Musa Efendi Nasıl Bir İz Bıraktı?
Mûsâ Efendi Hazretleri'nin ardından tecelli eden manevi haller, sohbet iklimi ve mümince yaşama dair bize bıraktığı derin izler ve ibretli dersler...
Mûsâ Efendi’yi, 16 Temmuz 1999 Cuma günü Rabbin azametli âlemine yüce bir rûhu yolcu etmiştik.
MÛSÂ EFENDİ’NİN ARDINDAN TECELLİ EDEN FEYİZ
O, zâhirde beni, hakîkatte ise kendisinden feyz almış bulunan nice insanı birer mânevî yetim olarak bırakıp âhirete intikâl eden Mûsâ Efendi Hazretleri idi.
İfâde etmeliyiz ki, nasıl yüce bir dağın azameti, ona eteklerinden bakılınca lâyıkıyla anlaşılıp kavranamazsa, büyük şahsiyetler de böyledir. Bu bakımdan mânevî rehberlerin birçoğu hayatlarında nice derinlikleri bilinmeden bu fânî âleme vedâ etmişlerdir. Hattâ onların en yakınında bulunanlar dahî bu derinliklere kâmil mânâda vâkıf olamamışlardır. Zira böyle şahsiyetlerin mânevî enginliği, firkatlerinden çok sonra ortaya çıkar. Meselâ Mevlânâ Celâleddîn Hazretleri gibi yüce bir şahsiyeti, o hayatta iken takdîr edenlerin mukâbilinde ona yanlış bir gözle bakanların sayısı da az değildi. Hattâ anlayıp etrafında halkalananların bile pek çoğu bir dağın azametini ona eteklerinden başını kaldırıp bakanlar gibi görüş kifâyetsizliği içinde idiler.
Dolayısıyla biz de Mûsâ Efendi’nin vuslat âlemine intikâlinden sonra onun kıymet ve değerini gönlümüzde yanan hasret ateşiyle birlikte daha derinden hissetmeye başladık. Zira ömrü boyunca o, sahip bulunduğu dirâyeti kâ‘bına varılmaz bir tevâzu ile setrettiği için onun hakkında bize akseden kırıntı nasiplerle istifâdeye gayret ediyorduk. Muhakkak ki hâlâ da öyleyiz. Bir zamanlar onun;
“Muhterem Üstâzım Mahmud Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri’nin hac zamanlarında Mekke-i Mükerreme yolunda o Ay ışığı altındaki gecelerde, vasıta içindeki refiklerinin uyudukları sıralarda gözlerinden o inci dâneleri hâlinde kesiksiz olarak dökülen gözyaşlarını tarif etmek imkânsızdır. Bu hâli düşündükçe, kıymetini bilemediğim o eski demler için hüzünlenirim.” şeklinde ifâde ettiği gönül yanıklığı, şimdi bizim yüreklerimizi aynı harâret içerisinde kavurmaktadır.
Gönüllerimiz, hem ondan lâyıkıyla istifâde edememiş olmanın hüznü, hem de böyle yüce bir ilâhî nîmetten mahrûmiyetin firkat ve hicrânındadır. Şimdi sanki Hazret-i Mevlânâ ile Şems arasındaki firâkın yanışından bir bâd-ı sabâ üzerimize doğru esmekte ve zaman zaman gönlümüz o eski demlerin hasretiyle yanmakta, gözlerimiz nemlerle buğulanmaktadır. Böylece ayrılık ateşiyle kuruyan gönül toprağımız, onun hasretiyle döktüğümüz muhabbet şebnemleri ile yeşermektedir.
Onun aramızdan süzülüp vuslata ayrılışı, gönülleri bir ney hâline döndürdü. Şimdi ise onu biraz daha iyi temâşâ etmenin ayrı bir güzelliği içindeyiz. Büyükler buyurur:
“Evliyânın himmeti, hayatta iken kındaki kılıç, vefâtından sonra ise kınından çekilmiş bir kılıç gibidir.”
Nitekim onun ardından müşâhede ettiğimiz sayısız muhabbet tezâhürleri ve muhtelif tecellîler, bu hakîkatin feyizli ikliminde zuhûr eylemiştir. Bugün mânevî râbıtalar bir kat daha artmakta ve kendisine sayısız Fâtiha’lar, Yâsîn’ler ve hatimler hediye edilmektedir.
Mûsâ Efendi’nin rıhletinden sonra tecellî eden bu ve benzeri hususları şu hikmetli söz ne güzel hulâsa etmektedir:
“Evliyâullah ölmezler! Sadece bir diyardan (dünya evinden) diğerine (âhiret yurduna) naklolunurlar.” (Ali el-Kārî, Mirkāt, III, 1020)
Abdullâh-ı Mısrî anlatıyor:
Sâlih bir zâtın cenâzesini yıkamaya gitmiştim. Naaşının başında;
“–Bu büyük zât da öldü.” diye eseflendim.
O sırada bulunduğum odanın köşesinden bir ses beni îkâz etti:
“–Allâh’ı bilen âriflerin ölmeyeceğini bilmez misin?!”
Bunun içindir ki ehl-i basîret, her diriye diri, her ölüye de ölü demezler. Zira kul vardır ki, daha hayattayken bile ölüdür ve kul vardır ki, cesedi toprağa intikâl etse de dipdiridir. Onlar, fânîliği ebedî olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden kurtulmuş müstesnâ ruhlardır. Berzah âleminde de, sonraki âlemde de saltanatları devam eden mânevî sultanlardır.
Bu izzetli ruhların oluşturduğu safların mihrâbında sertâc-ı enbiyâ Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vardır. Nûrunu Güneş’ten alan Ay, nasıl ki Güneş’in varlığına delil ise, nûr-i Muhammedî ile nûrlanan velîler de O’nun birer şâhidi ve vârisidirler. Onun içindir ki:
“Âşıklar ölmez!”
Dolayısıyla Hak dostlarının ömürleri, fânî hayatlarından sonra da devam eder. Onlar, zâhirî ilimlerine ilâveten derûnî âlemlerini de ilâhî nakışlarla tezyîn ettikleri için, arkalarında bıraktıkları gönül eserleri, rûhâniyet ve feyizleri ile vefatlarından sonra da mânevî hizmetlerini sürdürürler. Çünkü onlar, ölmeden evvel ölmesini bilerek ölümsüzlük sırrına kavuşanlardır. Kâh sohbetleri, kâh yazdıkları eserler, kâh kıymetli birer hâtırâ hâlinde serdettikleri menkıbelerle mânevî terbiyelerine devam ederler ve ehl-i basîrete ayân nice tasarrufta bulunurlar.
Onlar öyle zarâfet, melâhat, nezâket ve letâfet kesbetmiş ve öyle mânevî güzelliklere nâil olmuşlardır ki, hatırlanmaları hâlinde dahî gönüllere ferahlık verir, saâdet iksiri sunarlar. Süfyân bin Uyeyne Hazretleri ve nice büyük âlim ne güzel söylemiştir:
“Sâlihlerin yâd edildiği meclislere rahmet iner.” (Ebû Nuaym, Hilye, VII, 285)
İşte bizler de o büyük Hak dostu Mûsâ Efendi’yi bu beyânın sırrına nâiliyet temennîsi ile yâd ediyoruz. Tenlerin ayrılığı, canlara ayrılık getirmez. Aksine Yâkub -aleyhisselâm- ve Yusuf -aleyhisselâm- arasındaki muhabbet misâli, gönülleri birbirine daha da yakınlaştırır, bir ve bütün eyler.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“İblîs’in, Âdem’in cesedine takıldığı gibi sen de velîlerin cesetlerine takılma! Onlardaki halîfetullâh sırrını gör. Allâh’ın; peygamberleri, sıddîkları, şehidleri ve sâlihleri birbirine dost yapıp; «Onlar ne güzel dostlardır!» buyurduğunu işitmedin mi?”
“Bilmez misin ki dosttan ayrılan rüzgâr, bir daha kımıldayamaz. Ocağından ayrılan ateş söner ve kül hâline gelir. Bağlar ve bahçeler, suya bîgâne kaldığı an kuruyup çoraklaşır.”
“Bilmez misin ki, gönülden gönüle pencereler vardır. Birbirine bağlı gönüller, birbirlerinden ayrı değildirler. Bedenler uzak düşse bile onlar yine de beraberdirler. Tıpkı iki kandil gibi. Kapları ayrıdır, ama nurları birbirine karışıp birleşmiştir. Dolayısıyla hasret ateşi, bedenleri eritiyor görünse de onun nûru; gönlü, sevgilinin nûruyla kucaklaştırmaktadır.”
“Kâinâta bak; gece ile gündüz de birbirini kucaklarlar, sevgi ile birbirlerinin arkasından birbirlerine koşarlar. Onlar görünüşte ayrıdırlar, ama hakîkatte birdirler. Faydalı olmak ve hizmet etmek için el ele vermişlerdir.”
Ancak ârifleri yâd ediş, onların güzel ahlâk ve numûne-i imtisâl davranışlarını hatırlamak, bu vesîleyle kendilerine hayır-duâlar eylemek şeklinde olmalıdır. Biz de Mûsâ Efendi Hazretleri’ne bu pencereden baktığımızda onun hakkında söyleyeceğimiz ilk söz;
“O ne güzel kuldu!” ifâdesinden ibârettir.
O, ömrü boyunca kulluğu hayatının bütün safhalarına teşmîl etmiş, bütün hâl ve davranışlarında bir şiir-i tabiî hâlinde tecellî ettirmiştir.
Gerçekten de o:
İbadette ne güzel bir kuldu!
Muâmelâtta ne güzel bir kuldu!
Hakkın tevziinde ne güzel bir kuldu!
Hâlık’tan ötürü mahlûkâta muhabbet ve şefkatte ne güzel bir kuldu!
Çile ve ıztıraplara merhametiyle şifâ olmaya çalışan ne güzel bir kuldu!
Kâinattaki kudret akışlarını hayran hayran seyreden ne güzel bir kuldu!
İncelik, zarâfet ve rikkat-i kalbiyyesi ile bu gök kubbede hoş bir sadâ bırakan ne güzel bir kuldu!
MÛSÂ EFENDİ’DE CEM OLAN HAKÎKATLER
İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri, muhtelif meşrepteki Hak dostlarının hâllerini şöyle tasnif eder:
“Zenginlerin infâkı, mallarından olur ve onlar, mallarını ihtiyaç sahiplerinden kıskanmazlar.
Âbidlerin infâkı, nefislerinden olur ve onlar da, kendilerini hizmetten esirgemezler.
Âriflerin infâkı, gönüllerinden olur ve onlar da, murâkabeden uzak durmazlar.
Âşıkların infâkı ise, ruhlarından olur ve onlar da, ruhlarını kazâ-yı ilâhiyyenin cârî olduğu mekânlardan uzak tutmazlar.”
Bu husûsiyetler, her Allah dostunda farklı farklı tecellî eder. Bazısında ise, bir lûtf-i ilâhî olarak hepsi bir arada bulunur. İşte Mûsâ Efendi g de bütün bu sıfatları kendisinde cem etmiş mübârek bir Allah dostuydu.
O, melek sıfatlı, nûrânî bir velî idi. Sanki güneş, bir insan şekline girmiş, beşer sûret ve perdesiyle yüzünü örtmüştü.
Bu yüksek hâline rağmen ömür boyu mahviyete bürünürdü. Her güzelliği Hak’tan bilir ve dâimâ şükür hâlinde olurdu. Maddî ve mânevî hiçbir nîmeti kendisine izâfe etmezdi.
Bir sohbet meclisinden sonra Bosna-Hersek’teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkes kendi adına belli bir yardımda bulunduğu mecliste, o, büyük bir meblâğ uzatmış ve:
“Bir Dost’un buraya verilmek üzere fakire emaneti!” diyerek takdim etmişti.
Ehl-i basîret müstesnâ, orada bulunanlara bu ifâde, verilen paranın meclise gelmemiş bir şahsın gönderdiği yardım intibâını uyandırdı. Ancak onun emanet dediği kendi malı, dost dediği de Allah’tı...
MÛSÂ EFENDİ’NİN SOHBET İKLİMİ VE İSTİKÂMET YOLU
O, bu nurlu yolun bütün büyükleri gibi ne dünyayı ne ukbâyı istedi. Sadece Allâh’a yöneldi. Cümle lezzetleri ifnâ ederek, gerçek lezzetin mârifetullâh olduğunun idrâki içinde yaşadı. Hiçbir meşgûliyet, onu Hak ile beraber olmaktan alıkoymazdı. Âhiret amelini dâimâ dünya amelinin önüne geçirirdi. Gönlü, Nisan yağmurundan iri inciler peydâ eden sedefler gibiydi. Kendisine muhabbet gösteren nice sîneleri, Allâh’ın izni ile birer müstesnâ inci hâline getirdi.
Engin bir mânâ âlemi vardı. Oradan nice sır ve hikmetler devşirirdi. Hâl ve davranışları, Rabbin; “...Gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...”[1] buyruğuna nâiliyet tecellîleri ile doluydu. Hayatında bu hâlini aksettiren ve sadece ehl-i basîrete ayân olan pek çok misâl mevcuttur.
Cenâb-ı Hakk’ın evliyâullâha bahşettiği yüksek tasarruf ve meziyetleri Hazret-i Mevlânâ şöyle dile getirir:
“Ehlullâhın sadırlarından taşan mübârek sesler ve sözler, İsrâfîl’in Sûr’u gibi dirilticidir.”
“Onların gönülleri öyle bir gönüldür ki, âşıklar onların vâsıtasıyla mest olurlar.”
“Onların gönülleri, her düşünceyi ve sesi kendine çeker. İlhâmın, vahyin ve sırrın lezzeti de onlardır.”
“Eğer velîlerin gönül nağmelerinden birazcık söylesem, bedenleri çürümüş canlar, mezarlarından doğruluverirler. Ey gâfil! Kulağını yaklaştır; velîlerin nağmeleri sana uzak değildir.”
“O nağmeler der ki: Ey mecâzî ve gölge varlıklarını fânî âlemde mahvedenler! Fânîlik, derilerinizin altında ne varsa çürütmüş! Dosta kulak verin de; ölün ve dirilin!”
“Bu sese muhatap olan dağlar bile öyle tesir altında kalır ki, bağrındaki kayalardan yüz binlerce saf sular ve kaynaklar fışkırır.”
“Velîler öyle bir nûra nâil olmuşlardır ki, Güneş’in bile aydınlatamadığı karanlıkları kuşluk vaktine çevirirler.”
“Onlar sıcak da söyleseler, soğuk da söyleseler dediklerine kulak vererek nasihatlerini tut! Tut da şu dünya hâdiselerinin muhtelif tesirlerinden, sıcak ve soğuğundan, yani elem ve sürûrundan kurtul! Ki, yakıp kavuran Cehennem azâbından âzâd olasın!”
“Bil ki, o mübârek sözlerin sıcağı da soğuğu da ilkbahardır, hayat bahşedicidir. O sözler, kulluğun mayasıdır, özüdür. Uyanık ol; o sözlerle gönül deryaları incilerle dolar.”
Bu ifâdeler, âriflere samimiyet ve muhabbetle bakan gözlerden basîretsizlik perdelerini kaldıran hakîkatlerdir. Bunlarla basar, basîrete çevrilir ve ehlullâhın kadrine âşinâ olunur. Gönül, erenler sohbetine can atar. Zira sohbet, vuslatın en kestirme yoludur. Câhiliye insanını da kemâlâtın zirvelerine yükselten, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sünneti, yani sohbetler olmuştur. Çünkü sohbette, kalpten kalbe uzanan yollarda sadece nûr-i ilâhî ve feyz-i Rabbânî vardır. Bu bakımdan Mûsâ Efendi de;
“Yolumuz sohbet yoludur!” buyurur ve sık sık sohbetin ehemmiyetinden bahsederdi.
Mûsâ Efendi’nin Sohbetlerinde İstikâmet Şifresi
Sohbetlerinde de bambaşka güzellik ve istifâdeler olurdu. Letâfet, halâvet ve feyz-i ilâhî bütün gönülleri kuşatır ve dinleyenleri âdeta dünya ikliminden çıkararak âhiret iklimine götürürdü. Şimdi ondan bize kalan en büyük hâtıralardan biri de sohbetlerinin hazzıdır. Şâir Seyrî ne güzel söylemiş:
Bir gün ne vücut mülkü, ne dâr, ne diyar kalır,
Kalırsa gönüllerde ol sohbet-i yâr kalır!..
Onun sohbetlerinin özü, mahzâ istikâmetti. Şöyle ki:
“Rabbe, ancak kalb-i selîm ulaşır. O hâlde ittikā ehli, kalbini mâsivâdan koruma gayreti içinde olmalı ve Allâh’ın hiçbir mahlûkâtını incitmemeli. Bu husus, seyr u sülûkün birinci merhalesidir.
İkinci merhalede kalp, Rabbin muhabbeti ile dolup taşmalı. Güneş’in ışığında bütün ışıkların hayâtiyetini kaybettiği gibi, mü’min gönüller de nûr-i ilâhî ile mâsivâyı yok etmeli. Dâimâ Hakk’a teveccüh hâlinde olarak Allâh’ın hiçbir mahlûkâtından incinmemeli. Yani muâhezeyi kendine, müsâmahayı başkalarına yöneltmeli.
Üçüncü safhada ise, gâye “...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” (Hûd, 112) emr-i ilâhîsini yaşayabilmektir ki, bu da, her şeyde rızâ-yı ilâhîye göre istikâmetlenmektir.
Bir mü’min, gönül âleminde bu üç merhaledeki sıfatları hâiz duruma geldiği vakit, artık Cenâb-ı Hakk’ın Dâru’s-Selâm’ına, yani Cennet-i Âlâʼsına hak kazanmış demektir. Böyle kullar, Allah Teâlâ’nın dâvetine râdıyye ve merdıyye makamında, yani Allah kendisinden râzı, kendisi de Allah’tan râzı olarak icâbet edecek hâle gelmiş bahtiyarlardır.”
Mûsâ Efendi’den Kalan En Kıymetli Mîras
İşte bize bu hakîkatleri aktaran Mûsâ Efendi de ümîd ederiz ki bu bahtiyarların ilk safındadır.
O ne güzel kuldu! Her hâli Yaratan’a kulluk ve sevgide vefâ ve sadâkat timsâliydi. Samimiyet ve ihlâsın nûru yüzünde lemeân ederdi. Mübârek sîmâları, görenlere Allâh’ı hatırlatırdı.
Onun rızâ-yı ilâhî yolundaki yüksek yaşayışının bize tâlim ettiği nice hususlar vardır. Hulâsası şudur:
Bu dünyada kâmil îman, bütün nefsânî lekelerden temizlenmiş bir aşk neşvesi ve yüce bir gâye ile gerçekleşir. Bunun için de cismânî zevklerden rûhânî hazlara, gel-geç fânî güzellik ve sevdâlardan mutlak ve ebedî güzelliğe doğru, derin ve sonsuz bir şevk içinde Rabbe yönelmek zarûreti vardır. Öyle ki bu uğurda dünya da can da Yâr’e teslim edilir. Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Sehâvet ehli olan kimseye yakışan, fakire ihsandır. Fakat âşıklara sezâ olansa, Cânan yolunda fedâ-yı cândır...”
Bu makâma nâil olanlar:
“...İşte onlar, (en ileri makâma ulaşan) sıddîklardır. Şehidlerin mükâfâtı da Rab’leri katındadır. Hepsinin ecirleri ve nurları vardır...” (el-Hadîd, 19) şeklinde nice müjdelerle ilâhî sofralarda gıdalanırlar.
Hâsılı o Allah dostundan bize kalan en kıymetli mîras, şu fânî dünyayı, zarif, ince ruhlu, rakik bir kalp ile yaşayabilmek, Rabbimizʼin lûtfu ve yüz akı ile bu devre mülk dünyaya elvedâ diyebilmek anlayışıdır...
Onun son hâline tercüman da, Yunus Emre’nin gönülden gönüle akarak dilden dile dolaşan şu mısrâlarıdır:
Biz dünyadan gider olduk,
Kalanlara selâm olsun!
Bizim için hayır duâ,
Kılanlara selâm olsun!..
Dipnot:
[1] Buhârî, Rikāk, 38.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları