Modern İnsan Neden Manevî Olarak Boğuluyor, İslâm Bu Krize Nasıl Şifa Oluyor?

TEFEKKÜR

Modern hayatın gürültüsü, insanı manevî oksijenden mahrum bıraktı; anlam, huzur ve istikamet kayboldu. Bu yazı, modern insanın yaşadığı nefes darlığını ve İslâm’ın insanlığa yeniden hayat veren ilâhî çağrısını tefekkür diliyle ele alıyor.

Çağımızda insanoğlu temiz oksijeni teneffüs etmekten mahrum kaldığı için, nefes darlığı çekmektedir. Tabiat da nefes almakta zorlanıyor. Modern hayat, cazibesini, bereketini kaybetmiş. Hayatın akışı durmuş. Ahenkli, huzurlu hava kaybolmuş. Boğulmuşuz, boğazlarımız sıkılmış, hayatın evrensel akımını teneffüs etmekten mahrum kalmışız.

İslam yegâne hak dindir ve bütün dinlerin kemâle ermiş hâlidir. İslam’la birlikte hidayet nuru varlığımızın her hücresine tesir etmektedir. İnsanın havasızlıktan ölmesi gibi İslamsızlıktan ölmesi de muhakkaktır. İslam’dan mahrum bırakılan insan, oksijensiz kalmış beyin veya kan akışından mahrum kalmış vücut gibi belli bir süre sonra ölüme mahkûm olacaktır.

KAYBEDİLEN SAFLIK, KOPAN KÖKLER VE ANLAM KRİZİ

Modern insan batınî boyutunu kaybetmiş bir vaziyettedir. Gerçekliği, dengeyi ve dikey bağını kaybetmiştir. Yaratılışın gerçek sebebinin eksikliğini yaşıyor, kökleriyle bağlantısını yitirmiş, hayatın hakîkî maksadından habersizdir. Derin bir şekilde yozlaşan dünyasında insanların hayatları anlamsız, değersiz, amaçsız hale gelmiştir.

Modern dünya çok ciddi ve büyük bir hastalıktan muzdarip; bu hastalık; ‘dışsallaşma – dışsallaştırma’dır. İnsanlık içsellik boyutunu yitirdi. Dünya zarâfeti, vizyonu, çekiciliği, kudsîyeti, aşkı ve güzelliğini kaybetti. Mânâyı, kıymeti, hayatın kutsallığını yitirdik. Beşer kendisini insan kılan hassasiyet ve inceliğinden uzaktır. Modern hayat dilini yutmuş bir vaziyettedir. Düşünme melekesini, konuşmayı ve paylaşma kabiliyetini unuttuk. Samimi dostluk ve kardeşlikten mahrumuz. Edep ve tevazu hasletlerini, gözyaşı dökme kabiliyetini arıyoruz.

İSLÂM İLE DİRİLİŞ: ASIL KAYNAĞA DÖNÜŞ ÇAĞRISI

Modern dünyanın krizine karşı durmalı ve doğrudan kaynaktan beslenmeliyiz. Dünya tarihi boyunca hiç bu kadar nereden geldiğimizi hatırlama ve köklerimize dönme ihtiyacı içerisinde bulunmadık. Bu durum insanlığın acilen bir yenilenmeye, sükûnet ve masumiyete muhtaç olduğunu gösteriyor. Günümüzde yönünü yitirmiş modern aklı, derin köklere sahip sağlam ve gerçek ebedî değerlerle bağlantılı hale getirmek en acil ihtiyaçtır.

Bütün mevcudatın saflığı ve birliğini görünür hâle getirebilmeliyiz. Kur’ân-ı Kerîm de insanlığın bozulduğu ve cehalet karanlığına düştüğü bir dönemde, barış, aydınlık, hakikat ve fazilet getirmek üzere gönderilmiştir.

Orijinal birliğimizi yeniden kurup, kayıp saflığımızı yeniden yakalamamız gerekir. Kalplerimizdeki sonsuz nur hazinesini, iç potansiyellerini, saflıklarını, manevî dönüşüm kapasitelerini hayata geçirmeliyiz. İnsanoğlu unuttuklarını hatırlamalı, kaybettiklerini kazanmalı. Rahmet ve lütuflara karşı hassasiyetini, saflığını yeniden canlandırmalı. Vicdanından silinenleri ve kalbinden yok olup gidenleri yeniden elde etmelidir. Yeri, taşları, çölü, suyu, dağları, ağaçları, semayı, ayı ve yıldızları solumayı yeniden öğrenmelidir. Kendini kâinattaki kozmik akışa bırakmayı yeniden öğrenmelidir.

Yeniden dirilişe ihtiyacımız var; diriliş, ruhun gıdasıdır. Kendimize gerçek benliği, masumiyet ve saflık halini sürekli hatırlatmalıyız. Bu hatırlatma yeni bir hayat kazanmaktır; ikinci kez doğmaktır. Orijinal birliğimizi yeniden kurup, kayıp saflığımızı yeniden yakalamamız gerekir. Bu, gerçekte bulunduğumuz hâle dönmektir. Yaşamanın gerçek maksadına, insanın anlam ve değerine ilişkin bir vizyonu pozitif enerjiyle sunmak, her zaman olduğundan daha acil bir ihtiyaçtır. Suyun kaynağı birdir. Her şeyin ‘Bir’ ve ‘Tek’ olduğu o mutlak ebedîyet makamından bakmak zorundayız.

Özümüze, ilahî köklerimize, asıl vatanımıza, ruhumuza dönelim. İnsanın manevî gelişimi varlığının köklerine inmekte yatar, bu da saflığa götüren tedrîci bir aydınlanma ve nurlanmadır.

Kişi halden hale, köklerine, gerçek yuvasına, mutlak tatmin ve huzurun olduğu mekâna doğru seyahat eder. İşte orası Hakîkat-i Muhammedî’nin toplandığı yerdir. Ebedî bir kaynak var. Anayurdumuz, geldiğimiz yer, varlığımızın esas hakîkati var. Bu kudsî bir alandır. Bu mekân tam bir uyum ve rıza meydanıdır. Gizli olan ne varsa ortaya çıkacak ve kapalı olan açılacaktır. Kaynakta, tüm yaratılmışlardan yansıyan, sonsuz bir nur deryası var. Kaynakta, aşkın tükenmez hazinesi var. Pınarın başından içtiğimizde Allah’ın hediyeleri, nimetleri, ihsanları sonsuz bir şekilde fışkıracaktır. Her nefeste Cenâb-ı Hakk’ın birliğine şahitlik edebileceğiz. Bütün varlıktaki kutsallığı keşfedebilecek ve bütün eşyanın mübarekliğini her an müşahede edebileceğiz.

Problemlerimizin kaynağı Huzur-u İlâhide olmamamız ve ilâhî susuzluğu hissetmememizdir. Yüce Yaratıcımıza olan ihtiyaç ve özleyişi kaybettik. Bu da, O’na dönme, O’na niyaz etme, O’nunla söyleşme ve O’na sığınma ihtiyacımızın feci bir eksiklik gösteriyor olması mânâsına geliyor. En çok da Mürşîd-i Ekber olan Fahr-i Kâinat Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm’e muhabbet duymalıyız. Makamımızı gerçek bir mümininkine yükselten ilâhî susuzluk hissiyâtıdır.

İnsanca yaşama ve insanı yaşatmanın en güzel misallerinden birini göstermiş olan Devlet-i Aliyye’nin (Osmanlı Devleti) kuruluş müjdesi, bu muazzam medeniyetin işareti bir rüyayla verilmişti. Osmanlı Devleti’nin kurucusu kabul edilen Osman Gazi, bir gece rüyasında, kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar haline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını görmüştü.

Ümmeti Muhammed bu çınarın gölgesinden, meyvelerinden mahrum kaldı. O çınar ağacını yeşerten ruha ve bilince tekrar kavuşmak için gayret etmelidir. Çünkü zulmün ateşiyle kavrulan, maddeciliğin sömürüsüyle kıvranan dünya; o hakîkat, adalet ve merhamet ağacının gölgesine ve meyvelerine muhtaçtır.  Dal arayan tüm mazlumlar böyle bir ağacı aramaktadır. Doymak isteyen ruhlar o ağacın meyvesinin peşindedirler. Ümmet-i Muhammed o ağacın mirasçıları olmak durumundadır. Yaşadığımız şu zamanda, Ümmet-i Muhammed, İslam beldeleri ve insanoğlu üzerine yoğunlaşmamız gerekiyor.

Daha önce hiçbir çağda selam ruhunu yaşatma ihtiyacı bu denli gerekli olmamıştı. İyileşme, tadilat ve şifa sürecini başlatmalıyız. Kalbimizi, Muhabbet-i Muhammedî’yi silen gaflet uykusundan uyandırmak gerekir. Selamete erişen kişi ebedi zenginliğe, mutluluğa, ferahlık, güven ve huzura erişir. Mütevazı, hayâ ve sevgi dolu teslimiyet hallerini yaşar.

TEVHİD EVİNİ YENİDEN İNŞA: KALBİN DİRİLİŞİ VE RAHMÂNÎ NEFES

Asrımızın Müslümanı tevhid evini tekrar kurmalı. İçinin manevî mimar olmalı ve gönlündeki Kâbe'yi temelden tekrar inşa etmeli. Kalpteki putları kırmalı, mekânı haram bölge yapmalı. İlahî şuurun ihtişamına yeniden ulaşmalı ve iç potansiyelini, özünü, kökünü, dikey yükselişle ruhunun hazinesini tekrar araştırmalı ve nihayet yeniden insan kimliğine kavuşmaya gayret etmeli.

Bitmek bilmeyen hazinelerin yağışına tanıklık edelim. Kalbin sükûtunun konuşmasını işitelim. Ruhun özlemini takip etmeye çalışalım. Diriliş gücüne erişmeye çalışalım.

Aldığımız nefes Allah’ın ‘Hayy’ sıfatını taşır. Verdiğimiz nefes Allah’ın ‘Huu’ sıfatını taşır. Âşıklar nefes alıp verdiklerinde, zikrin tatlı kokusunu yaşarlar. Bunu gerçek mânâda hissedebilen insan, her nefeste Cenâb-ı Hakk’ın birliğine şahitlik eder. Varoluşun güzel kokusunu hisseder. Bütün eşyanın mübarekliğini her an müşahede eder. Rahmânî nefes solur. Ahiretin tatlı kokusunu tadar. Rabbinde fânî olmanın ilâhî lütfunu yaşar. Bitmek bilmeyen hazinelerin yağışına tanıklık eder. Kurbiyyet iklimlerinin cennet rayihâlârıyla mest olur ve mutluluk gözyaşları döker. Kalbin sükûtunun konuşmasını işitir, secdede iken Rabbinde fânî olma ilâhî lütfunu yaşar.

Rabbimizden gelen güzelliği arayalım. Rabbimizden gelen tatlı kokuları arayalım. Rabbimizden rahmet deryası arayalım. Rabbimizden O’nda fânî olma ilâhî lütfunu arayalım. Rabbimizden rahmanî nefes solumayı arayalım. Rabbimizden varoluşun güzel kokusunu arayalım.

Kaynak: Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479