Modern Şehirde Çocukluk: Daralan Oyun Alanları
Modern şehirde çocukluk ve serbest oyunun önemi üzerine bir analiz. Ebeveyn tükenmişliği ile başa çıkma yolları ve çocuk gelişiminde hareketin rolü.
Modern şehir hayatı, çocuğun tabiatını daraltırken ebeveynin de yüreğini daraltıyor.
ŞEHİR HAYATI VE ÇOCUK FITRATI: DARALAN OYUN ALANLARI
Beton yükseldikçe oyun alanları küçülüyor; siteler çoğaldıkça sokak kayboluyor. Oysa çocuk, fıtratı gereği hareketle büyür. Koşarak, zıplayarak, düşerek, yeniden kalkarak… Bedeniyle dünyayı tanır; rûhu oyunla nefes alır. Fakat bugün güvenilir bir sokak yok. Olsa da kapı önünde oynayan çocuğu benimseyen, tahammül eden az...
SERBEST OYUNUN GÜCÜ: BİLİŞSEL VE SOSYAL GELİŞİM
Bilimsel araştırmalar, serbest oyunun çocuğun bilişsel, sosyal ve duygusal gelişiminde temel bir rol oynadığını söylüyor. Serbest oyun; planlanmamış, yetişkin kontrolünün asgarî olduğu, çocuğun kendi kurallarını koyduğu oyundur. Bu oyun biçimi, aktif fonksiyonları, problem çözme becerisini ve kendi kendini kontrol etmeyi destekler. Aynı zamanda stres hormonlarının dengelenmesine katkı sağlar. Hareket, sinir sistemini düzenler; bedenî faaliyetler duygu yükünün boşalmasına imkân verir. Çocuk koşamadığında, tırmanamadığında, bağırıp çağırarak oyun kuramadığında, bu enerji içeride birikir. Biriken enerji ya hırçınlığa ya içe kapanmaya ya da bedenî yakınmalara dönüşebilir.
Apartman tipi hayatta anne-babanın en sık kurduğu cümlelerden biri:
“–Yapma, komşular rahatsız olur!” cümlesidir.
Bu cümle, ebeveyn için bir vicdan bölünmesidir aslında. Bir yanda çocuğun ihtiyacı, diğer yanda komşu hakkı… Anne-baba, çoğu zaman komşunun huzurunu, çocuğun oyununa tercih etmek zorunda kalır. Çünkü şehir hayatı, tahammülü azaltmış; yetişkinlerin stres düzeyi yükselmiştir. Böylece çocuk ile toplum arasında görünmez bir gerilim hattı oluşur. Çocuk oynadıkça biri rahatsız olur; biri rahatsız oldukça çocuk kısılır.
Bu durumun ebeveyn üzerindeki yansıması çoğu zaman kronik stres şeklinde görülür. Sürekli tetikte olma hâli…
“Yine mi gürültü yaptık?”
“Acaba biri kapıyı çalacak mı?”
“Bu enerjiyi nasıl boşaltacağız?” soruları zihni meşgul eder.
Psikolojik literatürde “ebeveyn tükenmişliği” olarak tarif edilen durum, yüksek beklenti ile düşük destek arasındaki farktan beslenir. Oyun alanı yoksa, sosyal destek zayıfsa, anne-babanın sorumluluk yükü artar. Çocuğun tabiî ihtiyacını karşılamak, ebeveynin şahsî gayret ve fedakârlığına kalır. Oysa çocuğun oyun ihtiyacı, tek bir yetişkinin organize edebileceği bir şey değildir. Çocuk, akranla büyür, kalabalıkta öğrenir, sokakta pişer.
PROGRAMLI EĞİTİM Mİ, DOĞAL BAĞLAR MI?
Bugün çocuklar ya evde kısıtlı alanlarda oynuyor ya da kurslardan kurslara taşınıyor. Elbette sanat ve spor faaliyetleri kıymetlidir; ancak planlı kurs ortamı, serbest oyunun yerini tutmaz. Kurslarda hedef vardır, performans vardır, yetişkin yönlendirmesi vardır. Oysa sokakta oyun; müzâkereyi, çatışmayı, barışmayı, kuralsızlıktan kural üretmeyi öğretir. Tabiî insan ilişkileri, spontane/anlık karşılaşmalarla kurulur. Aynı apartmanda büyüyen, aynı parkta düşen çocukların kurduğu bağ ile haftada iki saat aynı sınıfa giren çocukların bağı aynı değildir. İlki hayatın içinden; ikincisi programın içindendir.
Park alanlarının darlığı ve tekdüzeliği de ayrı bir mesele. Standart kaydırak ve salıncaklarla sınırlı oyun alanları, çocuğun hayal gücünü beslemede yetersiz kalabiliyor. Muhayyile/hayal gücü belirsizlikle, tabiatla, riskle temas eder. Toprak, su, ağaç, taş… Bunlar çocuğun hayal kurma ve yeni yollar bulma gücünü geliştirir. Oysa beton zemin ve hazır oyuncaklar, yapılacak şeyi önceden belirler. Çocuk sadece sıraya girer ve kayar. Hâlbuki bir ağacın altı bin oyuna gebedir; bir boş arsa yüzlerce senaryoya…
Okul ortamında da durum farklı değildir. Çocuk saatlerce oturmak zorunda kalır. Teneffüs süreleri çoğu zaman hareket ihtiyacını karşılamaya yetmez. Oyun ve sosyalleşme için ayrılan zaman sınırlıdır. Böylece çocuğun bedeni başka, sistemi başka bir ritimde akar. Bu uyumsuzluk hem dikkat hem de davranış problemlerine zemin hazırlayabilir. Bedeni hareket isteyen bir çocuğa sürekli “Otur!” demek, nehrin akışını setle durdurmaya benzer. Su bir yol bulur; bazen taşar.
İLAHİ BİR EMANET: ÇOCUK FITRATI VE MAHALLE RUHU
Tasavvufî açıdan bakıldığında çocuk, ilâhî bir emanettir; fıtrat üzere tertemiz yaratılmış bir varlıktır. Fıtrat; yaratılışın özüdür. Çocuğun hareketi, neşesi, sesi o fıtratın tezâhürüdür. Onu bütünüyle kısmak, yaratılışla mücadele etmektir. Elbette edep, sınır ve terbiye gereklidir; fakat terbiye, fıtratı inkâr ederek değil, onu hikmetle yönlendirerek olur. Çocuğun enerjisini bastırmak yerine mecrasına akıtmak gerekir. Sokak bunun için vardı; mahalle bunun için vardı. Mahalle sadece bir coğrafya değil, ortak sorumluluk şuuruydu. Çocuk, yalnız anne-babanın değil, mahallenin çocuğuydu.
Bugün ise çocuk, çoğu zaman ebeveynin ferdî emek ve “projesine” dönüşmüş durumda. Çocuklar, güvenlik kaygıları, sosyal baskılar ve performans beklentileri arasında büyütülüyor. Bu da anne-babada sürekli bir yetersizlik hissi doğuruyor.
“Yeterince ilgileniyor muyum?”
“Yeterince sosyalleşiyor mu?”
Arkadaşlarından, çevresinden eksik ve geride mi kalıyor?” soruları içten içe kemiriyor. Hâlbuki problem, çoğu zaman ferdî gayretten değil, şehir ve toplum yapısındaki eksikliklerden kaynaklanıyor. Oyun alanı dar olan bir şehirde, ebeveynin omzu genişlemek zorunda kalıyor.
Peki, bu şartlarda sağlıklı çocuk nasıl yetiştirilebilir? Belki de ilk adım, meselenin sadece ferdî bir ebeveynlik problemi olmadığını görmek. Çocuğun oyun hakkı, toplumsal bir meseledir. Yerel yönetimlerin, okulların ve mahalle kültürünün bu hakkı gözetmesi gerekir. Daha fazla güvenli, tabiî ve serbest oyun alanı; daha uzun ve nitelikli teneffüs süreleri; mahalle ölçeğinde çocuk dostu düzenlemeler… Bunlar sadece çocukların değil, ebeveynlerin ruh sağlığı için de gereklidir.
Anne-baba ise mevcut şartlar içinde küçük adımlar atabilir: Tabiatla baş başa kalma imkânlarını artırmak, hafta sonlarını beton dışına taşımak, ev içinde mümkün olduğunca hareket alanı açmak, komşuluk ilişkilerini güçlendirmek… Fakat bütün yükü omuzlarına almadan... Çünkü bir çocuğun sağlıklı büyümesi, sadece anne-babanın gayretiyle değil, toplumun ortak vicdan, emek ve merhametiyle mümkündür.
YARATILIŞA ALAN AÇMAK: OYUNUN ÖTESİNDEKİ ANLAM
Son tahlilde mesele sadece oyun değildir; mesele insanın yaratılışına alan açmaktır. Çocuğa alan açıldığında ebeveynin yüreği de genişler. Oyun, çocuğun kendini bulduğu, kendi olduğu yerdir. Koşarken, gülerken, bağırırken hayatı doya doya yaşar. Ona “Sus!” dedikçe hayatın sesini kısmış oluruz. Oysa biraz tahammül, biraz merhamet, biraz ortaklık ve empati… Belki bu vesîleyle yeniden mahalleyi, sokağı ve yeniden birlikte büyümeyi hatırlarız. Ve o zaman hem çocuk hem anne-baba nefes alır!..
Kaynak: Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482