Manevî Feyizle Mayalanan Kalbin Yolculuğu

Tasavvuf

Kalbimizi ilahî feyizle besleyen aşk şarabı, insanı neye hazırlar ve ruhunu nasıl yüceltir?

Ziya Paşa’nın Terkîb-i Bend’inden İnciler -I

Sâkî getir ol bâdeyi kim mâye-i candır

Arâm-dih-i akl-ı melâmet-zedegândır

AŞK ŞARABI: MANEVÎ FEYİZ VE RUHUN MAYASI

Saki, canın mayası olan ve kınanmaktan yorulmuş kimselerin aklına sükûnet veren o şarabı getir.

Klasik edebiyatımızdaki şarap, aşk şarabıdır. Zira tasavvufun insana yaşattığı güzellikleri şaraptan daha iyi anlatabilecek bir sembol yoktur. Yunus Emre’nin “Gel nûş edelim bâde” dediği bu şaraptır. Hz. Mevlâna da aşk şarabının hakiki değil, mecazî bir şarap olduğunu şu rubaisiyle anlatmaktadır:

În mestî-yi men zi bâde-i hamrâ nîst

Vîn bâde be coz der kadeh-i sevdâ nîst

Tû âmedeî ki bâde-i men rîzî

Men ân bâşem ki bâdeem peydâ nîst (Mevlana, Rubâiyyât, 214)

(Benim bu sarhoşluğum kırmızı şaraptan değildir, bu şarap ancak sevda kadehindedir. Sen benim şarabımı dökmek için geldin ama benim şarabımın zaten bir varlığı yoktur.)

İşte, bu aşk şarabı yani kişinin manevi hislerini taşıran ilahî feyiz canın, ruhun mayasıdır. Feyizle mayalanan can maneviyat âleminde envâr-ı ilahiyyyeye mazhar olur. Bu sebeple insanlar tarafından kınansa da kendisine “meczup” da dense umursamaz, teşne olduğu manevi lezzetlerle teselli bulur.

Ol mey ki olur saykal-ı dil ehl-i kemâle

Nâ-puhtelerin aklına bâdî-i ziyandır

O şarap kemâl ehli kimselere gönül cilası olur, ham kimselerin aklını ise zarara uğratır.

HAM KALPLER VE HAZIRLIĞIN ÖNEMİ

Aşk şarabı, yani manevi feyiz kemal ehlinin gönlünü bir cila gibi parlatır, ham kimselerin ise aklına ziyan verir. Manevi neşe ile sarhoş olabilmek için evvela madden ve manen buna müsait hale gelmek lazımdır. Zahiri günahlardan temizlenmeden ve kalben halis bir niyetle hak yoluna hazırlanmadan tasavvufun çileli sahrasına adım atmak son derece tehlikelidir. Hz. Mevlana’nın tabiriyle ham iken yanmaya talip olmak cinnettir. Şeriatın terbiyesi ile pişip daha sonra gönül cilasına talip olmak gerekir.

Bir câm ile yap hâtırı zîrâ dil-i vîrân

Mehcûr-ı harâbat olalı hayli zamandır

Bir kadehle hatırımı yap, çünkü harap olmuş gönül uzun zamandır meyhaneden ayrı düşmüştür.

Meyhane, âşıkların toplanıp maneviyat sofrasından nasiplendikleri tekkeler ve sohbet meclisleridir. Sohbetten mahrum kalan dervişin harap gönlünü tekrar canlandırabilecek tek şey nur dolu, feyiz dolu, maneviyat dolu bir aşk kadehidir.

Sâkî içelim aşkına rindân-ı Hudâ'nın

Rindân-ı Hudâ vâkıf-ı esrâr-ı nihandır

Ey sâkî, Hak erenlerinin aşkına içelim, Hak erenleri gizli sırlara vakıftır.

Aşk şarabı, Hak dostlarının aşkıyla içilir. Yani kişiyi maneviyata, kalbî güzelliklere, ruhun ufuklarına eriştirebilecek olan muhabbet iksirine ancak Hak dostlarının aşkı sayesinde ulaşılabilir. Gizli sırlara vakıf olan Hak dostları, kendilerine yoldaş olan, onları takip eden âşıkların da manen tekâmül göstererek bu sırlara vakıf olması için onları terbiye eder.

Sâkî içelim rağmına sûfî-i harîsin

Kim maksadı kevser emeli hûr-i cinandır

Ey sâkî, maksadı Kevser ve tek emeli cennet hurileri olan hırslı sofunun rağmına içelim.

Dinin zahiri güzellikleri bir aşk yolcusu için kâfi gelmez. Bu yüzden de dinin zahiriyle iktifa edip aşk yoluna yönelmeyen sofular yani kaba dindarlar tasavvuf edebiyatında hep yerilmiştir. Aşk yolcusu dinin zahiri emirleriyle sınırlı kalmayıp Allah’ın mutlak rızasına ve muhabbetine talip olan kişidir.

Aşk olsun o pîr-i mey-i perverde-i aşka

Kim bâdesi sad-sâle vü sâkîsi civandır

Şarabı yüz yıllık olan ve sâkîsi genç olan o aşk şarabıyla beslenmiş şarabın pîrine aşk olsun.

Pîr-i mey, mürşid-i kâmildir. Onun gıdası aşktır, muhabbetullahtır. Şarabın yıllanmış ve sakinin genç olarak tasvir edilişi şiiri güçlendirmekte, okurun mecaz ile hakikat arasında kararsız kalmasına yol açmaktadır. Bu üslup, yani her iki mananın da sürekli canlı tutulması sembolik edebiyatta çokça müracaat edilen bir üsluptur. Örneğin Hâfız-ı Şîrâzî’nin de şaraptan bahsederken “hâkîkat ne-mecâz est” (hakikattir, mecaz değildir) diyerek şiirindeki müphemliği arttırmaktadır. Tıpkı Hafız divanı ve çoğu klasik şiir gibi Ziya Paşa da hem tasavvufî hem de zahirî olarak şerh edilmeye müsaittir. Bu beyit de mürşidin kadim bir silsileden beslenmesi ve çevresinde gençlerin devran etmesi şeklinde anlaşılabilir.

Ben anladığım çarh ise bu çarh-ı çep-endâz

Yahşî görünür sûreti ammâ ki yamandır

Bu hilekâr felek benim anladığım felekse onun sureti güzel görünür ama aslında pek yamandır.

Şu maddi dünya, felek, kâinat insanoğlunu aldatmakta, kandırmaktadır. Her şeyden evvel dünya hayatı insanoğluna hep sonsuz bir hayatmış gibi görünür. Hâlbuki ne kadar da hızlı bitecektir. Ve dünya hayatı insana çok süslü ve güzel görünür. Hâlbuki ne kadar da tatsız ne kadar da acılıdır.

Benzer felek ol çenber-i fânûs-ı hayâle

Kim nakş-ı temâsîli serîʿü'l-cereyandır

DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ VE KALBİN HUZURU

Felek içindeki görüntülerin hızla aktığı bir hayal fanusunun çemberine benzer.

Felek, hayal fanusunun çemberi gibidir. Yani onun bir gerçekliği yoktur, sadece içine girenlere gerçekmiş gibi görünür. Bu fanusun içinde çeşit çeşit temsiller, görüntüler, tiyatrolar, nakışlar boy gösterir. Ama bu nakışların hepsi (adeta bir film şeridi gibi) hızla sona erecektir.

Sâkî bize mey sun ki dil-i tecribet-âmûz

Endîşe-i encâm ile vakf-ı halecândır

Ey sâkî, bize şarap sun. Çünkü tecrübe öğrenen gönül âkibet düşüncesi ile çarpıntı içindedir.

İnsan kalbi eğitilmediği, terbiye edilmediği müddetçe kaygı ve endişeye meyillidir. Bu kaygılar bazen o dereceye varır ki, kişi kalbi duracakmış gibi huzursuz olur. Yaşamanın bu huzursuzluğundan kurtulmanın tek yolu aşk-ı ilâhîdir. Aşk şarabının tesirine, yani ilahî feyizlere muhatap olan gönül “ne oldum”, “ne olacağım” gibi endişelerden kurtularak manevi huzura erişir.

İç bâde güzel sev var ise akl u şuʿûrun

Dünya var imiş ya ki yoğ olmuş ne umûrun

Aklın ve şuurun varsa şarap iç, güzel sev; dünyanın var mı yok mu olduğu umurunda olmasın.

İnsanoğlu ömrünü çeşit çeşit heveslerin peşinde geçirir. Kimi mal biriktirmek için, kimi yemek için, kimi eğlenmek için yaşar. En akıllı insan ise dünyayı gönlünden çıkarıp muhabbetullâha erişmek için yaşayandır. Bade içen yani manevi feyizlerin peşinde koşan, mahlukatın güzelliğini temaşa edip Hâlık’ını tesbih eden kimse insanların en akıllısıdır.

Kaynak: Tarık Ablak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479