Mustafa Sabi Dede’nin Medine Hasreti

Kıssâlar

Mustafa Sabi Dede’nin Medine hasreti, umre yolculuğu, Resûlullah sevgisi ve Cennetü’l-Bakî’de son bulan ibretli hayat hikâyesi.

Sâmi Efendi Hazretleri’nin torunu, Mimar Mahmud Sâmi Kirazoğlu kardeşimiz, Medîne-i Münevvere’deki Kuba Mescidi’nin 1984’teki genişletme çalışmaları esnâsında yaşadığı ibret dolu hâtıralarından birini şöyle naklediyor:[1]

MUSTAFA SABİ DEDE’NİN MEDİNE’DE SON BULAN İBRETLİ HİKÂYESİ

Mustafa Sabi Dedemize gelince:

Minârede çalışan Remzi isminde Samsunlu bir duvarcı ustamız vardı. Bir gün yanıma gelip, eşi yıllar önce vefât etmiş, çocukları olmayan, 95 yaşlarında, tek başına yaşayan, annesinin bir dayısı olduğunu söyledi.

Hacca ve umreye gelmek hiç nasîb olmamış. Lâkin Belde-i Tayyibe muhabbeti ile bir ömür yanıp tutuşan, mübârek topraklara yüz sürmek için can atan bu âşık dedenin başka hiçbir şeyle tatmin edilemediğini, bu sevdâsının gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini, şayet olabilirse ne şekilde hareket etmeleri gerektiğini sordu. Derhal çözüm aramaya koyulduk.

Yaşından dolayı işçi vizesi mümkün değildi, ticarî vize de imkânsızdı. “Belki ismine özel bir davetiye çıkartabiliriz veya buraya umreye gelir, bir şekilde kalması için, meşrû her yolu deneriz.” dedim.

Bütün bu işler ve maddî hesaplar, şayet mânevî dâvet olur ise bi-iznillâh bir anda hâllolur.

Samsun’a haberler gitti. Dedeciğim çok sevinip secdelere kapanmış ama sabredememiş. Aşk galeyana gelip dayanamayarak; “Bir an önce umreye gideceğim.” diye tutturmuş. Zaptedememişler. Mecburen işlemlerini yapıp iki hafta içinde bir otobüs kafilesi ile yola koymuşlar.

Medîne-i Münevvere’ye ulaşacakları zamanı hesapladık. Bize de koşup karşılamak nasîb oldu. Kavuştuk, sarıldık, ellerini koklayarak öptük. “Görünce Allah -celle celâlühû-’u hatırlatıyorsa, o Allah dostudur.” sözünün numûnesi idi sanki…

Mustafa Dedemi uygun bir odaya yerleştirdik. Torunu Remzi’yi de dönene kadar refâkatçi olarak yanına verdik. Her fırsatta birlikte olmaya, duâsını almaya gayret ettik. Genel ve özel ziyaretlerde beraber olduk. Ona dokunmayacak, midesini rahatsız etmeyecek, hafif çorbalar hazırladık. Diş yok ki çiğnesin, biberonla daha kolay içiyordu. İki günde bir doktor getirip tansiyon, vesâire kontrol ettirdik…

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini işleyebilme iştiyâkıyla, Kuba Mescidi’nde amelelik yapmak istedi. Özel bir sırtlık yaptırdık, sırtında taş taşıdı. Terler içinde, nefes nefese ama acâyip bir mutlulukla, başta mihrap olmak üzere her köşede çalıştı…

Hemen hemen devamlı beş vakit Harem-i Şerîf’te olduğu için tabiî ki vücudun fizikî yardıma da ihtiyacı var. Mescid-i Nebevî için iki baston yaptırdık; dışarı bastonunu içeri sokmayacağını düşünerek. Tekerlekli araba aldık; kabul etmedi, bindiremedik.

“–Huzûr-i Rasûlullâh’a oturarak gideceğime sürünerek giderim!” dedi.

“–O zaman seni sırtıma alacağım.” deyince, sadece dışarısı için râzı oldu.

Gayret-i dîniyye, ibadet azmi ve aşkı, muhabbet, tevhid şuuru, edep, takvâ acâyip… Bu dünyada ama, sanki bambaşka bir âlemde. Ulaşılacak boyutta değil. Ağız hiç durmuyor, bütün hücreler zikrullah ile meşgul; letâifler, Esmâü’l-Hüsnâ, murâkabeler…

Umre zamanı geldi, Mekke-i Mükerreme’de 9 gün kalınacaktı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e müsaade ziyaretine gittik, fakat bir türlü ayrılamıyor. “Umre için bile böyle olursa, Türkiye dönüşü nasıl olacak?!” diye düşünmeye başladım.

“–Mustafa Dedeciğim! Tertemizsin ama, umre de ayrı bir mânevî temizlik. Beytullâh’a, Kıblegâhımız’a gidiyoruz. Füyûzat, bereket, ecir olacak, huzûr-i Rasûlullâh’a daha ziynetlenmiş olarak çıkılacak. Şimdi zâten nursun, o zaman «nûrun alâ nûr» olacaksın.” diyerek destur aldık.

Daha rahat olur diye, bizim araba ile otobüsün peşine takıldık. Rahmetli Bedia Annem ile yaşadığım şeyi Mustafa Dedemle de yaşadım. Aynı cümleler, aynı incelik; arkasına bir türlü dayanmıyordu.

“–Dedeciğim, sırtını dayan, ne olur!” dedim ama nâfile.

“–Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz deve sırtında, o kavurucu sıcakta, Güneş’in altında günlerce giderken sırtını mı dayadı ki biz böyle serin, rahat bir arabada birkaç saat için, bir de utanmadan rahatımızı mı düşüneceğiz oğlum?” dedi…

Torun Remzi de arkada, yanında devamlı müteyakkız vaziyette. Neyse, Harem-i Şerîf’e vâsıl olduk, kol kola Kâbe’ye geldik.

“–Nur Dedem, Kâbe’yi ilk görüşteki duâlar kabul olurmuş; duâ buyur da âmîn diyelim.” dedim.

Gözyaşları iki yanağından ve sakalından süzülüp gömleğini ıslatırken ettiği mâlum bir niyaz:

“Eli boş gidilmez gidilen yere,

Rabbim, boş gelmedim ben suç getirdim!

Dağlar çekemezken bu ağır yükü;

İki kat sırtımda pek güç getirdim!..”[2]

Sonra Beytullâh’ın örtüsüne yapıştı, bu sefer de Rahmetli Ömer Babamın duâsı:

“Mustafa kulun ne ister Sen bilirsin, ona ne lâzım Sen bilirsin!..” diyerek ağlıyor…

Haceru’l-Esved’e doğru ziyarete yönelince Dedeyi gören nasipli askerler, hemen yol açıp buyur ettiler. Doyasıya eller yüzler sürüldü, öpüldü, elhamdülillâh!..

Tavafımızı tamamlarken Altınoluk gözüne takıldı. Kâbe’nin çatısına gelen su buradan akar diye anlatırken, hikmet-i ilâhî yavaştan yağmur başladı. Altına geçip o rahmetle yıkanıp maddî-mânevî istifade ettik...

Makâm-ı İsmail ve Makâm-ı İbrahim’i ziyaret edip tavaf namazını kılıp, ayakta mültezim duâsını yaparak sa‘y için Safâ Tepesi’ne doğru tırmanmaya başladık…

O ulvî vazife de tamamlandı elhamdülillâh. Ben üç gün kalıp döndüm. Tekrar almaya geleceğimi söyleyerek ellerini öpüp müsaade istedim. Her gün telefonla görüştük, gelmeden bir gün önce de almaya gittim.

Son gün Mina, Müzdelife, Arafat ve Nur Dağı’nı dolaştık. Zemzem suyuna inip abdest aldık, Cennetü’l-Muallâ’yı, Hatice Vâlidemiz’i ziyaret ettik. Medîne-i Münevvere’ye dönüşte Sevr Dağı’na geldik, o mübârek havaları teneffüs ettik…

Sonra yola koyulup Ebvâ Köyü’ne Âmine Anneciğimiz’i ziyarete gittik. Kabrin başında yere diz çöküp Kur’ân-ı Kerîm okuyup ağlaya ağlaya niyâz ettik. Hatmi varmış, orada duâsını yaptık.

“–Annelerin sultanı Hazret-i Âmine Annem! Tek başına sen niye burada dağların başındasın!..” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…

“‒Rabbim Cennet’te beraber eyleye!” diyerek ayrılıp Bedir şehidlerine doğru hareket ettik. Varınca, o Allah yolunun aslanlarının huzûrunda rûhâniyetlerine Kurʼân okuduk, duâlar ettik.

Yolda, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin hicretlerinde istirahat buyurdukları o mübârek dağı, çöle girerek ziyaret ettik.

Eski Bedir yolu yakınlarında bulunan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanından kalan mübârek kuyulardan şifa niyetine sular içtik, abdest tazeledik ve nihayet Mîkāt’a ulaştık. Harem-i Şerîf’imize de salevât-ı şerîfeler ile kavuştuk, elhamdülillâh.

Önce huzûr-i Rasûlullâh’a tekmil vermeye ve niyâz etmeye koştuk, sonra Ashâb-ı Suffe’ye oturduk. Mustafa Dedeciğim, hiçbir dünya kelâmı istemiyor, ona Efendimiz r’den bahsedelim yeter, O’nunla ilgili her şeyi 24 saat dinlemeye hazır.

Gitme günü yaklaştıkça hepimizi heyecan sarmaya başladı. Bu arada dedemizin Mustafa Sabi ismine özel bir davet vizesi yapacağının sözünü, bir yetkili kişiden aldık çok şükür. Pasaport, resim, evraklar vesâirenin kopyasını teslim ettik. “10 güne kalmaz çıkar.” dedi.

Ben Samsun’a gidip kendim getireceğimi söyledim. Kalacağı yer, yanına bir hizmetçi, doktor kontrolü, yemesi-içmesi, kıyafeti, Harem-i Şerîf’e gidip gelmesi vesâire bize ait. Torunu Remzi de zaten burada. Zaman zaman göndereceğiz, hizmetinde bulunacak.

Dedeye müjdeyi verdik ama sevindi mi üzüldü mü belli değil! Sayılı günler çabuk geçti. Türkiye’ye dönüş günü geldi. Gece 11’de otobüs hareket edecek, müsaade ziyaretlerine Cennetü’l-Bakî’den başladık.

Ehl-i Beyt’e ve bütün Bakî ehline niyâz ettik. Çıkmadan bana baktı:

“–Mahmud oğlum, benim yerim burası!” dedi. Yüzünde gitme niyeti hiç yok.

“–Babacığım, Rabbim sıhhat âfiyetle bereketli ömürler nasîb eyleye, hepimizin yeri inşâallah burası olur.” dedim.

Harem-i Şerîf’e geldik, yatsı namazını kılıp huzûr-i Rasûlullâh’a durduk. Görevlilerden izin istedim:

“–Bu yaşta ilk defa geldi, bu gece gidiyor. Bu bir Allah ve Rasûlullah dostu. Müsaade edin, mânî olmayın. Size de ecir var, bu fırsatı kaçırmayın.” dedim, ses çıkarmadılar.

Dedeciğim şebekeye sarıldı, her zaman dilinden düşürmediği salevât-ı şerîfeye başladı… Bu arada doz arttı, titreyen yapışmış ellerle, seccâdeye kadar düşen gözyaşlarıyla, ağızdan değil sadırdan gelen seslerle yalvarıyor:

“–Efendim, ben Sen’i bırakamıyorum, Sen beni nasıl bırakıyorsun?!” diye hıçkırıyor…

Hepimizi ağlatan Dedemizi oradan nasıl kopardık, Allah bilir. Şühedâ-i Uhud’a doğru yönelirken, iki adımda bir dönüp Kubbe-i Hadrâ’ya bakıyordu. Neticede zor olsa da Cebel-i Uhud’a ulaştık…

Mustafa Dedemizin yüzündeki firkat endişesi, hüzün çizgileri giderek artıyor. İknâ etmek, imkânsıza yakın. Tesellî ve teskin edebilmek için ilhâmât-ı ilâhiyyeye sığınıyorum.

Burada bir sır daha var; kim ki Hazret-i Hamza Efendimiz’in huzurlarında, tekrar bu mübârek mekânlara ve makamlara gelmek için Rabbime duâ ettiyse kabul olmuş ve yine nasîb olarak gelmiştir bi-iznillah. Bu duâsı kabul olan yüzlerce kişiye şâhidim.

Mustafa Dede, yapıştı demir parmaklıklara; sarsılıyor, sarsıyor, feryat figān niyazda… Belli; güçlükle ayrılacağız yine. Dedim ki:

“–Babacığım bu duâyı ettin, artık endişe etme, tekrar gelme vizesi alınmıştır.”

Döndü bana:

“–Ben buraya tekrar gelmek için değil, hiç ayrılmamak için duâ ettim!” dedi.

“–Kabuldür inşâallah.” deyip sustum, ne diyebilirdim ki?

Bu şekilde, kalkmasına yarım saat kalan otobüsün yanına gelebildik. Başta şoför, herkes merak içinde, derin bir nefes aldılar. “Sebepsiz bir kişi eksik olursa gümrüklerde büyük problem olur.” demişlerdi. Cuma gecesi otobüse bindirebildik.

“–Yâhu Cuma’yı da kılıp gitseydik bâri!..” diyor. Ne diyelim:

“–Arkadan geliyoruz.” diyerek torunu ile birlikte Medîne-i Münevvere çıkışındaki son benzinliğe kadar uğurlamak için takip ettik.

Kısa bir moladan sonra otobüs kalkarken yine durdu. Biz el sallarken bir de baktık; ayağa kalkmış geliyor. Tekrar aşağı indi. Şoför arkadan elleri ile işaret ediyor:

“–Aman ha, yanarız abi!” diyor.

“–Babacığım, iki haftaya kalmaz, ismine özel vize çıkıyor. Seni ben Samsun’a gelip alacağım. Konsolosluğa gidip vizeni hâlledip Medîne’mize bir daha hiç ayrılmamak üzere kavuşacağız inşâallah!” dedim.

Cebimden bana ait Medîne-İstanbul-Samsun gidiş-dönüş ve Mustafa Sabi Dedemin ismine Samsun-İstanbul-Medîne tek gidiş, açık tarihli biletini gösterdim. Son koz olarak saklamıştım. İlk defa görüyordu.

“–Biletini cebine koyabilirsin, bende kopyası var. Tarihini duruma göre hâlledeceğiz.” dedim.

Az sonra biraz yumuşar gibi oldu. Otobüse doğru ayaklar geri geri gidiyor. Basamağı çıkarttık, yine durdu. Döndü:

“–Peki Mahmud oğlum; bizim Hazret-i Hamza Efendimiz’de ettiğimiz duâ ne olacak?” dedi.

“–Güzel Dedem, o duâ hiç boşa gider mi?” diyerek yerine zorla oturttuk. Camdan el sallaması, o pembe yanaklı beyaz nur yüzdeki gözü yaşlı ifade, bir ömür zihnimizde kalacak. Arkasından sefer dualarını okuyup “fî-emânillâh” diyerek uğurladık.

Ertesi sabah erkenden, Kuba Mescidi’ne, işe geldik. Şantiyede dolaşırken, beni emniyetten bir görevlinin aradığını söylediler. Hemen ofise döndüm, verilen numarayı çevirdim. Telefona, Kral Fahd Hastahanesi’nde çalışan bir emniyet görevlisi çıktı ve dizlerimin bağını çözen hâdiseyi kısaca anlatarak beni hastahaneye çağırdı.

Remzi’yi de alıp heyecan içinde hastahaneye gittik. Bize durumu anlattılar:

Gece uğurladığımız otobüs takrîben 170 kilometre ötede, Hayber’de kısa bir ihtiyaç molası veriyor. Mustafa Dedem de herkesle birlikte iniyor. Mola bitiyor, otobüs kalkacak, ama Dede yok!.. Herkes şaşkın; “Bu kesin kaçtı!” diyorlar. Her yerde arıyorlar. Otobüs Medîne yoluna birkaç yüz metre geri dönüyor. Sağa sola farlarla ışık tutuyorlar, nâfile. Bir saat kadar bekliyorlar, yok da yok!

Hayber’de emniyet görevlilerine ifade verip gerekli evrak alışverişinde bulunduktan sonra tekrar Tebük’e doğru hareket ediyorlar.

Dedeciğim, anlaşılan dağlara tırmanmış, saklanmış, otobüsün Türkiye’ye hareketine kadar yerinden kıpırdamamış. Herhalde otobüsün geri dönmeyeceğine iyice kanaat getirdikten sonra, yolun kenarından Medîne-i Münevvere’ye doğru yürümeye başlamış. Yanında pasaport vesâire hiçbir evrak da yok. Gece zifiri karanlıkta 3 kilometre kadar yürümüş. Bu sırada, Hatay’dan Medîne’ye yolcu getiren bir otobüs çarpmış ve Dedeciğim oracıkta rûhunu teslim etmiş. Mübareğin cebinden ismim ve telefon numaram çıktığı için yetkililer beni aramışlar…

Hemen morga girip tespit yapalım dedik. O nur yüz açıldı ama bu sefer mutlu bir çehre… Maksûda erişmiş, Cennet’teki makâmını görmüş gibi, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e kavuşmuş bir ifade…

Biraz toparlandıktan sonra, biz hemen namazını kılıp Cennetü’l-Bakî’ye defnedelim, diye düşünürken; “Sadece torununun imzası yetmez, en yakınlarından iki kişinin de konsolosluktan muvâfakatnâme vermesi gerekiyor.” dediler…

Remzi’ye, durumu Samsun’daki yakınlarına telefonla bildirmesini söyledikten sonra, işlemleri bir an önce halletmek üzere harekete geçtik. Akşam Remzi’den ummasak da hiç istemediğimiz bir cevap geldi: “Âile yakınları, cenazeyi Samsun’a istiyorlar!”

“–Ne diyorsun sen, hiç olur mu öyle şey? Sen iknâ edene kadar telefon aç, iyice istişâre etsinler, sağlıklı karar versinler. Biz zorla izin aldık, bekletiyoruz.” dedim.

Çocukcağız her gece şantiyeden sonra gidip telefon kulübelerinden arıyor ama nâfile; bir türlü netice alamıyorduk.

Günler geçiyor, bu arada hastahaneden arayıp; “Haydi cenazenizi alın artık.” diyorlar. Her defasında biraz daha zaman ricâ ediyoruz, Allah’tan ki kabul ediyorlar, onlara da duâ ediyorduk.

Remzi’ye;

“–Yakın âile fertleri bir araya toplanırsa bir de ben konuşayım.” dedim. Ayarladık, sözleşilen saatte aradım, hepsi beni dinliyordu. Âyet ve hadisler de okuyup ikna etmeye çalışıyordum:

“–Bakın; Dedeciğim, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in âşığı idi. Buradan ayrılmamak için ne gerekiyorsa yaptı. Dirisini kimse götürmeye muvaffak olamadı, siz de ölüsünü götürmeye boşuna uğraşmayın. Mahşerde hesabını nasıl vereceksiniz bunun?

Ehl-i Bakî, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte haşrolacak biiznillâh. Bunun kıymetini düşünemiyor musunuz? Hele böyle bir zât-ı muhterem için bu fırsat kaçar mı?” dedim.

Tutturmuşlar illâ bir soğuk yüzünü göreceğiz diye.

“–O zaman size başka bir teklifte bulunayım: İçinizden 7 kişi seçin, 10 günlük bir umre seyahati ayarlayalım. Evinizden çıkıp tekrar dönene kadar bütün masraflar bize ait olmak üzere, hem gelir yüzünü görürsünüz, hem cenaze namazını mübârek mekânda kılarsınız, hem de umre yaparsınız. Düşünüp aranızda istişâre edin, inşâallah doğru ve hayırlı bir karara varırsınız. İki gün sonra akşam aynı saatte arayacağım.” diyerek telefonu kapattık.

Sözleştiğimiz saatte, ümitle, heyecanla aradık. Maalesef ve maalesef, cevapları yine “hayır” oldu.

“–Hediyenizi kabul edemeyeceğiz, cenazeyi hemen gönderin lütfen.” dediler.

Çok üzüldük. “Allâh’ım sen bilirsin, Sana havâle ediyoruz.” dedik. Hatır için cenazeyi bir ay kadar bekleten hastahane yetkililerine teşekkür ve duâ ettik. Onlar da:

“–Üzülme, sen elinden gelenin fazlasını yaptın. Hayır, vâkî olandadır.” diyerek beni tesellî ettiler.

Özel takviyeli tabut yaptırdık. Remzi’nin yanına bir hemşehrisini de katarak uçak biletlerini ayarladık.

Ben Mustafa Dedemi getirmek için gidecektim, yolcu etmek için değil. Ayrıca başka sebeplerden dolayı da gidemedim.

Medîne-İstanbul uçakla, İstanbul-Samsun klimalı büyük bir araba organize ederek buradaki işlemlerini yapıp, Medîne havaalanından ağlaya ağlaya yolcu ettik.

İstanbul’da, içinde tanıdığımız iki hoca olan, iki araba ile bizim arkadaşlar Samsun’a kadar refâkat ederek gasli, namazı, defni ve akşam da hatim duâsında bulunarak, hizmet edip ertesi gün döneceklerdi.

Biz de Haremeyn-i Şerîfeyn’de derhal hatimlere başladık. Yolculuklarını adım adım takip ediyoruz tabiî ki. İstanbul’a varıyorlar, sonra programlandığı şekilde konvoy hâlinde selâmetle Samsun’a ulaşıyorlar. Evin etrafında bir vedâ ziyareti yapıp Fâtihalar okuyarak, tekbirler getirerek gasilhâneye götürüyorlar. Orada yüzünü görmek isteyenler için tabut açılıyor... İşte o an, akılları durduran, îmânı güçlendiren, inanılmaz bir manzara ortaya çıkıyor... Ve işte şimdi murâd-ı ilâhî, tertîb-i ilâhî, emr-i ilâhî, hikmet-i ilâhî, yani kaderullah tecellîsini herkes hayretler içerisinde izliyor. Çünkü tabutta, kara-kuru, başka bir mevtâ yatıyor! Boynunda asılı yaftayı okuyorlar; Hindistanlı bir kişi...

Heyecan ve şaşkınlıkla hemen telefona sarılıp beni aradılar. Dilleri dolaşmış, konuşamıyorlardı. Remzi:

“–Mahmud Abi, bu nasıl bir iş?” diyor. “Bir dakika.” deyip derhâl şükür secdesine kapandım. Sonra:

“–Ben şimdi hastahaneye gidip durumu aydınlığa kavuşturup sizi ararım.” diyerek yola koyuldum…

Hastahanede görevlilerle görüşerek listeleri inceledik. Onlara göre bir “karışıklık”, bana göre ise “olması gereken” olmuş. Ben o yönden çok mutluyum, onlarsa benden özür diliyorlar.

Mustafa Dedemle Hintli Dedenin sandukaları değişmiş. Dedemin cenazesini onun istediği gibi Harem-i Şerîf’te Cuma namazında kılıp Cennetü’l-Bakî’ye defnetmişiz bile. Hesapladım; ben de onun namazında ve defninde bulunup cenazesini taşımışım, elhamdülillâh.

Biz de burada kalması için ne mücadeleler verdik habersizce ama, hiçbir şey boşa değil! Öbür cenaze de Samsun’a gidiyor. Ne enteresandır ki Hintli Dede, senelerdir Türk’lere ait olan Beşir Ağa Huzurevi’nde kalıyormuş. Gidip araştırdım, hiç kimsesi yokmuş. Oradaki hizmetten çok memnun kaldığından;

“Yâ Rabbi, bana Türkiye’yi görmeyi nasîb et!” diye devamlı duâ edermiş. Onun da duâsı böylece kabul olmuş. Onlar da bu işe çok şaşırdılar. Bu durumda geri gönderilmesi hem uygun değil, hem de mümkün değil.

Samsun’u arayıp durumu bizimkilere bildirdim:

“–Namazını kılıp defnedin. Hatim duâsını yapıp İstanbul’a dönersiniz.” dedim.

Sonradan Mustafa Dedemin defin tarihinden, kabristandaki yerini bulduk. Fâtıma Vâlidemiz’in kabr-i şerîfine yakın bir yerde. Nasip böyle bir şey işte... Fotoğraflarını çekip akrabalarına da gönderdim:

“–Uygun zamanda sizi buraya bekliyorum. Sözüm söz; 7 kişi buyurun. Orada değil, artık burada ziyaret edersiniz.” dedim.

2 ay kadar sonra geldiler, karşıladık. Umrelerini, ziyaretlerini yaptırdık, hizmetlerinde bulunduk. Çok mutlu olarak döndüler. Mustafa Dedemin de rûhu şâd olmuştur inşâallah…

Hisse:

Muhabbetteki sırlardan biri de, cezb ve incizab kanunudur. Bu kanun, fizikî âlemde geçerli olduğu gibi, mânevî hayatta da geçerlidir. Güzel mekânlar güzel insanları, kötü mekânlar da kötüleri cezbeder. Letâfet diyarı Cennet, nasıl ki ona lâyık olan latîf insanları beklemekte ise Peygamber şehri mübârek Medîne-i Münevvere de kendine lâyık olan sâlih kulları cezbedip kendine çekerken, lâyık olmayanları ise âdeta dışına iter. Nitekim Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

“Medîne; kirini-pasını atan, temizini tutan bir körük gibidir.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Ahkâm, 45, 47)

Ayrıca Cenâb-ı Hak, kullarının gönlündeki niyete göre tecellîler ihsân eder. Saf ve berrak bir gönlün samimî talebini lûtf u keremiyle geri çevirmez. Şâirin diliyle:

Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder;

Halkeder esbâbını, bir lâhzada ihsân eder.

Yani Cenâb-ı Hak dilerse, olmaz zannedilen zor işleri bile, sebeplerini yaratıp bir anda olduruverir. Yeter ki kul, hâlisâne niyet edip aşk ve şevkle o yola baş koysun.

Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyor. (Buhârî, Edeb, 96)

Bu nebevî hakîkatin müstesnâ bir tecellîsini sergileyen bu hâdisede, hâlis bir muhabbetin kabir âleminde bile beraberliğe vesîle olabildiğini fiilen görmüş oluyoruz.

Bizler de yarın âhirette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’le beraber olmak istiyorsak, bugün O’nunla hâl beraberliği, ahlâk beraberliği, istikâmet beraberliği içinde olmaya gayret etmeli, O’nu canımızdan çok sevmeliyiz.

Nitekim Rasûlullah Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyor:

“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine; anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça, hakikî mânâda îman etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân, 8)

“Ümmetim içinde beni en çok sevenlerin bir kısmı, benden sonra gelenler arasından çıkacaktır. Onlar beni görebilmek için (bana olan muhabbetlerinin şiddeti sebebiyle) mallarını ve âilelerini kaybetmeye bile râzıdırlar.” (Müslim, Cennet, 12; Hâkim, IV, 95)

Ne mutlu o sâlih mü’minlere ki Allah ve Rasûlʼünün muhabbetini her şeyin üstünde tutarlar ve yabânî bahçelerin sahte çiçeklerine aldanmazlar!..

Dipnotlar:

[1] Hulâsa ederek kitabımıza iktibas ettiğimiz bu hâdisenin tamamı için bkz. Mahmud Sami Kirazoğlu, Medîne-i Münevvere Hâtırat, Umre Ziyareti ve Âşık Mustafa Dede, Eylül 2018.

[2] Tâhiruʼl-Mevlevî (Tahir Olgun).

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku, Erkam Yayınları