Ölüm Yolcusu Olduğumuzu Unutmamamız Gerekir

VİDEOLAR

Ölüm ve hayatın yaratılış gayesi nedir? Ölüm ve hayatın var oluş hikmeti nedir? İnfak etmenin fazilet ve önemi nedir? Azrail (a.s) kullara nasıl gelir? Bizlere verilen ömrün hesabı nasıl olacak? Kıyamet günü ilk olarak sorgulanacağımz dört şey nedir? Zamanın kıymetini nasıl anlarız? Dünya ve ahiret hayatında salih kullardan olmak için ne yapmalıyız? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor...

Cenâb-ı Hak buyuruyor, Mülk Sûresi’nde, Tebâreke’de:

“O ki hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O mutlak galiptir ve çok bağışlayıcıdır.” (el-Mülk, 2)

Demek ki hayat, boş yere, mânâsız bir var oluş olmadığı gibi, boş yere dünyaya gelmediğin gibi, ölüm de boş yere bir hiçlik âlemine gidişin değildir. Bir yok oluş değildir ölüm de.

Aksine hayat, bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise faaliyetlerin karşılığını bulacağımız, ebedî varlık sahasına geçişi sağlayan bir dönüm noktası. Peygamber Efendimiz’in belirttiği gibi, ölüm bir îkaz edici, bir uyarıcı.

Ders alabilmek… İşte en büyük derslerden biri de ölümdür.

Münâfikûn Sûresi’nde bir âyet var, sonunda, 10. âyet. Hepimizin bu son hâlini bildiriyor. Hep îkaz, Cenâb-ı Hak îkaz ediyor:

“Herhangi birinize ölüm gelip de; «Rabbim, beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de (ölümü, az bir süre, artık alâmetler başlıyor, görüntüler başlıyor) sadaka versem (Allah yolunda gayretlerde bulunsam, hayır hizmetlerinde bulunsam) ve sâlihlerden olsam.» demeden evvel size verdiğimiz rızıktan infak edin.” Allah ne verdiyse, ondan infak edin.

Gazâlî’nin İhyâu Ulûm’unda bir kıssa anlatılıyor. Vehb ibni Münebbih’ten rivâyet:

Bir padişah, bir şöhretle, memleketinden çıkıyor, bir memlekete gidecek, büyük debdebe, şâşaa vs… Cins cins atlar, çeşit çeşit giysiler filân… Tam giderken yolda karşısına bir garip çıkıyor. Diyor ki padişah:

“–Sen kimsin diyor benim karşıma çıkacak, çekil buradan diyor. Haddini bil!” diyor.

O garip de diyor ki:

“–Sultânım diyor, sana söyleyeceğim var benim.” diyor.

“–Sen ne söyleyebilirsin bana, sen kimsin ki, bana ne söyleyeceksin?!” diyor.

“–Senin için söyleyeceğim sultânım.” diyor.

“–E söyle bakayım.” diyor.

“–Eğil, kulağına söyleyeyim.” diyor.

“–E söyle bakayım.” Eğiliyor.

“–Ben Azrâil’im diyor. Senin müddetin bitti diyor. Canını almaya geldim diyor. Artık ailene dönemeyeceksin.” diyor.

“–Yaa diyor, müsaade et diyor, az bir şey vakit ver!” diyor.

“–Yok, bitti artık.” diyor, canını alıyor.

Yine Azrâil, yine zayıf bir insan kılığında, yolda bir mü’min kişiyle karşılaşıyor. Selâm veriyor, selâmı alıyor.

“–Nasılsın kardeşim?” diyor.

“–Elhamdülillâh diyor. Şükür hâlindeyim diyor, Allâh’ın verdiği nîmetlere diyor. Ben O’na nasıl şükredeceğim diyor, nasıl kul olacağım diyor, onun derdindeyim.” diyor.

“–Kardeşim, bak diyor. Ben diyor, Azrâil’im diyor. Senin vaktin geldi diyor. Fakat diyor, biraz sana erken geldim ben diyor. Erken geldim de, yapacağın bir şey varsa yap.” diyor.

“–Ben de zaten hep hazırlıklıydım diyor. O zaman müsaade et, iki rekât bir namaz kılayım.” diyor.

“–Rahat, rahat kıl.” diyor.

Demek ki bu son nefes, çok mühim! Yani;

“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Öyle haşrolunursunuz.” buyruluyor. (Bkz. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663)

Bir de Cenâb-ı Hak Fâtır Sûresi’nde, 37. âyette yine bir hâdise bildiriyor. Öbür taraftan bir manzara bildiriyor:

Mücrimler diyorlar ki:

“–Bizi yâ Rabbi, çıkar bu Cehennem’den diyorlar. O kötü amellerimizi iyi amellere tahvil edelim.” diyorlar.

Cenâb-ı Hak iki şey soruyor. Birincisi:

“–Sana bir ömür vermedik mi diyor. Düşünmedin mi, niye dünyaya geldin? Kimin mülkünde yaşıyorsun? Gelen niye geliyor, giden nereye gidiyor? Sana düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?” buyuruyor.

İkincisi:

“–Sana diyor, bir peygamber, bir irşadcı gelmedi mi?” diyor.

“–Evet yâ Rabbi! Zaman da verdin, ömür de verdin diyor, irşadcı da verdin, peygamber de gönderdin ama diyor, ben diyor, gaflete düştüm.” diyor.

“–O zaman, azâbı tadın.” buyuruyor.

Yani, velhâsıl, mâzeret kapıları yok. Ölümle mâzeret kapısı bitiyor. Çünkü Peygamber geliyor, Kitap geliyor, kâinat ilâhî bir azamet-kudret akışları… Neye bakarsan bak; abes, bir abes yaratılmış yok.

“Biz insanı abes de yaratmadık.” “عَبَثًا” buyuruyor.

“İnsan boş yere yaratıldığını, huzurumuza gelip hesap vermeyeceğini mi zannediyor?” buyuruyor. (Bkz. el-Mü’minûn, 115)

İşte mâlum, çok duyduğunuz bir hadîs-i şerîftir.

“Kıyamet günü dört şeyden sorulmadıkça, kulun ayakları yerinden kımıldayamaz kıyamet günü. Bir; ne ile ömrünü harcadın? İkincisi, gençliğini nerede sarf ettin? Üçüncüsü, malından; onu nereden kazandın, nereye sarf ettin? (Kur’ân-ı Kerîm ve hadis) ilminden olarak, nasıl bir istikâmette bulundun?” (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 1)

Bu dört şey sorulmadan, ayağı kıpırdatılmaz, buyruluyor.

Bir Hak dostu, zamanın kıymetini iyi idrâk edebilmek için, gaflete düşmemek için -Allah korusun- “sıkıldım” dememek için, günlerimizi lâyıkıyla değerlendirmemiz için, şu tavsiyede bulunuyor, üç şeye dikkat çekiyor:

“Birincisi: Zaman zaman hastahanelere giderek, hastaları ziyaret et diyor. Sen diyor, o diyor, muzdaripler gibi hastalığa müptelâ değilsin şimdi diyor. Orada diyor, dermansız-devâsız hastaları gör diyor, şükret diyor. Sakın üf, of deme diyor.

Zaman zaman hapishanelere git diyor, oraları gez diyor. Oradaki mahkûmların binbir ıztırapla dolu zindandaki hayatlarını tefekkür et diyor. Sen de bir an diyor bir öfkeye gelip, bir an öfkelenip o gafletle bir cinayet işleyebilirdin diyor. Bu diyor, cinayet işleyenlerin çoğu, bir anlık öfke, bir anlık gaflettir diyor. Allah seni ondan korudu diyor. Onun için şükret diyor.

Üçüncüsü diyor, kabristanlara git diyor. Oradaki mezar taşlarının hâl lisanından yükselen sessiz feryatlarını, figanlarını dinle diyor. Orada “hayat nedir” sualinin en güzel cevabını bulursun.” diyor.

Velhâsıl ömür nîmeti, hayat nîmeti, kaybolduğu anda pişman olmanın fayda vermeyeceği gibi, vakitlerin kıymetini bilmemiz, o zât tarafından arzu ediliyor.

Ondan sonra diyor ki sonunda;

“Mezarda yatanlar için bir Fâtiha oku diyor, bundan sonra günlerini hamd, şükür ve zikirle değerlendirmeye de gayret et.” diyor.

Boşa harcanan zamanın telâfisi yok. Dünü geriye alamazsın. Zamanı borç veremezsin, borç alamazsın zamanla. Geçmişe ait dosyalar kapanıyor. O dosyalar çıkacak. Tek çâre, kul hakkı varsa helâlleşmek. Kul hakkı yoksa, Cenâb-ı Hakk’a bol bol istiğfarda bulunmak… Bilhassa;

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17]) Seherler bilhassa.

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” buyuruyor. (Tirmizî, Zühd, 4)

Efendimiz, Zeyneb’i defnederken, sîmâsı değişti. Zeyneb, şehid olarak vefat etti. Onu Esved isminde biri, deveden iterek düşürdü. Hâmileydi, kanlar içinde kaldı, bir müddet sonra vefat etti. Efendimiz onu defnederken, rengi sapsarı oldu. Ki Zeyneb’i çok severdi. Sonradan rengi eski hâline geldi, rahatladı. Ashâb-ı kirâm dediler ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Hâlden hâle girdiniz.” dediler.

Dedi ki:

“–Kabir Zeyneb’i sıktı. Zeyneb’in feryadı maşrıktan mağribe duyuldu (insanların duymayacağı şekilde). Sonra kabir açıldı, Zeyneb ferahladı.” (Bkz. İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VII, 131)

Velhâsıl bu, yine Sa‘d bin Muaz defnedildiğinde Efendimiz’in yine rengi sarardı.

“–Ne oldu yâ Rasûlâllah?” denilince:

“–Sa‘d, sahâbenin sâlihlerindendi buyurdu. Kabir onu sıktı da sıktı. Sonra kabir açıldı.” buyurdu. (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 360)

Onun için, bir duâsı var Efendimiz’in, sık sık bu duâyı okuyalım:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ

“Yâ Rabbi! Kabir azâbından ve kıyamet azâbından Sana sığınırız.” (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 88; Müslim, Mesâcid, 128-134)

Bol amel-i sâlihlerle tefekkür etmek…

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Ölüp de pişmanlık duymayacak hiç kimse yoktur.” buyuruyor.

Ashâb-ı kirâm:

“–Onun pişmanlığı nedir yâ Rasûlâllah?” diye sorunca Efendimiz:

“–Muhsin, yani ihsân ehli, sâlih bir kişi, bu hâlini daha fazla artırmamış olduğundan…” (Tirmizî, Zühd, 59)

Yani; ölüm ânı gelir de keşke biraz daha açılsa da ömrüm, Cenâb-ı Hakk’a daha çok yaklaşsaydım, daha çok sâlihlerden olsaydım…

Sâlihlerin üzüntüsü bu olacak buyuruyor. O ölüm ânında diyor, sâlihler de pişmanlık duyacak buyuruyor.

İlyas -aleyhisselâm-’a Azrâil geldi. İlyas -aleyhisselâm- şöyle bir değişik bir hâl oldu kendisinde. Azrâil dedi ki:

“–İlyas dedi, sen peygambersin dedi, ölümden mi ürktün?” dedi.

“–Yok dedi, ölümden ürkmedim dedi. Dünya hayatı benim için güzeldi, cazipti dedi. İbadetlerim vardı dedi, tâatim vardı dedi. Allâh’ın emrini yerine getirmek, Cenâb-ı Hakk’a zikirle, fikirle yaklaşmak, bana çok büyük bir lezzet veriyordu dedi. Hep bu lezzetin içindeydim dedi. Şimdi ise mezarda rehin kalacağım kıyamete kadar dedi. Orada kaybetmek, kazanmak yok…”

Velhâsıl demek ki bir ölüm yolcusu olduğumuzu unutmamak, dünyada bir misafirhânede olduğunun idrâki içinde olabilmek. Yani velhâsıl, çalışmamız, gayretlerimiz boş olmayacak, Allah rızâsı için olacak.

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

“Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3) buyruluyor.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzel olmasındandır.” buyuruyor. (Tirmizî, Zühd, 11)

İmâm Gazâlî Hazretleri de, vakit israfından şu îkazda bulunuyor:

“Oğul diyor, farzet ki bugün öldün diyor. Bugün öldün diyor. Hayatında geçirdiğin gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin diyor. Ah, ah, keşke diyeceksin diyor. Lâkin heyhât, doldurduğun hayat kaseti açılacak, her nefeste «Kitabını oku, bugün sana hesap sorucu olarak nefsin kâfîdir.» (el-İsrâ, 14) denilecek.” buyuruyor.

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…O gün, faydalandığınız her şeyden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyruluyor.

Velhâsıl;

حَاسِبُوا اَنْفُسَكُمْ قَبْلَ اَنْ تُحَاسَبُوا

(Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin.)

Bir muhâsebe içinde olmamız zarurî.

Cenâb-ı Hak, “وَالْفَجْرِ” (“Fecre andolsun.” [el-Fecr, 1]) buyuruyor. Fecir vakti, takvimden bir yaprak açıyor. Kirâmen Kâtibîn, her hâlimizi ilâhî dosyaya gönderiyor. Tekrar telâfisi yok. Dünü geriye alamazsın…

Hasan Basrî Hazretleri bir cenazeye katılmıştı. Orada yaşlı bir zât gördü. Defin işleri bittikten sonra dedi ki:

“–Ey kişi dedi, sana Allah için soruyorum dedi, ne dersin dedi. Acaba vefat eden sen olsaydın dedi, bir gün o mezarda kalsaydın, seni bir gün sonra mezardan çıkarsalardı, sen nasıl hareket ederdin?

O hâlde (diyor Hasan Basrî Hazretleri), vefat eden kişi gibi düşünmemiz zarûrî.” buyuruyor.

Yine Mevlânâ Hazretleri:

“İnsanlığın çoğu diyor, bedenlerinin ölümünden korkarlar diyor. Esas korkulması gereken husus, kalplerin ölümüdür.” buyuruyor.

Onlar ne oluyor? Canlı cenaze oluyor. Dünyanın putperesti oluyor.

Yine devam ediyor:

“Bugün yapacağın işi yarına bırakma diyor. Aklını başına al da âhiret çuvalını taşlarla değil, yani boş şeylerle değil, sultanlara-padişahlara sunulması gereken değerli cevherlerle yani «اَحْسَنُ عَمَلًا» (en güzel amel) amel-i sâlihlerle doldur.” buyuruyor.

“İstikbâli gören kişi mesut olur buyuruyor. Böyle kişinin Hak yolunda yürürken hiçbir zaman ayağı kaymaz, sürçmez, tökezlemez.” buyuruyor.

Yine Sâdî-i Şîrâzî, Bostan adlı eserinde:

“Akıllı isen diyor, her şeyin mânâsını derin derin tefekkür et diyor. Çünkü sûret kalmaz diyor, öldüğün zaman sûret gider diyor, lâkin sîret kalır, mânâ kalır.” diyor.

“Âhiret azığını diyor, hayatında tedârik et diyor. Çünkü sen öldükten sonra akraban hırsa kapılır da sana, senin arzu ettiğin gibi hayır-hasenatta senin için bulunmaz.” diyor.

Benim çoluk-çocuğum yapar, onlar yapar, onlar beni sever… Yok, vazgeç ondan diyor. Ne yaparsan diyor, sağlığında yap diyor.

“Iztırap çekmemek istiyorsan diyor, kabirde ıztırap çekenleri hatırla.” buyuruyor.

“Bugün hazine elindeyken, yani amel-i salih (imkânı) elindeyken, elini çabuk tut, infak et.” diyor.

Sonra devam ediyor Sâdî-i Şîrâzî:

“Kapına bir garip gelirse diyor, onu sakın boş çevirme diyor. Allah göstermesin, belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın.” buyuruyor.

İşte Suriyeliler… Onların içinde varlıklılar vardı, zenginler vardı, vs. vardı.

“Olgun kişi, kâmil kişi, bir gün kendisinin de başkasına muhtaç olabileceğini düşünerek muhtaç olanlara ikram eder.” buyuruyor.

مَنْ دَقَّ دُقَّ : Daima karşılığını bulursun.

“Gönlü yaralı olanların hatırlarını sor. Onlara bak. Belki bir gün sen de o vaziyete düşersin.”

“Muzdarip kalmış insanların gönüllerini sevindir. Belki bir gün sen de bîkes ve muzdarip olarak kalırsın.”

“Ömründen geçen günler mâzî olmuştur. Giden, geri gelmez. Bâri geride kalan üç-beş günü olsun, ganimet bil, kıymetini bil.”

“Ölülerin dili olsaydı, ağlayarak, bağıra bağıra şöyle derlerdi:

«–Ey diri insan! Dilin dönerken Cenâb-ı Hakk’ı zikret. Dudaklarını yumma! Bizim zamanımız gaflet ile geçti. Sen de bizim gibi olma! Sayılı olan nefeslerini, Hakk’ın zikriyle ziynetlendir. Ve bu hayatı bir fırsat ve ganimet bil…»”

OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ DİĞER SOHBETLER