Medine’yi Ayağa Kaldıran Ezan

Sahabiler

Medine halkı, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in ahirete göçünden yıllar sonra Hazret-i Bilal’in sesini duyunca, Efendimiz (s.a.s.) yaşıyor diye sevinçten ağlamıştı. Ama gerçek öyle değildi.. O günden sonra dünyada bir daha böyle bir ezan okunmayacaktı.

İslam tarihi uzmanı Mükrimin Halil Yınanç Hoca’nın makalelerinden oluşan ve Türk Tarih Kurumu tarafından neşredilen hacimli eserin sayfalarını – bir akşam- çevirirken “Bilal-i Habeşi” başlıklı bir yazıyla karşılaştım. İlk defa 10 Eylül 1331 tarihli İslam mecmuasının 36. sayısında yayımlanan bu makaleyi büyük bir zevkle okudum. Duyduğum manevi hazzı siz değerli okuyucularımla da paylaşmak ve bu Peygamber müezzinini daha yakından tanımak düşüncesiyle -kısmen tasarrufta bulunarak- aşağıya naklediyorum.

“ALLAH BİRDİR, ALLAH BİRDİR”

Müverrihin-i kiramdan merhum Mükrimin Halil Hoca diyor ki:

Bilal-ı Habeşi hazretleri, ilk Müslümanlardan olup sahabilerin büyüklerindendir. Künyesi Ebu Ömer’dir. Pederi Rebah, validesi Hamâme olup Habeşlidirler. Kureyş eşrafından Abdullah bin Cüd’a’nın esirleriyken merhum bunları birbirleriyle evlendirdi ve bundan Bilal dünyaya geldi.

Bilal, Efendimizin peygamberliğinin ilk günlerinde, efendisi Abdullah bin Cüd’a ile beraber Mekke’de bulunuyor, onun koyunlarını güdüyordu. Bu sırada İslamiyeti kabul eden sahabilerle, özellikle Hazreti Ebu Bekir’le görüşmüş ve Müslümanlığın zayıflara, esirlere karşı ne kadar himaye edici olduğunu görmüş ve bu dine girmek için düşünüp taşınmaya başlanmıştı. Nihayet bir gün Fahr-i Âlem Efendimiz’in yanına gelerek İslamiyeti kabul etmiştir. Fakat Kureyş’in diğer Müslüman esirlere yaptığı zulüm ve işkenceyi görünce Müslümanlığını gizlemeyi uygun görmüştür.

Ancak bu durum çok sürmedi. Bir gün Kâbe’yi tavaf ederken, etrafında kimsenin bulunmadığını zannederek avludaki putlara hakaret etti. Abdullah bin Cüd’a, ilahların böyle zenci bir köle tarafından hakarete uğradığını görünce şanı ve şerefi kırılan putların kudsiyetini iade etmek için kesilmek üzere bir çok deve bağışladı. Bilal’i de cezalandırmak üzere Peygamber Aleyhisselam’ın düşmanlarından Ümeyye bin Halef’e, validesi ve kız kardeşiyle birlikte sattı.

İslam’ın gittikçe yayıldığını; zayıfları, fakirleri etkilediğini, onların hidayetine vesile olduğunu gören Kureyşliler yeni Müslümanları dinlerinden çevirmek için her türlü ezayı ve cefayı uygulamaya başladılar.

Ümeyye bin Halef satın aldıktan sonra Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemin Rabbini inkâr edinceye kadar azaba tabi tutulmasını emretti. İlk önce boynuna bir sicim taktırıp ucunu çocukların eline verdi. Onlar da biçareyi sokak sokak dolaştırdılar. Bilal ise hiç yılmadan “Ehad ehad – Allah birdir, Allah birdir” diyerek Müslümanlığını ilan ediyordu. Bu cezanın yetmediğini gören Ümeyye, ertesi gün Bilal’i sahraya götürerek yere yatırdı. Üzerine taşlar koydurarak güneşin sıcağıyla işkence etmeye başladı. Fakat Bilal’in bitmez tükenmez sabrı karşısında bunun da bir tesiri olmadı. Mekkelilerin küfür tekliflerine karşılık o “Allah birdir, Allah birdir” demeyi sürdürdü.

CENNETTE İŞİTİLEN AYAK SESLERİ

Bu ağır işkence uzayıp gidiyordu. Peygamberimiz onu bu halde görünce sabır ve sebat etmesini emir buyuruyordu. Bir gün, öğle vakti Arabistan’ın sıcak kumları üstünde işkence edilen Bilal’in halini gören Resul-ü Ekrem Efendimiz “Yakında kurtulacaksın!” diye müjde verdi. Derhal Hazreti Ebu Bekir’e gelerek “Malımız olsa da, Bilal’i satın alsak” dedi. Ebu Bekir de Ümeyye’nin yanına giderek, Bilal’i annesiyle beraber satın alıp âzad etti.

Bilal, hürriyetine kavuştuktan sonra Peygamberimizin hizmetine girdi. Birkaç sene sonra diğer sahabilerle beraber Medine’ye hicret etti. Peygamberimizin, Medine’de Ensar ile Muhacirden bazılarını kardeş ilan ettiği sırada, o da Ebu Ruveyha (r.a.) ile manevi birader oldu. Bedir muharebesinde ve diğer savaşların hepsinde hazır bulundu ve Efendimizin yanından hiç ayrılmadı.

Ezanın meşruiyetinde Fahr-i Âlem Efendimiz, Bilal’i müezzin olarak görevlendirmişti. Müslümanları camiye davet etmek için güzel sesli bir müezzine ihtiyaç vardı. Bilal bu ihtiyacı karşıladı ve Mescid-i Şerif’in damına çıkarak ezan okumaya başladı.

Bilal’in ilahi vahdaniyeti ilan eden o latif ve muhrik sesi göklere doğru yükseldiği zaman bütün ashab büyük bir huşu ile dinliyorlar, kendilerindeki iman nurunun verdiği manevi zevk ile kudsi bir vecd duyuyorlardı. Bu ses, yalnız vahdaniyeti ilan etmekle kalmıyor, aynı zamanda insanları ve mü’minleri kurtuluşa davet ediyordu. Tam anlamıyla katliâm diyarına dönen Arabistan toprağının, kısa süre sonra, bir medeniyet sahası, bir feyiz ülkesi, bir adalet memleketi olacağını kendine has lisan ile anlatan gökyüzü, Bilal’in mukaddes sesinin derinliklerinde akıp gittiğini görünce son derece seviniyordu.

Bilal’in ulviyet terennüm eden sesi, Arabistan’ın zulüm ve vahşete boğulmuş kızgın çöllerini ümitsizliğin verdiği sessizlikten kurtararak canlandırıyor, binlerce puta tapmayı alışkanlık haline getiren eski inançları çiğniyor, köhne fikirleri ortadan kaldırıyor, yerleşmiş eski zihniyetleri kökünden koparıyordu. Peygamber müezzininin o etkileyici sesi, herkesi meftun ediyordu. Onun kimseye nasip olmayan halavetli sadasıyla ezan okuması ümmeti, cemaatle namaz kılmaya mecbur ediyordu. İşte Bilal-i Habeşi böylece, Efendimiz ahiret âlemini teşrif edene kadar Ezan-ı Muhammedi okudu ve Peygamberimizin hayır duasını aldı. Aleyhissalatü Vesselam “Ey Bilal! Beni cennette nasıl geçtin ki, cennete girdiğim zaman ayak seslerini işittim” buyurdu.

MEDİNE’Yİ AYAĞA KALDIRAN EZAN SESİ

Fahr-i Âlem Efendimiz Rabbine kavuşunca Bilal de diğer sahabiler gibi büyük bir üzüntü duydu. Hazreti Ebubekir rica üstüne ricada bulunduğu halde ezan okumadı. Medine’de kaldığı sürece gözyaşlarının dinmeyeceğini bildiği için Peygamber şehrinden uzaklaşmaya karar verdi. Ebubekir’e müracaat ederek izin istediyse de olumlu cevap alamadı. Bunun üzerine Bilal’in, “Yâ Ebubekir! Eğer beni kendin için âzad ettinse burada bırak, Allah için âzad ettinse gideyim” demesine karşı dayanamayarak arzusunu yerine getirdi.

Bilal, bir süre dışarıda kaldıktan sonra tekrar Medine’ye, Hazreti Sıddık’ın yanına gelerek yine ezan okumaya başladı. Rum seferi sırasında İslam’ın büyük halifesinden – cihad arzusunu dile getirerek – izin istediyse de, Hazreti Ebubekir, “Artık ihtiyarladım, ecelim yaklaştı, yanımda kal” diyerek muvafakat etmedi. Hazreti Ebubekir vefat edince Bilal, velinimetinin bu ebedi kaybından dolayı çok ağladı. İkinci Halife Hazreti Ömer’e, “Efendimizin hayattayken müezzinliğini yaptım. Resulullah vefat etti. Efendim Ebubekir zamanında ezan okudum, o da öldü. Peygamberimizin ‘Amellerin en iyisi cihaddır’ buyurduğunu duydum. İzninizle Şam’a gideyim” dedi. Müsaade alır almaz Medine’den ayrıldı, başkomutan Ebu Ubeyde Amir bin el – Cerrah (r.a.)’ın ordusuna katıldı, birçok savaşlarda hazır bulundu.

Mü’minlerin emiri Kudüs’ü fethedip Şam’ı teşrif edince karşılayarak ‘Cabiye’de bulundu, Hazreti Ömer’in okuduğu hutbeyi dinledi. Daha sonra orada, umumi bir rica üzerine, son derece etkileyici bir ezan okuyarak bütün cemaati ağlattı. Cenab-ı Ömer, Bilal’i Medine’ye götürmek istediyse de başarılı olamadı. Arzu ettiği yerde oturmasına izin verdi.

Bilal, Ebu Ruveyha ile birlikte Şam’da Darya’ya gelerek evlendi ve büyük bir saygı gördü. Orada bir süre ikamet ederek ibadetle meşgul oldu. Bir gün rüyasında Resul-ü Ekrem Efendimizi görme bahtiyarlığına erdi ve “Ey Bilal! Galiba bizi unuttun?” sitemli sözüyle uyandı. Hemen o gün devesine binerek, Ravzay-ı Mutahhara’yı, Resulullah’ın mübarek kabr-i şerifini ziyaret için hareket etti. Medine’ye girince Efendimizin iki gözünün nuru Hasan ve Hüseyin’e (Allah onlardan razı olsun) rastlayarak evlerine misafir oldu.

Ertesi gün seher vakti, Hasan ve Hüseyin efendilerimizin isteğiyle ezan okumak için Mescid-i Nebevi’nin damına çıktı. “Allahü Ekber” lahuti sadası, ezelden ebede giden bir çağlayan âhengiyle, hazin ve sakin duran gökyüzünde dalgalandı. Melekler bu ulvi sesin, titretici terennümüyle mest oldular. Tatlı şafak uykusunda bulunan ashab-ı kiram ve çocuklar birden bire uyandılar. Dikkat ederek bu sesin sahibini tanıdılar. Kalblerinde ani hüzünler meydana geldi. Evlerin üstünde erkekler ve kadınlar ağlaşmaya başladılar. Çocuklar, “Rasulullah dirilmiş” diyerek sokaklara düştü. Medineliler Efendimiz’i ve yaşadığı zamanı hatırlayarak hem sevindiler, hem üzüldüler. Bilal, birkaç hafta kaldıktan sonra, müminlerin manevi alkışları arasında Medine’den ayrıldı ve Şam’a geldi. Hicret’in 18. yılında, 60 yaşlarında vefat etti. Babu’s – Sagir’de medfundur.

Siyah benizli, nahif vücutlu, uzun boylu, kısa sakallı bir zat idi. Ashabın, kendisine pek ziyade hürmeti vardı. Hazreti Ömer onun hakkında “Seyyidimiz Ebubekir, seyyidimiz Bilal’i azad etti” buyurdu. Keza, Abdullah bin Ömer, “Bilallerin hayırlısı, Resulullah’ın Bilalidir!” dedi.

Bilal-i Habeşi, birçok hadis nakletti. Kendisinden Ebu Bekir, Ömer, Ali, Abdullah bin Mesud, Abdullah bin Ömer, Kâ’b bin Ucre, Üsame bin Zeyd, Cabir bin Abdillah, Ebu Said el- Hazeri, Bera bin Azib ve tâbiinden birçok kimse kendisinden rivayette bulundu. Allah, ondan razı olsun.

Camilerimizdeki müezzin mahfillerini zinetlendiren “Ya Hazret-i Bilal-i Habeşi” levhası gözlerimizi nurlandırdığı gibi, bu mübarek zatın kemal-i aşkla okuduğu Ezan-ı Muhammedileri sanki bugün de duyuyormuş gibi, kulaklarımız da bayram ediyor.

HAZRET-İ BİLAL HABEŞİ’NİN TÜRBESİNİN HAZİN MANZARASI

Ezan-ı Muhammedilerin ebediyete kadar minarelerimizde okunması, semalarımızda dalgalanması dileğiyle, dedikten sonra sözü bu mübarek zatın türbesine getirmek istiyorum. İrfan dünyamızın ve tasavvuf âleminin önemli isimlerinden merhum Hüseyin Vassaf Efendi, 2 Haziran 1327 tarihli Sırat-ı Müstakim’de, “Evkaf Nazır-ı Muhteremine Bir Rica” başlığıyla yayımladığı yazıda, Bilal-i Habeşi Hazretlerinin türbesinin hazin manzarasını şöyle dile getiriyor:

“Şam’dan gelen bir arkadaşım ile Şam’a dair cereyan eden bir mübahase esnasında söz, orada defn-i hak-i ıtırnak olan ve kalbimde muhabbeti pek büyük bir yer tutan Müezzin-i Hazret-i Risalet – Penahi Bilal’e intikal etti. Cenab-ı Bilal’in şevket ve saltanat-ı muazzama-i İslamiyyenin teâlisi için yaptığı şeyleri ve Server-i Âlem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri hakkındaki ihtisâsât-ı âliyyesini tezkâr ile neşemend olduk.

Fakat sevk-i kelam, o hazretin türbesinin müşrif-i harab olan (harab olmaya yüz tutan) bir halde olduğuna ve uluvv-i kadriyle mütenasip bir surette tezyin edilmeyip, alelade bir halde bırakıldığına intikal edince gözlerim yaşardı. Saadet-i İslamiyye’nin husulü için hayatını istihkar eden ve Mediha-i celile-i nebeviye ile şanı îlâ buyurulan bu zat-ı âlişanın türbesinin müzeyyen ve ma’mur olması ve devam-ı umranının nazardan dur (uzak) tutulmaması her müslimin arzu edeceği bir şeydir.

Keyfiyyeti zâtıâlilerinize isma edecek (duyuracak) olursam Evkaf-ı Hümayun Nazırı olmaklığınız itibariyle de nazar-ı dikkate alarak müşarünileyhin uluvv-i kadriyle mütenasip bir surette türbesinin imar ve tezyinine ibzal-i gayret ve icra-i keşfiyyat için lazım gelen muameleye tevessül buyuracağınıza, kalbimde bir kuvvet hasıl oldu. Şu suretle müraca’ta mecbur oldum. İnşaallah âsâr-ı fi’liyye diyanet-kârisini görmekle karirü’l-ayn oluruz. (Gözlerimiz aydınlanmış olur)”

Cenab-ı Hakk, hepimizi şefaatine mazhar kılsın.

Kaynak: Dursun Gürlek, Altınoluk Dergisi, Sayı: 432