde ettiğimiz gibi, elbette ki O, sûretâ bir “kul”dur. Lâkin sîret itibâriyle bu kulluğu, insan hakkındaki telâkkîmizle doldurmaya çalışmamalıyız. Zira hakîkat-i Muhammediyye karşısında bizim idrâkimiz, metafizik hâdiseleri kavramak hususunda bir çocuk idrâkinden farksızdır. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kullar içinde seçilmiş, sertâc-ı cihân olmuş bir “Rasûl”dür. Hem öyle yüce bir Rasûlʼdür ki, bütün peygamberlerin adı, O’nun mübârek adında cem olmuştur. Bütün peygamberlerin getirmiş olduğu şerîat, yani dîn-i mübîn, O’nun getirdiği İslâm ile kemâl bulmuştur.
Sultanlar adına hutbeler okunur, medhiyeler yazılır ve onların devletleri son bulmasın diye duâlar edilir. Lâkin bir zaman sonra, o sultanlar da devletleri de tarih sahnesinden siliniverirler. Ancak nebîlerin adına okunan hutbeler böyle değildir. Nebîlerin ve onların vârisi olan velîlerin saltanat ve devletleri dâimîdir, sonsuzdur. Onlar, Hak katında olduğu gibi gönüllerde de ebedîleşmişlerdir. Pâdişahların ve devlet ricâlinin saltanatları ise, fânî, gel-geç bir dünya saltanatıdır. Dolayısıyla zevâle mahkûmdur. Nitekim öyle de olur. Fakat peygamberler ve velîler, kulları Mevlâ’ya götüren yüce kılavuzlardır. Onlar, fânîyi ebedî olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden kurtulmuş müstesnâ ruhlardır. Berzah âleminde de sonraki ebedî âlemde de saltanatları devam eden mâneviyat sultanlarıdır. Onlar, dünyada ve âhirette:
“İyi biliniz ki Allah dostları için hiçbir korku yoktur! Onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yûnus, 62) beyânına muhâtaptırlar. Bu kıymetli ruhların oluşturduğu safların mihrâbında da, sertâc-ı enbiyâ Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vardır.
Bu itibarla her zâhirî pâdişahın ismi silinir giderken dünya ve âhiret sultânı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ism-i şerîfi, yerde, gökte ve gönüllerde ebedîdir. O hâlde gönüllere, dünyevî pâdişah ve onlara âit saltanatların nâmını değil, o ebedîlik tahtında oturan eşsiz sultânın nâmını, silinmeyen muhabbet yazısı ile yazmalı ki, kalplerimiz, kendisine verilen ulvî kıymetini muhafaza edebilsin.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın:
“(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allah, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33) beyânı, müşrikler için vârid olmuş bir âyet-i kerîmedir.
İşârî mânâda bu demektir ki; o Varlık Nûru’nu gönlünde taşıyan mü’minler hakkında da büyük müjdeler ve mükâfatlar vardır. Yine bu demektir ki, bir mü’min kulun gönlü, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ne kadar muhabbetle dolarsa, o kadar azâb-ı ilâhîden ve gazabullahʼtan uzaklaşmış olur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın yüce bir vaadidir. Yani Mevlâ, gönlümüzde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- varsa bizi helâk etmeyecek ve bize azapta bulunmayacaktır.
Velîler ve sâlihler, gönül aynalarında en saf ve latîf nakışlar görülebilsin diye ruhlarını O’nun muhabbeti ile parlatırlar. Maddî aynalarda ancak cisimleri olan şeyler, şekiller ve renkler görünür. Velîler ve sâlihlerin gönül aynalarında ise, O’ndan akseden nûr ile en güzel duygular, düşünceler, duâlar ve feyizler ışıldar.
Yaratılışın başlangıcı, nûr-i Muhammedî ile vücut bulduğundan, kürre-i arzʼda zuhûr eden bütün peygamberler, başta Hazret-i Âdem olmak üzere O’ndan niyâbet yoluyla O’nun nûrunun feyz ve berekâtını taşımışlardır.
Bütün güzellikler O’nun sebebi ile yaratılmıştır. Nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! Zira O olmasa idi, hiçbir şey vücut bulmaz idi. O ki, o yüzden varız... O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve tarâveti daha da artan, serâpâ nurdan ibâret bir gonca-i ilâhîdir.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Cebrâil -aleyhisselâm-, sadece bir kanadını açınca doğuyu da batıyı da kaplamıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu görünce, ona bu heybeti verenin büyüklük ve azametini düşünerek kendinden geçip bayıldı.”
“Lâkin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eğer hakîkat-i Muhammediyye’nin o akıl almaz kanadını açsa idi, Cebrâil ebedî olarak kendinden geçer, bir daha kendine gelemezdi.”
“Nitekim Habîbullah, Cebrâil’le beraber Sidretü’l-Müntehâ’ya varınca Cebrâil durmuş ve; «Yâ Rasûlâllah! Sen buyur! Ben Senʼinle müsâvî değilim. Buradan öteye bir kere kanat çırpsam, yanar kül olurum!» demiştir.”
Zira O, canlardan azîz, cânanlardan üstün, her bakımdan muhabbete en lâyık, müstesnâ bir yaratılıştır.
O’nun muhabbet toprağında yeşerenlerin başında gelen ashâb-ı kirâm, tariflere sığmayan bir aşk ikliminde yaşamışlardır.
Bir hanım sahâbiyeden, ibret dolu bir muhabbet-i Peygamberî manzarası:
Kâ‘b’ın kızı Nesîbe -radıyallâhu anhâ-, müslümanlarla birlikte Uhud Gazâsı’na iştirak etmişti. Kendi elleri ile hazırladığı kaplarla yaralılara su taşırken, müslümanların bozguna uğrayarak dağıldığını gördü. Bunun üzerine derhâl Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına koştu. Atılan ok ve taşlara kendini hedef yaparak bütün gayret ve cesaretiyle Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i korudu. Bu fedakârlığı sırasında atılan ok ve taşlarla on iki yerinden yaralandı.
Onun bu hâlini takdîr eden Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Harp esnâsında sağıma-soluma döndükçe hep Ümmü Umâre (Nesîbe)’nin yanıbaşımda çarpıştığını görüyordum.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)
Böylece dindarlığın verdiği şuurla harplerde gösterdiği kahramanlığından dolayı Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in medhine ve iltifâtına mazhar olan Nesîbe’nin ismi, örnek müslüman hanımlardan biri olarak İslâm tarihine geçti.
KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR
Bir diğer muhabbet tezâhürü:
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir sohbetinde Sevban -radıyallâhu anh-, Habîbullâh Efendimiz’e pek derin ve dalgın bir sûrette bakıyordu. Gâyet de muzdarip bir hâli vardı. Öyle ki onun bu hâli, Âlemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Merhametle sordular:
“–Yâ Sevban! Nedir bu hâlin?”
Sevban -radıyallâhu anh-, bu iltifat ile muhabbet çağlayanı hâline gelen sevdâlı gönlüyle şöyle dedi:
“–Anam, babam ve bu canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Senʼin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nûrundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyada böyle olunca âhirette nice olur diye dertleniyorum. Orada Siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik Cennetʼe giremezsem, Sizʼi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allâh’ın Rasûlü!”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sevban ile birlikte ashâb-ı kirâmdan da zaman zaman vâkî olan bu ve benzeri hicranlı sözlere ve ayrıca kıyâmete kadar gelecek olan ümmetin muhabbet ve aşk kâfilesinin yanık gönüllerine sürur dolu bir müjde sadedinde şöyle buyurdular:
“Kişi sevdiği ile beraberdir...” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165)
Tabiî ki, samimî muhabbet, itaat ve teslîmiyet şartı ile...
PEYGAMBERİMİZİN DUYULAN DERİN HASRET
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefât ettiğinde ashâbın hâli, hüznün son raddesindeydi. Âdeta yanıp erimiş bir mum gibiydi. Zira düşünüyorlardı ki O’nu görmeden bir gün bile duramayan âşık gönülleri, artık kendisini bu fânî dünyada hiç göremeyecekti. İşte bu hicran ve yanışa dayanamayan Abdullah bin Zeyd -radıyallâhu anh-, ellerini Hakk’ın dergâhına mahzun bir gönülle açarak:
“İlâhî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberʼimden sonra artık dünyada bir şey görmeyeyim!..” diye ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu.[1]
SAHÂBENİN EFENDİMİZ’E MUHABBETİ VE TEBERRÜKÜ
Hazret-i Peygamber’e ashâbın engin aşk ve muhabbetini kelimelerin mahdut imkânları ile îzah etmek mümkün değildir. Sayısız misaller deryasından birkaçı da şöyledir:
Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i gördüm, berberi O’nu tıraş ediyordu. Ashâbı da âdeta O’nun etrafında pervâne olmuşlardı. Bir tek saç telinin bile yere düşmesine müsâade etmiyor, her bir saçını mutlakâ biri alıyordu.” (Müslim, Fezâil, 75)
Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber’in hem eşyaları hem de saç ve sakalının mübârek telleriyle teberrük hâlinde olurlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır. Bunun en güzel misâli, Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-’ın Hazret-i Peygamber’in saçlarından aldığı birkaç mübârek teli sarığında saklamasıdır.
Rivâyet olunduğuna göre Hâlid -radıyallâhu anh-, Yermük Savaşıʼnda bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine:
“–Onu arayın!” diye tâlimat verdi.
Aradılar, bulamadılar. Hazret-i Hâlid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahâbîler, bu eski sarık için Hazret-i Hâlid’in bu kadar ısrar etmesine hayret ettiler. Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh-, şunları söyledi:
“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- saçlarını kesmişti. Ashâb o saçları kapıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içine koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün savaşlarım zaferle neticelendi. Zaferlerimin sırrı, benim Rasûlullâh’a olan muhabbetimdir.” (Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, I, 170)
İşte bu muhabbetten kaynaklanan bir sâikle, günümüze kadar Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den muazzez bir hâtıra olarak devam eden saç ve sakallarının mübârek telleri, câmi minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete rahmet olagelmektedir.
OSMANLI’DA PEYGAMBER EFENDİMİZ’E MUHABBET VE HÜRMET
Misallerde görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbetin bereketi, yalnız mânevî âlemde tezâhür etmez. Zâhir âlemde de o feyz ve bereketin müşahhas tezâhürleri olur. Bunun en iyi misâli Osmanlı Devleti’dir.
Onlar, devletlerini çoğu kere “Devlet-i Muhammediyye” sûretinde adlandırmışlar ve ordularındaki her ferdi -kendi istîdatları ölçüsünde- O yüce varlığın bir küçük modeli telâkkî ederek “Mehmetçik” diye isimlendirmişlerdir.
Nitekim Osmanlı Devleti’nin tarihteki diğer İslâm devletlerinin hepsinden daha uzun bir ömürle muammer olması da, devlet ricâlinin, başka meziyetleri yanında bir de ve en ehemmiyetli olarak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tekrîm, tâzîm ve muhabbette erişilmez bir zirvede oluşlarıdır.
Aşağıda anlatacağımız hâdiseler, bu zirveye tipik birer misaldir:
Dünya müslümanlarının Haremeyn’e kolayca gidip gelmelerini temin için Hicaz Demiryolu Hattı’nı inşâ ettiren 2. Abdülhamid Han, bu demiryolunun Sünnet-i Seniyyeʼye uygun olması için Hazret-i Peygamber’in seyahatlerinde dinlendiği noktalara istasyon yapılmasını emretmiş, böylece demiryollarını bile bir muhabbet akışı içinde Medîne’ye ulaştırmıştır.
Diğer bir misal:
Osmanlı paşalarından meşhur Medîne müdâfii Fahreddin Paşa, Rasûlullâh’ın rûhâniyetini rahatsız etme endişesiyle Ravza’nın tâmirinde vazife alan ustalara, herhangi bir çivi çakmak îcâb ettiği takdirde, mutlakâ tahta çekiç kullanılması ve çekiç ile çivi arasına da lastik bandaj konularak sükûnetin ihlâl edilmemesini emretmiştir. Bu hususta onu böylesine bir edep ve inceliğe sevk eden âyet-i kerîme şöyledir:
“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)
HAZRET-İ FÂTIMA’NIN PEYGAMBER EFENDİMİZ’E MUHABBETİ
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, mâsivâdan herhangi bir varlığa temâyüldeki tehlikelerden münezzehtir. Buna göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kalbin bütün muhabbet gücü ile sevmek zarurîdir. Bu muhabbete örnek bir zirve teşkil eden Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz’in de, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ukbâya irtihâlinden sonra yüzünün güldüğünü gören olmamıştı.[2] Cennet hanımlarının efendisi olan Hazret-i Fâtıma, muhterem babasının kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alarak koklayıp gözlerine sürdükten sonra şu mısrâları söylemiştir:
“Hazret-i Ahmed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in toprağını koklayanın hâli ne mi olur? Ömür boyu çok pahalı ve güzel kokular koklamamak! (Zira buna ihtiyacı kalmaz.)
Pek muhterem babacığımın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi, o nurlu gündüzler simsiyah gece kesilirlerdi.”[3]
PEYGAMBER EFENDİMİZ’E MUHABBETİN GÖNÜLLERDEKİ TESİRİ
Bu bakımdan O’nun firkat ateşiyle tutuşan ve vuslatının hasretiyle kavrulan gönüller, her şeye, içinde bulundukları bu yanıklık ile bakarlar. Nitekim Es‘ad Erbilî Hazretleri, bu yanışın harâreti ile şöyle demiştir:
Tecellâ-yı cemâlinden Habîbim nev-bahâr âteş!
Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hâk ü hâr âteş!
“Habîbim, Sen’in güzelliğinin tecellî ederek ortaya çıkmasından (dolayı, Sana âşık olan) ilkbahar ateş, gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, toprak ve diken ateş!..”
Şuâ-yı âfitâbındır yakan bi’l-cümle uşşâkı;
Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş!
“Bütün âşıkları yakan, (o mübârek yüzünün) Güneş (gibi parlak) nûrudur… (Bu sebeple) gönül ateş, kalp ateş, (aşkınla) ağlayan (şu) iki göz ateş!..”
Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek?
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş!..
“Bu kadar ateşle aşk şehîdini yıkamak mümkün mü? Ceset ateş, kefen ateş, şehîdi yıkayacak tatlı su dahî ateş!..”
PEYGAMBER EFENDİMİZ’E MUHABBET NASIL YAŞANMALIDIR?
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbetin en güzel ve mânâlı tezâhürü, O’na ittibâdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Namazı kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki, merhamet göresiniz.” (en-Nûr, 56)
Diğer taraftan “Seven, sevdiğinin her şeyini sever.” düstûrunca, Habîb-i Kibriyâ’ya fiil ve hâl bakımından ittibâ şarttır. Öyle ki, bu husustaki aşk, muhabbet ve ittibâ, Hakk’a muhabbetin bel kemiğini oluşturur. Aksine her sevgi iddiâsı, Kur’ân ve Sünnet yolunda geçersiz kılınmıştır. Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır.
Zira ibadetteki rûhâniyet, muâmelâttaki zarâfet, ahlâktaki nezâket, gönüldeki letâfet, sîmâlardaki nûr-i melâhat, lisanlardaki selâset, duygulardaki incelik, nazarlardaki derinlik, velhâsıl bütün bu güzellikler, o Varlık Nûru’na olan muhabbetten kalplere akseden pırıltılardır.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”
Dolayısıyla Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, muhabbetullâha doğru giden yolda beşerin yükselebileceği en büyük zirvedir. Çünkü Allah Teâlâ, idrâk ve iz’anlar da dâhil bütün beşerî kâbiliyetlere bir hudut tâyin etmiştir. Zât-ı İlâhîʼsi ise, bu hududun ötesinde, ötesinin de ötesinde, ötesinin de ötesindedir...
Dipnotlar:
[1] Kurtubî, el-Câmî, Beyrut 1985, V, 271.
[2] İbn-i Sa‘d, II, 312; Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25-26.
[3] İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları