Mus’ab bin Umeyr’in (r.a.) İslam’a Adanmış Hayatı

Kıssâlar

Mus’ab bin Umeyr’in (r.a.) İslam yolunda fedakârlıklarla dolu hayatı, Medine’deki tebliği, Uhud’daki şehadeti ve sahabenin dünyaya bakışını konu alan örnek bir yaşam.

Musʻab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, Mekke’nin en asil ve varlıklı âilelerinden birinin çocuğuydu.

Bütün Mekke gençleri onun yaşantısına özenirlerdi. Hattâ genç kızlar onun geçtiği yollar üzerine gül serperlerdi.

MUS’AB BİN UMEYR’İN (R.A.) FEDAKÂRLIKLARLA DOLU HAYATI

O ise müşrik âilesinin bütün zorlamalarına rağmen, onların dünyevî imkânlarını, hattâ mîrâsını bir tarafa itti. Ne pahasına olursa olsun, Allah Rasûlü’nün yanında bulunmayı tercih ederek genç yaşta İslâm ile şereflendi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Birinci Akabe Beyʼatiʼnden sonra, İslâmʼı tebliğ etmesi için Hazret-i Musʻabʼı Medîneʼye gönderdi. Garip ve yoksul bir şekilde hicret ettiği Medîneʼde öyle gayretli bir tebliğ faaliyetinde bulundu ki Rasûlullah Efendimizʼin teşriflerine kadar, Medîne-i Münevvereʼde İslâm tebliğinin ulaşmadığı hâne kalmadı. Birçok Medînelinin hidâyetine vesîle oldu.

Uhud Harbi’nde, büyük bir muhabbetle bağlandığı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i müdâfaa ederken şehîd oldu. Bir melek onun sûretine girerek taşıdığı sancağı aldı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise henüz onun şehâdetinden haberdar değildi. Sancakdâra hitâben:

“‒Tekaddem yâ Musʻab! (İlerle ey Musʻab!)” buyurunca melek, Peygamber Efendimiz’e doğru baktı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun bir melek olduğunu o anda fark edip Musʻab’ın şehid düştüğünü anladı.

Daha sonra Musʻab bin Umeyr’in mübârek naaşı bulundu, ancak o aziz şehîdi saracak bir kefen dahî bulunamadı. Uhud’daki bu hüzünlü manzara, gönüllerde derin izler bıraktı.

Aradan uzun bir müddet geçti. İslâm’ın kuvvet kazandığı dönemler idrâk edildi.

Ağniyâ-i şâkirînden, yani şükür ehli cömert zenginlerden Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-’ın oruçlu olduğu bir gün, iftar etmesi için, oğlu tarafından önüne birkaç çeşit yemek konuldu. O bundan çok müteessir oldu. Gözyaşları içinde şöyle dedi:

“–Musʻab bin Umeyr, Uhudʼda şehîd edildi. O benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. (Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hırka ile başının örtülmesini, ayaklarının üzerine de izhir otu konulmasını emretmişti.)

Şimdi ise bize dünyalık olarak her şey verildi. Doğrusu, hayırlarımızın karşılığının dünyada verilmiş olmasından (âhirette bir nasibimizin kalmamasından) korkuyorum.”

Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- bu sözlerinin ardından, mahzun bir şekilde sofrayı terk etti. (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 27)

Hisse:

Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü’nü yakından tanımış ve O’na hayran olmuşlardı. Bu yüzden O’nun gönlünde ufacık bir yer edinebilmeyi, cihan saâdetine tercih ediyorlar ve bu uğurda her türlü fedakârlığı, canlarına minnet biliyorlardı.

Efendimiz’in İslâm’a davet mektuplarını uzak diyarlarda, kelle uçurmaya hazır cellâtların önünde, îman vecdiyle krallara okudular. Çin’e, Semerkand’a, Afrika’ya gittiler, İstanbul’a geldiler. Allah ve Rasûl’üne olan muhabbetlerindeki samimiyetlerini, candan, maldan ve bütün imkânlarından fedakârlık ve ferâgatle ispat ettiler.

Peki bizler, bu gönül ufkuna ne kadar yaklaşabiliyoruz? Ashâbın Allah Rasûlü’ne olan muhabbet ve sadâkatinden, bizlerde ne kadar hisse var?

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe vefâ borcumuzu gözden geçirecek olursak:

Oʼnun bir arzusunun gerçekleşmesi uğruna, hangi dünyevî arzumuzdan ferâgat edebildik?..

Fudayl bin Iyâz Hazretleri nefsini şöyle hesâba çekerdi:

“Firdevs Cenneti’nde peygamberler ve sıddıklarla bir arada bulunmayı istiyorsun ama, buna karşılık hangi ameli işledin? Hangi şehevî arzunu kırdın? Hangi hiddetini yendin? Sana gelmeyen hangi akrabana gittin? Din kardeşinin hangi kusurunu bağışladın? Allah için hangi yakınından uzaklaştın veya Allah rızâsı için hangi uzağındakine yaklaştın?..” (İhyâ, c. II, s. 402)

Dâimâ şunu da düşüneceğiz ki:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şimdi yanımızda olsa; bizim hâlimize, ahlâkımıza, ibadetlerimize, İslâmʼı tebliğ ve temsildeki vaziyetimize, âile hayatımıza, evlâtlarımızı yetiştirme tarzımıza, ticaretimize, beşerî münâsebetlerimize, toplumdaki tercihlerimize, ümmetin mazlum ve mağdurlarına gösterdiğimiz alâkamıza, Allah yolundaki gayretlerimize tebessüm eder miydi; yoksa rakik kalbi mahzun mu olurdu?

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku, Erkam Yayınları