Mûte Harbi’nde Nefisle Mücadelenin Çarpıcı Bir Misâli
Mûte Harbi’nde nefisle mücâdelenin çarpıcı misâli: Peygamber Efendimiz’in dilinden Hz. Cafer ve Abdullah bin Revâha’nın nefsini dize getiren çetin mücadelesi.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mescidin minberinde Mute Harbi’nin bütün safhalarını anbean ashâb-ı kirâma aktarıyordu.
MÛTE HARBİ’NDEN NEFİSLE ÇETİN MÜCADELE SAHNELERİ
Muhârebe meydanı gözlerinin önünde idi. Orada ardı ardına gerçekleşen şehâdetleri, ashâb-ı kirâmın bir taraftan düşman, bir taraftan da şeytan ve nefisleriyle yaptıkları mücâdelelerini mağmûm ve mahzun bir şekilde şöyle bildiriyordu:
“Zeyd bin Hârise sancağı eline aldı. Şeytan hemen onun yanına geldi. Hayâtı ve dünyâyı ona sevimli, ölümü de çirkin ve sevimsiz gösterdi. Zeyd ise:
«–Bu an, mü’minlerin kalplerinde îmânı sağlamlaştıracakları bir zamandır! Sen ise bana dünyâyı sevdirmek istiyorsun!» dedi ve ilerledi. Çarpışmaya girişti ve nihâyet şehîd oldu. Onun için Allah’tan af ve mağfiret dileyiniz.”
Sonra da şöyle devâm etti:
“O şimdi cennete girdi, orada koşup duruyor! Sonra sancağı Câfer aldı. Şeytan hemen onun yanına vardı. Hayâtı ve dünyâyı ona sevimli, ölümü de çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Câfer ise:
«–Bu an, mü’minlerin kalplerinde îmânı sağlamlaştırma zamânıdır!» dedi ve ilerledi. Düşman ordusuna saldırdı, çarpıştı ve nihâyet o da şehîd oldu. Ben onun şehîd olduğuna şehâdet ederim.”[1]
Daha sonra:
“Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz. O şehîd olarak cennete girdi. Şimdi o, cennette yâkuttan iki kanat ile dilediği gibi uçuyor.” buyurdu.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Câfer’den sonra sancağı Abdullâh bin Revâha aldı!” dedikten sonra bir müddet sustu. Ensâr’ın benizleri sararıp soldu. Zîrâ Abdullâh bin Revâha’nın, Allâh ve Rasûlü’nün hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığını düşünmeye başladılar. O sırada Hazret-i Abdullâh ise sancağı alıp atının üzerinde düşmana doğru ilerlerken, bir yandan da serkeş nefsini dize getirmek için uğraşıyordu:
“–Ey nefsim! Ben seni kendime boyun eğdireceğim diye yemin ettim. Sen buna, ya kendiliğinden râzı olursun, ya da sana bunu zorla kabûl ettiririm! Görüyorum ki sen, cennetten pek hoşlanmıyorsun! Sen, beden kırbası içinde bir damla su durumunda olmaktan başka nesin ki? Ey nefsim! Sen şimdi öldürülmezsen ölmeyecek misin ki? Eğer o iki kişinin yaptığını yapar da şehîdliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun! Eğer gecikirsen bedbaht olursun!”
Bu esnâda parmağından yaralanan Abdullâh -radıyallâhu anh-, atından indi, yaralı parmağını ayağının altına alarak:
“–Sen ancak kanayan bir parmak değil misin? Bu kazâya da Allâh yolunda uğramış bulunuyorsun!” mânâsına gelen bir şiir okudu ve elini hızla çekip sarkmakta olan parmağını kopardı. Ardından da savaşmaya devâm etti. Bir taraftan düşmana karşı küçük cihâdda bulunurken, diğer taraftan da nefsine karşı büyük cihâda devâm ediyordu:
“–Ey nefsim! Eğer endişen, hanımından mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, işte onu üç talâkla tamâmen boşadım gitti. Eğer kölelerinden uzak kalmak ise onları da âzâd ettim. Yok eğer bahçe ve bostanından mahrum kalmaktan ise onları da Allâh ve Rasûlü’ne bırakarak infâk etmiş bulunuyorum.”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- savaş sahnelerini nakletmeye devâm etti:
“Abdullâh bin Revâha cesâretini topladı, elinde sancak olduğu hâlde düşmanlarla çarpıştı ve şehîd oldu. (O tereddüdü sebebiyle) îtirazlı olarak cennete girdi. Onun için de Allah’tan af ve mağfiret dileyiniz!” buyurdu.
Abdullâh -radıyallâhu anh-’ın cennete îtirazlı olarak girişi Ensâr’ın çok ağırına gitti:
“–Yâ Rasûlâllah! Onun îtirâzı ne idi?” diye sordular.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Kendisi yaralandığı zaman düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra nefsini kınadı, cesâretini topladı ve şehîd oldu! Cennete girdi. Onlar bana cennette altın tahtlar üzerinde gösterildi. Abdullâh’ın tahtının arkadaşlarınınkinden daha aşağıda ve eğri olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda:
«–Abdullâh çarpışmaya giderken bâzı tereddütler geçirdikten sonra çarpışmaya gitmişti!» denildi.”
Hazret-i Abdullâh’ın netîcede şehîd olup cennete girişi, Ensâr’ı sevindirip yüreklerini ferahlattı.
Bunları nakleden Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönüllerinin mahzunluğu arttı ve mübârek gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülmeye başladı. Ardından:
“Şimdi sancağı Allâh’ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı. Netîcede Allâh mücâhidlere fethi müyesser kıldı.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 44; Ahmed, V, 299; III, 113; İbn-i Hişâm, III, 433-436; Vâkıdî, II, 762; İbn-i Sa’d, III, 46, 530; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 237)
Demek ki nefs ve şeytan, ölünceye kadar insanın peşini bırakmamaktadır. O hâlde dâimâ uyanık ve mücâhede hâlinde olmak, bir de Rabbimiz’in muhâfazasına sığınmak îcâb eder. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (el-Hicr, 99)
Dipnot:
[1]. İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle demektedir: “Câfer’i aradık. Onu şehîdler arasında bulduk. O hâldeydi ki, cesedinin ön tarafında doksan küsur ok ve mızrak yarası saydık. Bunların hiçbirisi de arkasında değildi.” (Buhârî, Meğâzî, 44) Câfer -radıyallâhu anh- şehîd edildiğinde otuz üç yaşındaydı. (İbn-i Hişâm, III, 434)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları