Nefsânî Arzular Gözden ve Gönülden Nasıl Düşer?

İbadet Hayatımız

Nefsânî arzular gözden ve gönülden nasıl düşer? Dünyevi lezzetler kıymetini ne zaman yitirir? Kişi ibadetlerinden ne zaman lezzet alır?

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

“Mürîd, halvete[3] kevnî kerâmet ve bazı ilâhî sırlara muttalî[4] olma arzusuyla değil, kadîm[5] olan nûr-i ilâhînin zuhûru ve Vech-i Bâkîʼnin[6] müşâhedesi için girer.”[7]

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi tasavvuf, istikâmet üzere bir kullukla Cenâb-ı Hakkʼın rızâ, muhabbet ve yakınlığına vâsıl olma cehd ve gayretinden ibarettir.

Nefsânî arzular gözden ve gönülden düşer?

Zira gönüller Allâh’a yaklaştıkça, nefsânî arzular gözden ve gönülden düşer, dünyevî lezzetler kıymetini yitirerek âdeta birer çakıl taşına döner. Kul, Hakk’a yakınlığın gönül vecdine erince, bütün ibadetler ve kulluk vecîbeleri, tarifsiz bir lezzet hâline gelir. Bu şekilde aşk ile yaşanan bir îman; kula yorgunluk değil, ancak huzur ve mutluluk kaynağı olur.

İşte tasavvuf da kulluğu böylesine yüksek bir vecd, istiğrak, feyz ve rûhâniyet içinde, Hakkʼa yakınlığın mânevî hazzını tadarak yaşama gayretidir.

Bu sebeple tasavvuf yoluna intisâb eden gerçek bir mürîdin gâyesi, sebepler âleminin şartları dışında gerçekleşen birtakım tabiatüstü hâdiseler görebilmek değildir. Samimî bir mürîdin gayesi, kalbinin ilâhî nurlarla ihyâ olması ve bunun neticesinde, Cenâb-ı Hakkʼın cemâlini seyretme bahtiyarlığına erecek olan, sâlih ve sâdık kullar zümresine girebilmektir.

Meselâ seyr u sülûk esnâsında ve bilhassa nefs-i mülhemede, bazı müridler birtakım zuhurat, sünuhat ve ilhamlarla karşılaşabilir. Kimi zaman da beyin konuşur, mürid ise bunu gerçek zannedebilir. Bu zan sebebiyle de kendine bir ucub hâli gelebilir. İşte bu noktada kendisini hakka ve hayra istikâmetlendirecek olan bir mürşide ihtiyaç vardır.

Dolayısıyla tasavvuf, en başta kalbi ıslah ve ihyâ gayretidir. Bu olmadıktan sonra, kişi sabah-akşam kerâmet gösterse, hiçbir kıymeti yoktur. Böyle kimselerde görülen fevkalâde hâller de kerâmet değil, istidraçtır.

İSTİDRAÇ NEDİR?

İstidraç; kerâmetin zıddı olarak, kâfir, fâsık ve müteşeyyıh, yani velî olmadığı hâlde kendini velî gibi göstermeye çalışan bazı şahıslardan sâdır olan, evliyânın kerâmetine benzer birtakım sıra dışı ve olağanüstü hâllerdir.

Bu nevî fevkalâde hâllerin kerâmetten farkını anlayabilmek, ilim ve irfan işidir. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, böyle kimselerin hayatı, takvâ ölçüleri içinde geçmez. Bunlar, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin sünnetlerine ittibâ hususunda, pek çok noksanlıkları olan kimselerdir. Dînî hususlarda kendilerine îtimâd edilecek kimselerde ilk olarak aranması gereken de budur.

Ebuʼl-Âliye -radıyallâhu anh-ʼın şu ifadeleri, bu hususta ne güzel bir misaldir:

“Biz, kendisinden (hadis) almak için bir kişinin yanına gittiğimizde, önce onun namaz kılışına bakardık. Eğer namazını güzel kılarsa; «O, diğer işlerini de güzel yapar.» diyerek yanına otururduk. Namazını kötü kılarsa; «O, diğer işlerini de kötü yapar.» diyerek yanından kalkardık.” (Dârimî, Mukaddime, 38/429)

Velhâsıl, bir kimsenin ibadette, muâmelâtta, îtikadda, ahlâkta ve bilhassa sünnete ittibâda kusurları varsa, ona îtibar etmemek gerekir. Zira bu hâller, takvâ noksanlığının en bâriz alâmetleridir.

Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî -rahmetullâhi aleyh-:

“Bir kişiyi havada uçarken görseniz, hâli Kitap ve Sünnetʼe uymuyorsa bu bir istidraçtır.” buyurmuştur.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri de:

“Kendisine kerâmetler verilmiş, hattâ havada bağdaş kurup oturan birini görseniz bile, sakın ona aldanmayın! İlâhî emir ve nehiylere riâyet ediyor mu, şerʼî hükümleri hakkıyla edâ ediyor mu, ona bakınız!” buyurmuştur.

Yusuf Hemedânî Hazretleriʼnin şu îkâzı da çok mânidardır:

“Din ve şerîat yolunda yürümeyen kişi, günde bin kerâmet gösterse bile şeytana uymuş demektir. Sünnetʼe aykırı olan bir şeye îtikâd eden kişi, dünyanın ilmini ezberlemiş de olsa, o gayretleri, kendisi için ancak bir yorgunluktan ibârettir.”

Mevlânâ Hazretleriʼnin naklettiği şu kıssa, bir müʼmin için en mühim şeyin, keşif ve kerâmet arayışı değil, istikâmet üzere bir kulluk olduğunu ne güzel hulâsa etmektedir:

Bir gün Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a bir kimse yol arkadaşı olur. Beraber giderlerken bu adam, bir köşede bazı kemikler görür ve Hazret-i Îsâ’ya:

“–Ne olur yâ Îsâ! Bildiğin ism-i âzam’ı bana da öğret de bu kemikleri diriltip kaldırayım.” diye yalvarır.

Hazret-i Îsâ ise cevâben:

“–O iş senin kârın değildir. İsm-i âzam’ı okuyup ölüyü diriltmek için, yağmurlardan daha temiz bir nefes sahibi, meleklerden daha önde bir kul olmak gerekir.

İsm-i âzam, (haram ve şüpheli lokmanın geçmediği) temiz bir ağız ve (Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden arınmış bir) kalp ister. Yani öyle bir kimse ki, nefsi haram ile kirlenmiş olmasın ve melekler gibi isyan ve günahtan pâk olsun. Çünkü bir kimsenin nefsi pâk olmadan, o kimsenin duâsı makbûl olmaz!..

Meselâ farzedelim ki sen, Hazret-i Mûsâʼnın asâsını elinde tutabilirsin. Fakat Mûsâ’daki kuvvet sende var mı ki, onu ejderha yapabilesin? İşte bunun gibi, sende de Îsâ’nın nefesi yokken ism-i âzam’ı okumanın sana ne faydası olur?!” der.

Fakat gâfil adam yine durmaz ve:

“–Yâ Îsâ! Bu istîdat bende yoksa, bâri sen o kemiklerin üzerine oku!” der.

Îsâ -aleyhisselâm- bu ahmağın sözlerine ziyâdesiyle şaşırır ve:

“–Yâ Rabbi! Bu esrârın hikmeti nedir? Bu ahmağın bu derece tartışmaya meyli nedendir? Kendisinin kalbi ölü, başkasının cesedini diriltmeye çalışıyor! Hâlbuki ona düşen; asıl ölü olan kendi kalbini ihyâ etmeye çalışmaktır. Kendi kalbini diriltmek için duâ edeceğine, toprağa karışmış şu kemikleri ihyâ etmeye çalışıyor. Bu ne dehşetli bir gaflettir!” diyerek hayretini ifade eder.

Bu sebeple Allah dostları, fizikî kerâmetlere ehemmiyet vermemişlerdir. Hattâ nefislerin gurur, kibir, ucub ve şöhret duygularına kapılmasına ve kalplerin istikâmetten sapmasına sebep olabilen bu tip kerâmetleri ifşâ etmekten titizlikle sakınmışlardır. Bütün gayretlerini de gerçek kerâmet olan; Kurʼân ve Sünnet istikâmetinde yaşayabilme üzerine yoğunlaştırmışlardır.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin şöyle dediği nakledilir:

“Bir gün Dicle Nehri’nin karşı yakasına geçecektim. Nehrin iki yakası bana yol vermek için kerâmeten birleşti. Derhâl kendimi toparladım ve Dicle’ye şöyle dedim:

«–Yemin olsun ki ben buna kanmam! Zira sandalcılar, insanı yarım akçeye karşıya geçiriyorlar. O hâlde yarım akçe için, otuz yıllık ömrümü (yani otuz yıldan beri mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi) ziyan edemem. Bana Kerîm gerek, kerâmet değil!»”[8]

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2023 – Ocak, Sayı: 443