Muhammed Seyfüddin Hazretlerinin Faziletleri

Abidevi Şahsiyetler

Şeyh Seyfüddîn Hazretleri, mânevî heybet ve haşmet sahibi bir Hak dostu idi. Sultanlar ve emirler onun meclisinde hürmetle ayakta bekler, ondan evvel oturmaktan teeddüb ederlerdi.

Şeyh Seyfüddîn Hazretleri’nin huzûru dâimâ kalabalık olurdu. O kadar ki bir gün pâdişâhın oğlu Muhammed Âzam Şah, teveccühüne mazhar olmak için huzûruna gelince, kapıdaki kalabalığın arasından geçmek için çok zahmet ve güçlük çekti. Hattâ kalabalıkta sarığı başından düştü, elbisesi bir yere takıldı. Hazret’in huzûruna güçlükle varıp teveccühüne ve feyizli nazarına mazhar oldu. Babasının yanına dönünce yaşadıklarını anlattı. Sultan buna çok sevindi ve:

“–El-hamdü lillâh ki benim memleketimde, sultanların ve evlâtlarının bile, huzûruna güçlükle çıkabileceği büyük bir velî bulunuyor!” dedi.

Şeyh Seyfüddîn Hazretleri, ağabeylerine ve kardeşlerine çok hürmet eder, onların haklarına fazlasıyla riâyet ederdi. Bir gün aynı şehzâde kendisini dâvet etmişti. Ağabeylerinden biri de bu dâvetteydi. Yemek gelince, pâdişâhın oğlu ibriği ve leğeni getirip Hazret’in ellerine su dökmeye hazırlandı. Hazret onun elinden ibriği alıp ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verip kendisi ve diğerleri ellerini yıkadılar. Hiç şüphesiz ki bu hâdise, onun tevâzû ve hiçlikte de zirve olduğunu göstermekteydi.

Şeyh Seyfüddîn Hazretleri, mânevî heybet ve haşmet sahibi bir Hak dostu idi. Sultanlar ve emirler onun meclisinde hürmetle ayakta bekler, ondan evvel oturmaktan teeddüb ederlerdi.

Zâhirî ve bâtınî ilimlerde zirve; zühd, takvâ ve Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ hususunda meşhur olup lâkabı “Muhyi’s-Sünne” yani Sünnet-i Seniyye’yi ihyâ eden idi.

Feyz ve rûhâniyet dolu huzurlarına çıkmakla şereflenen kâfirlerden, fâcirlerden ve fâsıklardan niceleri hidâyete erip onun huzûrundan tevbe ve istiğfâr ederek dönerdi.

Dünyayı seven ve dünyalık isteyenlerle beraber olmaktan şiddetle sakınırdı. Sohbet meclislerinde daha çok zikir, tefekkür ve murâkabe ile meşgul olurdu.

Kendisinden istifâde etmek için her gün huzûruna sayısız derviş gelirdi. Hepsine de yemek ikram ederdi. Bu derece bol nîmetler içinde olmalarına rağmen müridleri yüksek makam ve kerâmetlere nâil olurlardı. Buna şaşıran kimselere şöyle buyururdu:

“–Şiddetli bir riyâzat, mücâhede ve zühd hayatı, kişiyi kerâmet ve tasarruf sahibi kılar. Bizim maksadımız ise kerâmet sahibi olmak değil; ancak zikre devam, Allâh’a teveccüh, Sünnet’e bağlılık ve daha fazla feyz ve rûhâniyete nâil olmaktır.”

Şeyh Seyfüddîn Hazretleri, 47 yaşındayken hicrî 1096 senesinde vefât etti. Kabr-i şerîfleri Sirhind’dedir.[1]

HİKMETLİ SÖZLERİNDEN BAZILARI

“Allah Teâlâ kullarına hiç dert ve elem vermeseydi, insanlar O’na ibadetten ve zikirden gâfil kalırlardı. İnsanın iki cihan saâdetine ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşabilmesi için ibadet, tâat ve zikirden geri kalmaması şarttır. Allâh’ın rahmetine ise herkes muhtaçtır. Bu durumda iyi düşününce dert ve sıkıntıların aslında birer nîmet ve insanı Allâh’a çeken birer kement olduğu anlaşılır.”

“Çok eski bir düşman olan bu alçak dünya, ister dostu ister düşmanı olsun, hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz! Herkesi aldatarak nihâyetinde vefâsızca ve ebediyyen insanı terk edip gider. Akıllı o kişidir ki, şu birkaç günlük ömründe Allah Teâlâ’ya kulluk ederek O’nun vaad ettiği sonsuz saâdet yolunu tutar.

Saâdet topu ortaya kondu;

Topu kapan yok, erlere ne oldu?!”

[1] Kişmî, Berekât, s. 477-479; Süleyman Kuku, Muhammed Ma‘sûm Fârûkî, s. 169-172; Nedvî, İmâm-ı Rabbânî, s. 398-400; Hânî, Hadâik, s. 593-595.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları