Ömür Bir Göç Hikâyesidir

TEFEKKÜR

Doğumla başlayan, hicretlerle anlam kazanan ve ebedî yurda yönelen insan ömrü; her adımıyla bir göç, her durağıyla bir imtihandır.

İnsanoğlunun hayat serüveni aslında bir göç hikâyesi ile başlar.

ÖMÜR BİR YOLCULUKTUR: DOĞUMDAN EBEDİYETE

İlk atamız Âdem babamız ile Havva anamızın cennetten dünyaya gelişleri bu serüvenin ilk göç hikâyesidir. Dünyaya gelişte de ayrı ayrı coğrafyalara inmeleri insanlığın ilk gurbet hikâyesidir. Yine uzun bir ayrılıktan sonra Arafat Dağ’ında buluşmaları gurbetin vuslata dönüştüğü buluşma hikâyesidir. Bundan dolayıdır ki inanan insanlar asırlardır bu göç ve gurbet hikâyesinin vuslata dönüşmesinin heyecanını yaşatmak için bu mukaddes mekânlarda bir araya gelirler, buluşurlar. Büyük Şair Sezai Karakoç dünyadaki tüm sürgün ve gurbet hikâyelerinin başlangıcı olarak görebilir.

“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği”

“Ömür bir göç hikâyesidir” diye başlamıştık. Yolculuk ve göç birbirlerine yakın anlamlar ihtiva etmektedirler aslında. Evet, her insan, kendi iç dünyasında ve zamanın akışında sürekli bir göç ve yolculuk içindedir. Doğum, bu büyük yolculun bir başlangıç kapısıdır; ölüm ise sonsuzluğa açılan bir başka kapı…

Ömür diye ifade edilen dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerifinde ne muhteşem ifade eder: “Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.”

Büyük aşk şairimiz Yunus Emre, “Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara” dizelerinde bu yolculuğun görünür amacının bir kefen bezi alıp gitmek olduğunu ifade ederken esas amacın “Allah’ın (c.c) rızasını” kazanmak olduğunu derin bir sanat dili ile ifade eder.

İnsanın serüveni doğumla hayat arasına kısa bir yolculuktur. Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezan ile başlar ve yine öldüğümüz de okunan sala ile biter. Cahit Sıtkı Tarancı da bu yolcuğun süresinin ve amacının bizim zannettiğimiz kadar uzun ve kalıcı olmadığını ne güzel ortaya koymaktadır.

“Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.”

Bu kısa yolculukta hayat; taşınan hatıra ve biriktirilen gerçek dostlarla ve sevgilerle örülür. Her göç hem kayıpları hem de umutları taşır. Bazen hafif, bazen ağır… Ömür; bize öğreten, imtihan eden, şekillendiren ve bizi kemale erdiren bir yolculuktur. Bu hayat yolculuğunun her adımında, insanın ruhu biraz daha olgunlaşır, biraz daha derinleşir. Kadim tekkelerde evradı ezkar ile manevi mesafe kat edemeyen dervişleri Şeyh Efendiler uzun seferlere çıkarırlarmış. Bu da “Selman’a çıkmak” diye ifade edilirmiş. Bu uzun seferler dışa, uzak mesafelere olduğu kadar içe doğruda yapılan bir sefer olur, derviş her baktığı ve gördüklerine hikmet nazarı ile bakabilirse manevi inkişafa erişirmiş.

Yola çıkmak her zaman iyidir. Biraz yorulursun ama derin hikmetler devşirirsin. Bazen de aklın ve kalbin geride bıraktıklarına takılır kalır. Geride kalanları yüreğine alıp gidebilirsen ne ala. Şairin dediği gibi, “Ben tabutun içinde, sende benim yüreğimin içinde.” Gitmek mi daha zor, kalmak mı? Giden mi daha şanslı, kalan mı? Bilinmez…

Yolcuyuz, yoldayız. Ama yolun neresindeyiz bilemeyiz. Gideceğin yoldan emin değilsen, yolun sonu; dinlenme noktan olmaktan öteye gidemez. O zaman yol insanı yorar. “Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun” denilen yerde çaresizlikler içinde kalırsın. Ozanın da dediği gibi “Uzun ince bir yoldayım. Gidiyorum gündüz gece” dizeleri düşer yüreğine. Uzayan yolların çaresi sevdiklerine kalbine koyman ve yolcuğunu dosta doğru yapmandır. Zira “dostun evine giden yorulmaz”, “Aşkla giden, aşkla koşan yorulmaz”. Gönlü açık olanın yolu da açık olur.

Her insan kendi yolunu kendi yürümek zorundadır. Yolda seninle birlikte yürüyenler elbette vardır, olacaktır. Onun için biz buna “yoldaş” diyoruz. Yol arkadaşların, yoldaşın ne kadar kıymetli ise yolun da, menzilin de o kadar değerli ve kıymetlidir. Eskiler “Önce refik, sonra tarik/yol” demişler. Ama yine de her insan kendi yolunu kendi yürümek ve kendi yolculuğunu kendi yapmak zorundadır. Başkaları seninle yürüyebilir, ancak senin için yürüyemez. Hz. Mevlâna dergâhının bahçesindeki “İnsanın Hayat Serüveni” çeşmesi metaforu bunu çok güzel anlatılır. Bu hayata tek geliriz, çok oluruz ve yine tek gideriz. “Bir’den gelir, Bir’e gideriz”

ASLİ VATANA DÖNÜŞ: GÖÇ, HİCRET VE VUSLAT BİLİNCİ

Hz. Ebubekir radıyallâhu anh’ın Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile o kutlu Hicret seferine iştirak etmesi sonsuz hikmetlerle doludur. İslam’ın kısa sürede bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılması ve bu kadar büyük bir nüfusa ulaşması da yine her biri bir yıldız mesabesinde olan, yürekleri heyecanla dolu sahabe-i kiram efendilerimizin çıktıkları mücadele, aşk ve muhabbet yolculukları iledir. Yine bu güzelliklerin Anadolu’ya, Balkanlara hatta Avrupa’ya taşınması Horasan Erenleri ve aşk yolcusu olan muhabbet erleri ile olmuştur. “Bir Aşk odu yaktık, diyarı Rum’a attık” diyen arif bunu ne güzel beyan etmektedir.

Esasında bizim faziletlerle dolu medeniyetimizin büyük bir coğrafyaya ulaşması da bir göç hikâyesi ile başlar. Orta Asya steplerinde sıkışıp kalmış, kuraklıkla mücadele eden atalarımızın başlattıkları büyük göç sayesinde Kafkaslar, Anadolu, Balkanlar başta olmak üzere büyük bir coğrafyaya yayılmışız.

Bazen de tarihte Balkan ve Kafkas göçleri başta olmak üzere bugün de mazlum Ortadoğu coğrafyasında olduğu gibi, yapılan zulümler neticesinde zorunlu göçler yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Dünyada zulümle yapılan hiçbir şey kalıcı olmamıştır. Kan ve gözyaşının eritip yok edemeyeceği hiçbir güç yoktur. Zira; “Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbâd olur.”

Seferde olanlara İslam fıkhında ibadetlerde birtakım kolaylıklar vardır. Bunun için “vatan-i ikame, vatan-i sukna, vatan-i asli” kavramları vardır. En sonda her dönüş vatan-i asliyedir. Vatan-i asli; asıl olan geldiğin yer olan, asıl vatandır. İnsanoğlunun asli vatanı farklı coğrafyalar, ülkeler ve şehirler gibi olsa da esas geldiği yer olan “ebedi alemdir” ve her dönüş orayadır. Ondan önceki her sefer ve menzil bir önceki duraktır. Bütün yolculuklar, seferler, göçler ve dönüşler asli vatanımız ebedi âlemedir. Her kervanın son menzili âlem-i ebedidir.

Tüm dönüşlerin “ebedi âleme” olduğu bu fani dünya ve bu kısa hayatı anlamlı kılan güzel insanla hemhal olmaktır ve güzel dostlar biriktirmektir. “Ömür; güzel mekânlarda, güzel insanlarla beraber olmaktır” der, Celaleddin Ökten Hoca. Bu yönden mekân olarak kadim gönül coğrafyamız, Kafkaslar ’da, can Azerbaycan’da ömrümüzün uzun bir kısmını geçirmemizi (layık olmadığımız halde) Rabbimizin bir lütfu olarak gördük. Hem fani dünya hem de ahiret için onlarca, yüzlerce kardeş ve dostlar biriktirdiğimize inanıyoruz. Bu bizim için en büyük sermayedir. Dünyadaki hasret ve ayrılıklar fanidir. Allah yeter ki baki olan âlemde ayrılık vermesin. Gönüllerimizi kendi rızası ile telif eylesin. Ahirette en büyük sermayemiz olan kardeş ve dostlarımızın hürmetine hepimizi cennette cem, cemali ile de müşerref eylesin.

Kaynak: Ahmet Tecim, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479