Nefsin Putunu Kırmak: Ölmeden Önce Ölmek

Tasavvuf

Gönlümüzü sahte sevgilerden nasıl arındıracağız ki hakiki sevgiliye ulaşabilelim?

“Âşık adamın gıdası sevdiği değildir; gıda sevmenin kendisidir. Onun için şimdilerde kendilerini âşık sananlar sevgiyle beslenmiyorlar. Ya ne ediyorlar? Sevgililerini yiyorlar. Âşık dediğin sevgilisini yer mi? Sevgilisini yiyen hayvandır. Onun için sevgilisini yiyenler ölür ama âşıklar yaşar. Ölen hayvandır, âşıklar ölmez.”  (Ömer Lütfü Mete)

GÖNLÜ BOŞALTMAK: “L”DAN “İLL”YA GEÇİŞ

İnsan, gönül kapısını sevgililere kapattığında “la ilahe (hiçbir ilah yoktur)” sırrına ulaşacaktır ve hakiki sevgiliyi bulacaktır. Maalesef tekâsür (çokluk, istatistik) çağında yedikçe tükenmek bilmeyen sevgililer çoğalmakta; arzular, hevâ ve hevesler sürekli sevgili doğurmakta; sahte sevgiler içinde çağın insanı boğulmaktadır. Sevgililer çoğaldıkça ölümden korkan insanın âb-ı hayat (içen kişiye ölümsüzlük kazandırdığına inanılan hayat suyu) arayışını ölümlü olan bedeninde araması büyük kaybı olmaktadır. 2024 yılında dünya çapında estetik ameliyatlara harcanan para 45 milyar dolar iken, kozmetik ürünlerine giderin 380 milyar dolar olması insanoğlunun bedenini ne kadar putlaştırdığının ispatıdır. İnsan, beden sevgilisine bu kadar yatırım yaparken câna ne kadar yatırım yapar?

Sudaki yansımasını görüp kendine âşık olarak bir ömür boyu ulaşamayacağı aşkın peşinde kendini tüketen Narkissos gibi, insanoğlu bedenine, nefsine âşık olmak için yaratılmamıştır. Beden, ruhun aşkını gizlemek için bir elbise; nefis ise âşık ruhu maşukuna ulaştıran bir binek görevi üstlenmiştir. Aşk ile nefsini terbiye edemeyenler, iki kapılı handa “evcilik oyunu” oynadığının farkında değildir.

Bu evcilik oyununda “Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere…” (Âl-i İmrân-14) yer var iken tek yer ayrılmayan şey ölüm gerçeğidir. Varılacak güzel yerin Allah’ın katı olduğunu ölmeden evvel ölümü tadanlar bilir.

“Gönlünü ağyara kaptırmış kişi, düşman istilasına uğramış bir ülke gibidir.” Bu söz, günümüz insanının gönül profilini yansıtmaktadır. Gasp edilmiş, pörsümüş, yorulmuş gönüller… Eğer gönlün kapısı sahibine kapalı, başkasına açıksa sonu hazin olur. Gönül, sadece sahibine meftun olmak için yaratılmıştır. Başka sevgililerin kapıdan girmesini gerçek sevgili kıskanır. “Allah kıskançtır. Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur…” (Müslim, Tevbe 33).

DEĞİRMENCİ UYKUSU: GÜRÜLTÜYLE UYUTULAN İNSAN

Gönül kapısından içeri girmeyi başaran sevgililer, Mehmet Akif’in kullandığı “değirmenci uykusu” benzetmesindeki gibi, insanı uykusundan uyandırmamak için gürültü çıkarırlar. İnsanlar, sessizlikte uykuya dalarken değirmenciler aksine seste uyurlar. Onlar için ses rahatlıktır, uykuya dalma sebebidir. Ses varsa, işler yolunda demektir. İnsanoğlunu şeytan, ninnilerle, fısıltılarla, vesveselerle uyutur. Uyanmaması için sürekli desibeli yükseltir. Tıpkı sosyal medyanın çıkardığı uğultu gibi. Akımların arkasından akımlar, sonu gelmeyen akışlar, modalar… Ve gürültüler hiç bitmez. Hazların biri sönmeden başka hazlar uyandırılır ki uykudan uyanılmasın.

Araplar iki kelimelik bir deyimle gürültüyü ifade eder: “Şehvetü’l-Marîd” (hastanın şehveti). Şehvet, sözlükte “sevme, arzulama, tutku” demektir. Sınırsız internet, sınırsız harcama, sınırsız tatil reklamları gibi… Bu reklamlar insanı nereye götürüyor? Doyumsuz nefse, sayısız sevgilere, bitmeyen arzulara. Asr Suresi’nde insanı hüsrana sürükleyen en büyük etken değirmenci uykusudur. Bu uykudan uyanmak zordur. Ancak ölmeden önce ölenlerle, hakkı ve sabrı tavsiye eden kullarla yollar kesişirse uykudan uyanmak mümkündür. Onlar insanı sessizlikle uyandırırlar.

Namaz ve zikir, gürültüleri durduran sessizliktir. Zikir hâlinde insan dışına değil, içine yoğunlaşır. İçe odaklandıkça kendine döner. Kendine dönen insan, gönlündeki sevgileri temizleyerek cân evini cânânına hazırlar, böylelikle “illallah (sadece Allah vardır.)” sırrına ulaşılır.

Platon, öğrencileriyle yürürken bir sarhoşun kendi gölgesiyle dövüştüğünü görür. Öğrenciler gülmeye başlar. Platon, şöyle der:

“Gölgesiyle dövüşen birini küçümsemeyin. Pek çok insan ömrünü, içindeki karanlığı tanımadan onunla savaşarak geçirir.”

Dışı tenha, içi mahşer olan insanın gönlü karanlıktır. Ruh, nefsin esiri olduğunda karanlık derinleşir. Ruh, yükselmek istedikçe nefis onu yere çeker. Bu halden kurtulmak için ikinci doğum gerekir.

İsa (a.s.) “Bir kul iki kere doğmazsa göklerin melekûtuna (görünmeyen âlemler, gayb âlemi) ulaşamaz.” der. İkinci doğum çok sancılı olsa da insanın uykusundan uyandırılıp tekâmül etmesi için gereklidir.

“Vilâdet-i sâniye” denilen ikinci ve manevî doğumla kul, Rabbini tanımaya başlar. Bu aşamadan sonra insanoğlunun peşinden koştuğu zevk ve hazzın ibresi Hakk’a yönelir.

Şems-i Tebrizî (k.s.) Makâlât adlı eserinde “Kendi putunu, en çok sevdiğin putunu kırdığında ayık olursun.” der. Sevgili putunun canı, İbrahimlerin baltalarıyla kesilip çıkarılırsa, ölmeden önce ölmek sırrı yaşanır. O balta ki aşk deryasına açılan yelkenli oluverir; o baltanın darbesiyle ârif kişi kula aşkı yükler.

Mevlânâ Hazretleri, âb-ı hayata açılan kapının aşksız olamayacağını şöyle ifade eder:

“Akıl, haccetmek için deve ararken; aşk, Safâ tepesine çoktan çıkmış olur.”

ÖLMEYECEĞİM!

George Gurdjieff, 20. yüzyılın başlarında etkili olmuş bir filozof ve mistik yazardır. Beş yıl Mevlevî tekkesinde kalarak uykudan uyanıp aşkın tadını aldıktan sonra “Ölmeyeceğim!” demiştir.

Âşık Yunus bunu asırlar önce dile getirmiştir:

“Yunus öldü diye salâ verirler,

Ölen hayvan imiş; âşıklar ölmez.”

Ölmeden önce ölme sırrına ulaşıp nefis putunu kırarak ikinci doğumu başarabilen Mevlânâ (ks.), Aziz Mahmut Hüdâyi Hazretleri vb. eserleriyle, kendilerini ziyaret eden sayısız ziyaretçileriyle bizlere ölmediklerini göstermektedirler.

Şems-i Tebrizî Hazretleri’nin sözlerinde geçtiği gibi sevgiliyi câna yerleştirenler ölmeyecek kullardır:

“Seni incinirsin diye gönlümde saklayamam;

Alçalırsın korkusu ile gözümde de tutamam.

Seni gözümde, gönlümde değil cânımda saklayayım ki

Son nefesimde bana son yâr olasın.”

Hakiki sevgiliyi gönüllerine değil cânlarına yerleştirenler ölmeden önce ölümü tattıkları için “ölmeyeceğim!” demişlerdir.

Kaynak: Hatice Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479