Niçin İslâm’ı Bir Savaş Dîni, Müslümanları Da Terörist Olarak Göstermeye Çalışıyorlar?

VİDEOLAR

İslâm’ı niçin bir savaş dîni, Müslümanları da terörist olarak göstermeye çalışıyorlar? İslam düşmanlığının asıl sebebi nedir? İslamofobi'yi yayma çabalarınında ki gaye nedir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor. İşte cevabı...

Evvelâ şunu ifade etmek lâzım ki; İslâm, selâm vermek, insanlığın selâmeti demek, barış demek ve huzur demektir.

İslâm; korkutucu değil, gönle huzur vericidir. Aynı zamanda zarâfet, incelik, nezâket tevzî edici bir dindir.

İslâm, her çeşit zulüm ve terörle mücadele eden bir dindir. İslâm, bütün mahlûkâta -müslüman ve hattâ gayr-i müslim, hepsine- merhamet ve şefkatle muâmele eden bir dindir.

Yine ecdâdımız, bu, fakir hristiyan halkına sadaka olarak da ev yaptırmıştır. Zekât değil, sadaka olarak.

Gelelim İslâmofobi’ye… İslâm’ı evvelâ zihinlerde mahkûm etmek… Gaye, evvelâ zihinlerde İslâm’ı mahkûm etmek, sonra da müslümanlara saldırmayı haklı göstermek. Bunun için bir psikolojik zemin oluşturmak için, İslâm düşmanlarının ürettiği sun’î bir projedir.

İslâmofobi tâbirinin diğer dinler için değil de sadece hak din “İslâm” için kullanılmasının sebebi mâlum. Çünkü;

“Meyveli ağaç taşlanır.”

“Hırsız, kuyumcu dükkânını soymak ister, eskici dükkânını değil.”

Günümüzde bâtıl ve muharref dinlerin insanlığa vereceği bir şey kalmadı. Avrupa’da kiliseler satılıyor, câmi oluyor. Bâtıl dînlerin temsilcileri, bu gidişâta son verebilmek için, İslâm’ı çirkin göstermeye çalışıyorlar. Kendi dindaşlarının İslâm’a rağbetine mânî olmak için, yegâne hak dîn olan İslâm’ı gözden düşürmek istiyorlar. Onların dil uzatmalarının sebebi budur: Bâtıl, haktan rahatsız!..

Dün, Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı’nda, orada Macaristan’da bir üniversitenin dekanı olan bir zât, çok kültürlü bir zâttı, kelime-i şehâdet getirdi.

Ona sorduk:

“–Hidâyet Allah’tandır. Hidâyetinizin sebebi nedir?”

“–Ben dedi, baştan dedi, bir Asya seyahati yaptım dedi. Brahmanlar, budistler, şintoistler, konfüçyüsler vs. hepsini dolaştım dedi. Baktım, hiçbir şey ifade etmiyor dedi. Nirvana Nirvana diyorlar dedi, içi boş bir şey dedi.

Arkadan dedi, bu dedi, Yahudilik de Hristiyanlık da, onların da içi boşaltılmış şekilde dedi. Hristiyanlık bugün bir marka olarak kaldı. İbadet değişti. Akâidi konsiller tayin etti. Allah tarafından değil konsiller tarafından akâid… Allâh’ın baştan bir, ondan sonra iki, sonra üç olduğuna karar verildi. İbadet/namaz; âyin oldu; oruç perhiz oldu vs… Muâmelât vs. tamamen «Sezar’ın hakkı Sezar’a» diye krallara verildi. İçi boş bir marka, bir şey oldu, rozet.

Bu, Avrupa’nın hoşuna gidiyor. İstediği gibi yaşıyor. İlâhî irâdenin üzerinde bir tesiri yok. Bu dedi, düşündürmeye başladı beni dedi.

İnsanın gelişi niye, gidişi niye? Niçin geldik Dünya’ya? Gidiş nereye, bu akış nereye?..

Velhâsıl dedi, Kur’ân’ı açtım dedi. (Tabi o, büyük bir tefekkür sahibi.) Baktım dedi, ne kadar problemim varsa dedi, Kur’ân-ı Kerîm’de önüme çıktı.” dedi.

Demek ki öyle bir durum ki hakîkaten, yaşayan ve yaşatan bir müslüman olabilmek bugün… Bugün, Avrupa, bütün Dünya, esasında İslâm’ın hidâyetini bekliyor mânen. Hidâyet olmadığı için Ateizm’e, Deizm’e, birtakım sapık yollara dönmüş oluyor.

Evet gelelim yine şeye, İslâmofobi’ye. Bugün de İslâm, vaz ettiği gerçek şefkat, merhamet ve diğergâmlık dolayısıyla, menfaatperest insanları, pragmatist toplumları, emperyalist güçleri rahatsız etmekte. Emrettiği adâlet ve hakkāniyet sebebiyle, zâlimleri ve sahtekârları rahatsız etmekte.

Nitekim Batı dünyasında 20-30 sene evvel, bunun plânları yapıldı. Batı medeniyeti karşısında varlık gösterebilecek yegâne medeniyetin İslâm olduğunu îtiraf ettiler. Medeniyetler Çatışması tezini ortaya attılar.

Niçin İslâm’ı, niçin bir muhâlefetle karşıladılar, tâ câhiliyye devrinden beri?

Çünkü İslâm;

عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ

(“Büyük haberden.” (en-Nebe, 2])

Bir âhiret haberi veriyor. İnsanı, bugünkü dünyayı, âhiret haberi rahatsız ediyor. İnternetler, reklâmlar, bu âhiret haberini unutturuyor. Tabi İslâm da daima bir âhiret haberi veriyor. İslâm; insanı, asıl hayatın âhiret olduğu gerçeği içinde yaşatıyor. Dünya ile âhireti mezcediyor İslâm. İki cihanda da saâdetin ölçülerini veriyor.

Lâkin onlar, böyle uhrevî mes’ûliyetler içinde değil; keyfî, rastgele ve nefsânî arzularına uygun bir hayat talep ediyorlar.

İslâm’la şereflenmiş bir misyonere sordum bir misyonere, bizim kitapları Fransızcaya tercüme eden misyonere. Daha evvel bir rahipti, sonra müslüman oluyor. Hikâyesi uzun çok, müslüman olma hikâyesi. Ona sordum:

“–Bugün dedim, niye kitle hâlinde İslâm’a giriş yok dedim. Hristiyanlığın içi boşaldı.” dedim.

Dedi ki bana:

“–İslâm zor dedi. Beş vakit namaz var dedi. Oruç var dedi. İnfak var dedi. Merhamet var, şefkat var dedi.

Batı dünyası pragmatisttir dedi, oportünisttir dedi, menfaatperesttir dedi, hodgâmdır dedi. İslâm’da yasaklar var dedi, içki, kumar vs. iffetsizlik vs… Orada serbest dedi.

Yine ufak bir, vicdânen rahatsız olursa dedi, kiliseye gidiyor dedi, günahını affettiriyor, iş bitiyor.” dedi.

Otuz sene evvel Garaudy İstanbul’a gelmişti. O zaman ona Yıldız Sarayı’nda sorular soruluyordu, o cevap veriyordu. Soruların biri şuydu:

“–Siz baştan bir katolik idiniz, arkadan komünist oldunuz. Komünist (parti)nin genel sekreteri oldunuz. Bütün, Karl Marks’ın fikirleri ortadan kalksa, yeni baştan onu tedvin edecek duruma geldiniz. Bugün de müslümansınız. Niçin hristiyandınız, niçin komünisttiniz, niçin bugün müslümansınız?”

Bu soruya dedi ki cevâben:

“–Ben dedi koyu bir katoliktim dedi. Amerika’ya gittim dedi tahsile dedi. O zaman tröstler, karteller dedi, tonlarca buğdayı yakıyorlardı, binlerce litre sütü de imha ediyorlardı, tröstler ve karteller piyasayı ellerinde tutmak için dedi. O zaman Amerika’da açlık vardı dedi. Ben de bu aç insanlara karşı bu kadar merhametsizlik, bana çok ağır geldi dedi.

O zaman dedi, ben dedi, o insanları dedi, Hristiyanlık’la o kapitalist sisteme Hristiyanlık’la bir rûhâniyet vermek istedim dedi. Bu da olmadı dedi.

Benim için dedi, «vur emri» çıkarıldı dedi. Ben dedi, bir dedi, Cezayirli bir asker bana göz yumdu, ben de kaçtım dedi. Sosyal antropolog olduğum için dedi, merak ettim dedi, iş bittikten sonra. Gittim, buldum onu dedi.

«–Sen bana göz yumdun, ben de kaçtım. Niye bana göz yumdun?» diye sordum dedi.

O da dedi ki:

«–Ben müslümanım dedi, ben müslümanım dedi. Allâh’ın verdiği cana kimsenin kıymaya hakkı yoktur. Ben senin suçlu olduğunu bilmiyorum ki…» dedi.

Aaa… O zamana kadar ben dedi, Müslümanlığı bir aşiret dîni zannediyordum dedi.

Ekonomist olduğum için dedi, iktisattan başladım dedi. İslâm’da iktisat nedir? Fâiz nedir? Onun üzerinde durdum dedi.

Çünkü Komünizmde de fâiz, istismar olduğu için yasaktır, İslâm’da nedir? Bilâl’in bir hadîs-i şerîfi beni İslâm’a, selâmete çıkardı. (Teferruata girmeyeceğim.)

Baktım ki dedi, fâizin en zerresi bile haram, Rasûlullah onu haram kılıyor dedi, Kur’ân-ı Kerîm haram kılıyor. Bunun üzerine dedi, baktım İslâm istismârı kaldırıyor dedi. Diğer umdelerine geçtim dedi. Hayran oldum dedi ve ben müslüman oldum.” dedi Garaudy…

“Siz dedi, bugün dedi, hastanın peşinde gitmek istiyorsunuz dedi. Bugün Avrupa hasta dedi, siz sağlamsınız dedi. Fakat sağlamlığınızı bile bilmiyorsunuz dedi. Onun için hastaya hayransınız dedi. Sizin içinizde o kadar büyük âbideler var ki dedi. Meselâ Ebû Hanife’nin dedi, hukuk diyalektiğini dedi, hukûkî üstünlüğünü dedi, İslâm dünyasına, ben iki senelik müslümanım, ben anlatıyorum dedi. Siz içinizdeki kıymetleri dahî bilmiyorsunuz!..” dedi.

Acı bir hakikat bu!..

Velhâsıl geçelim yine mevzuumuza:

İki tane bomba atıldı şeye, Japonya’ya, iki şehir kömür oldu. Kadın, insan, hayvan, toprak kömür oldu. Buna hiçbir zaman bir “terör” denmedi buna. “Hristiyan terörü” denmedi.

Stalin komünistti. Yüz binleri katletti. Kellelerden kuleler yaptı. Fakat buna “komünist terörü” denmiyor bugün.

Almanya’da Hitler altı milyon Yahudi’yi fırınlara attı, sabun yaptı, bir “terör” denmiyor.

İsrail yıllardır Filistinli kardeşlerimizi katlediyor. Buna “yahudi terörü” denmiyor.

Arakan’da, Myanmar devletinin göz yumduğu teröristler müslümanları katlediyor. Buna “budist terörü” denmiyor.

Afrika’dan devamlı köle taşındı Amerika’ya. “Bu nedir?” denmedi.

Yani şunu görüyoruz, her yerde mağdur, perişan, müslümanlar olduğu hâlde, “İslâmî terör” diye İslâm’a iftiralar atılıyor. İslâm korkulacak bir şey olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Hâlbuki İslâm, harpte dahî muazzam bir hukuk getirmiştir. Rasûlullah Efendimiz merhamet tevzî etmiştir. Bir misal verelim:

Bedir Harbi’nde müşrikler gelip Efendimiz’in bulunduğu kuyudan su istediler. Efendimiz su verdi orada, bir gün evvel Bedir’den.

Yine o Bedir’deki köleleri Medîne’ye taşırken zaman zaman ashâb-ı kirâm develerden indi; “Bunlar bizim insanlıktaki eşimizdir.” dedi. “Bunlara İslâm’ın merhametini gösterelim.” dedi. Kendileri deveden indiler, bu köleleri develere bindirdiler.

Okuma yazma (öğretmeleri için) verildikleri evlere de telkin ettiler:

“Yemeğinizin, içeceğinizin iyisini bu kölelere vereceksiniz…”

Müslüman oldu köleler. “Bu merhamet dediler, biz böyle merhamet görmedik!” dediler.

“Esirlere yediğinizden yedireceksiniz, içtiğinizden içireceksiniz.” buyurdu. Kâhir ekseriyeti müslüman oldu.

Neydi bu fedâkârlığı yaptıran?

Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış...

O esirlerin de kendileri gibi hidâyetle şereflenmesini istiyorlardı.

Çünkü İslâm, bir müslüman, Allâh’ın verdiği nîmetleri tevzî etmekle kendisi mükelleftir. En büyük zenginlik, saltanat, îmandır. Bir mü’min de o îmânı, yaşadığı o îmânı tevzî edecek; hâliyle, kāliyle, gayretiyle, fedakârlığıyla…

Hayvanlara dahî merhamet… Değil İslâm, insanlara fobi, hayvanlara bile merhamet. Hayvanın üzerinde sohbet eden, devenin üzerinde sohbet edenleri gördü;

“–Niçin dedi inmiyorsunuz dedi. Niçin eziyet ediyorsunuz?” dedi. (Bkz. Ahmed, III, 439)

Ağlayan bir deve geldi Efendimiz’in huzûruna. Sahibine dedi ki:

“–Yarın bunun hesabını vermekten korkmuyor musun?” dedi. (Ebû Dâvud, Cihad, 44/2549)

Bir yanık karınca yuvası gördü Efendimiz:

“–Kim yakabilir dedi, Allâh’ın verdiği bir cana kim kıyabilir?” dedi. (Bkz. Ebû Dâvud, Cihad, 112)

Mekke Fethi’ne giderken on bin kişiyle, yolda bir dişi kelp yavrusunu emziriyordu, “öbür taraftan geçin” buyurdu.

Zekât develerini veriyordu, zekât hayvanlarını veriyordu:

“Bunların götürün, âilenize söyleyin, hayvanların toz-toprak üzerinde bırakmayın. Sütlerini alırken de tırnaklarınızı kesin, yavrularına da süt bırakın.” buyuruyordu. (Bkz. Ahmed, III, 484; Heysemî, V, 168, 259, VIII, 196)

Ne terörü? Merhamet…

Velhâsıl burada, Kânûnî Sultan Süleyman da aynı şekilde. O Süleymâniye Külliyesi’ni yaptırırken, hayvanlara (dair) bir tâlimat yazdırdı; aç hayvan, yorgun hayvan dinlendirilecek, aç bırakılmayacak… Tâlimat yazdırdı.

Kardeşler, bu böyle gidiyor fobi… Yani esasında fobi değil, merhamettir. İşte bugün bakıyoruz, fobi nerede? İşte Suriye’de, işte Irak, Filistin, Gazze, Mısır, Yemen, Myanmar, Arakan, Doğu Türkistan… Hepsi birer bugün mâtem ülkesi oldu.

Niye? Oradaki imkânları alacaklar. Tâ binlerce km’den gelecek, onların şeyini alacaklar.

Velhâsıl vicdana, insafa, merhamete veda eden materyalist dünya… Mazlumlardan yükselen “acıyın bize” feryatları bugün duyulmuyor. Bugün bunu duyan, yalnız müslümanlar. Bu kadar Suriyeli alınmasaydı, onlar ne olacaktı o bombaların altında?

Velhâsıl Rasûlullah Efendimiz de buyuruyor ki, bu çok dehşetli bir hadîs-i şerîf:

“Benim ümmetim bir yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlı, bilinmez.” (Tirmizî, Edeb, 81)

Yani başı mı, âhiri mi? İnşâallah cümlemizi Cenâb-ı Hak rahmet insanı olarak nasîb eder, inşâallah…

“Ben diyor, Havz kenarında bekleyeceğim onları…” diyor. (Buhârî, Megâzî 17; Müslim, Fezâil 31)