Mahremiyet Niçin Önemli?
Mahremiyet neden sadece bir sınır değil, insan olmanın en temel vakarını koruyan bir emanet olarak görülmelidir?
Sözlükte “helâl olmayan, yasaklanan şey” mânâsındaki “mahrem” kelimesi, fıkıh terimi olarak, “kendileriyle evlenilmesi dînen yasaklanmış bulunan belli derecelerdeki akrabayı” ifade eder. Farsça bir terkip olan nâmahrem ise “aralarında evlenme yasağı bulunmayan kişiler” demektir.[1]
MAHREMİYET NEDİR?
Mahremiyet, en sade ifadesiyle “gizlilik” demektir. Kişiye has/özgü olanı ve özel alanı ifade eder. Saygı ve hürmeti içinde barındırır. Kişinin bedeni, yaşadığı yer, eşyaları ve sözü onun mahremidir. Mahrem olan; şahsî olandır, değerlidir, kıymeti hâizdir.
Mahremiyet anlayışı, din ve inançların tesiriyle toplumlara göre değişkenlik gösterebilir. İlâhî dinlerin temeli tevhide dayandığı için, hemen hemen aynı mahremiyet ölçülerine rastlanır. Doğu dinleri ile kabîle dinlerine baktığımız zaman bambaşka bir mahremiyet şekline rastlarız. Bu güzel haslet, kullara yaratılışta verilmiştir, insan olmanın bir gereğidir. Mahremiyeti korumak, ferdin psikolojik ve sosyal gelişiminde hayâtî bir vazife görür.
Medeniyetimiz, mimariden sanata, mahremiyeti hayatın her alanında öne almış, bu temeller üzerinde inşa edilmiştir. Evlerin bahçe duvarlarının yüksek olması, avlunun dışarıdan görülmeyecek şekilde planlanması, mahallede bina edilen yapıların komşunun mahremini görmeyecek şekilde olması, harem-selâm kültürü içinde en çok kadının düşünülmesi gibi örnekler çoktur.
Mühim olan göstermek değil, gizlemektir. Kuyumcular altınlarını pazar yerlerinde sergilemezler. Vitrinde, özel mahfazalar içerisinde satışa sunarlar. Hiç kimse kabuğu soyulmuş, vitrine edilmiş meyve-sebzeyi alıp evine götürmek istemez. Kadınların süslenmek için kullandıkları inciler; istiridyeler içinde gizlenmiş vaziyette bulunur. Altın madenleri yerin kat kat altındadır. Doğal taşlar, tabiat kuvvetlerinin aşındırıcılığına karşı kayaların içinden çıkarılır. Hal böyleyken insanoğlu kendini, bedenini sahip olduğu şeyleri neden teşhir etmek ister? Yaşadığımız çağda, bilhassa beden mahremiyeti, teşhircilik modası içinde erimekte, yitip gitmektedir.
MAHREMİYET AİLEDE BAŞLAR
Çocuklarımıza mahremiyet eğitimini kurumlardan evvel ebeveynler olarak bizler vermeliyiz. Bunun için de onlara örnek olmalıyız. Ev içi giyim-kuşamda, eşler arası münâsebetlerde, konuşmalarda mahremiyet sınırlarını net çizmeliyiz. Çocukları yanaklarından, alnından öpebiliriz, lâkin dudaklarından öpmek istismardır. Onları severken özel bölgelerine dokunmak, gelişim sağlığı ve mahremiyet bakımından mahzurludur. Çocuklarımıza dudak, göğüs bölgesi, ön ve arka avret bölgesinin mahrem olduğunu anlatmamız gerekir. Okulda, sokakta, oyunda bu bölgelere dokunulmaması, bu bölgelere oyun ya da şakalaşma yapılmaması, net bir dille çocuklara ifade edilmelidir.
Çocuklarımıza kapalı ortamlarda yabancılarla yalnız kalmamaları konusunda da tembihlerde bulunmalıyız. Çocuklarımızın tahâret eğitimini, üç, âzamî dört yaşına kadar tamamlamalı, onları banyo yaptırırken alt çamaşırlarının üzerinde olmasını sağlamalıyız.
Kreş, okul, yuva gibi ortamlarda çocuğumuz öz bakımını yapabilecek seviyede olmalı, eğitimci ya da yardımcı personel, çocuğumuzun mahremini görmemelidir. Bu durum sağlıklı kişilik gelişimi için çok mühimdir.
TEŞHİRCİLİK
Son dönemlerde mahremiyetle birlikte anılan bir kavramdan bahsediyoruz: İstismar. Teşhirciliğin tabiî neticesi olan “istismar” vak’alarına bilhassa genç kızların mâruz kalması üzerinde düşünmek gerekiyor. Kalabalık metro yolculuklarında, hattâ eğitim ortamlarında bile istismarın artması, toplumun geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Medya kanalları vasıtasıyla teşhire bile-isteye muhatap olan bir kitle, evlenme yaşının geciktirilmesi, adına “mahalle baskısı” denilen, ama aslında aile ve sosyal terbiye ortamlarından uzak yaşama, mânevî alanla münasebetin neredeyse hiç bulunmaması gibi temel sebepler; gençlerin duygularını kontrol edememesine, dürtüsel davranmasına ve haram fiilleri işlemesine yol açabiliyor.
Bu fiiller her zaman fizikî olmayabiliyor. Bakışla, sözle, mesaj yoluyla mahremiyet ihlâl edilebiliyor. Bunun psikolojik ve sosyolojik temellerine baktığımızda; onaylanma, takdir edilme, görülme ihtiyacı gibi ergen davranışlar ya da ergenliğin uzayıp sürmesiyle devam eden bir gösterme ihtiyacı müşahede ediliyor. Değersizlik hissi, almış başını gidiyor âdeta…
Sağlıklı bir fert, bedenini teşhir etmez; kendi ile barışık yaşar, estetik işlemlerle yaratılışını bozmaz. Yaşadığımız çağda, otoriteye karşı gelme dürtüsü olduğunu düşündüğümüz ve bir akım hâline gelen, aslında derin psikolojik altyapısı bulunan bir “teşhircilik illetiyle” karşı karşıya bulunmaktayız.
ÖLÇÜLER
Cenâb-ı Hak, insanı giyinik olma fıtratı üzerine yaratmıştır. İnsanın fıtratında “utanma duygusu” vardır. Elbise, insanın örtücüsüdür, süsüdür, tamamlayıcısıdır. Bunun en kesin misali Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’nın yasak meyveyle olan imtihanlarında görülür:
“Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini Cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar.” (el-A‘râf, 22)
Dînimiz, mahremiyet konusunda ölçüler koymuştur. Ölçüler kulu korumak, emniyet içinde olmasını sağlamak içindir. Hemcinsler, âile ve yakınlar, bu ölçülerin muhâtabıdır. Kadınların kadınlara ve kadınların erkeklere mahrem olan bölgeleri vardır. Toplumda maalesef bilhassa, deniz, havuz, hamam gibi kadınlara özel ayrılan alanlarda, kimi kadınlar mahremiyet sınırlarını bilmemekte yahut bu sınırlar işine gelmemektedir. Oysaki müslüman kadınların, ahlâkından emin oldukları müslüman kadınlara göbek deliğinin üzerinden başlayarak diz kapağının altına kadar olan bölgesi nâmahremdir, gösterilmesi yasaktır. Bu bölge, avret bölgesidir. Kadınlar, bahsi geçen bölgelerini sadece eşlerine ve zaruret varsa doktor ve hemşirelere gösterebilirler. Hadîs-i şerîfte, “Eşin ve sahip olduğun câriyeler dışında diğer insanlardan avretini gizle!”[2] buyrulur. Oysa sahillerde ve havuzlarda bulunan kimselerin hepsi kadın olsa da bunları tanıma imkânımız yoktur. Dinlerini ve ahlaklarını bilemediğimiz bu kadınların yanında, kadının avret yeri, yabancı erkekler arasındaki avret yeri gibidir, yani yüz, el ve ayak dışındaki bütün vücudunun örtülmesi gerekir.
Banyo ve benzeri yerlerde yalnız başına kalındığı zaman da avret yerinin örtülmesi tavsiye edilmiştir. Bu konuda bir hadîs-i şerîfte:
“Allah, hayâ edilmeye insanlardan daha lâyıktır.”[3] buyrulmuştur.
Bunun hâricinde bülûğa/ergenliğe girmiş bir hanım; elleri, yüzü ve bazı fakihlere göre ayakları hâricinde kalan bölgeleri nâmahreme/yabancıya gösteremez. (Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre ayak da örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur.)
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Mü’min kadınlara da söyle: «Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar; iffet ve namuslarını korusunlar. Mecbûren görünen kısımları müstesnâ, güzelliklerini ve süslerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine kadar örtsünler. Güzelliklerini ve süslerini; kocalarından, babalarından, kayınpederlerinden, kendi oğullarından, üvey oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, müslüman kadınlardan, kendi câriyelerinden, erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçilerden veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Bir de gizledikleri güzelliklere, süslere dikkat çekecek ve erkeklerde arzu uyandıracak şekilde ayaklarını yere vurarak yürümesinler.» Ey mü’minler! Hepiniz tevbe ederek Allâh’a yönelin ki kurtuluşa eresiniz.” (en-Nûr, 31)
Erkeklerin de mahremiyet sınırları bellidir. Erkekler, göbek deliğinin üzerinden başlayıp diz kapağının altına kadar olan bölgeyi sadece eşleri ve bir mecburiyet var ise sağlıkçılara gösterebilirler. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Müslüman erkeğin uyluğu (diz kapağı ile kalçası arası) avrettir.”[4] buyurmaktadır.
Rabbimiz, âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:
“Ey mü’min erkekler! Şu kadınlarla evlenmeniz size haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanalarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle cinsî münâsebette bulunduğunuz eşlerinizden olup himâyenizde bulunan üvey kızlarınız… Eğer anneleriyle cinsî münâsebette bulunmadan ayrılmışsanız, üvey kızlarınızı nikâhlamanızda size bir günah yoktur. Kezâ öz oğullarınızın eşleriyle evlenmeniz ve iki kız kardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz size haram kılındı. Ancak geçmişte olanlar müstesnâ; onlar affedilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” (en-Nisâ, 23)
Sahil bölgelerinde biraz da yabancı turistlerin tesiriyle şehir içinde plaj kıyafetiyle dolaşan insanlar görmekteyiz. Erkeklerin üstsüz, sadece şortla dolaşması, kadınların kısa iki parçayla dışarı çıkması dînimiz ve kültürümüz adına yıkımdır. Bugün bilhassa genç kızlardan işittiğimiz:
“-Annemin yanında da mı dikkat edeceğim, ailemin yanında neden kısa şortla dolaşamam?” serzenişleri, moda ve anlayışın değişmesiyle artmaktadır.
Evet, annemiz bizi doğuran, belli bir zamana kadar mahremimizi bilen insandır. Lâkin büluğ çağına eriştikten sonra söz konusu bölge bizim mahrem/dokunulmaz alanımızdır. Çünkü bu bölge ve civarı, şahsa özeldir, üreme alanıdır, saklı ve gizli olması gerekir. Bugün moda üreticileri özellikle krop, kısa şort, mini, midi boy parçalar üretmektedir.
Kadîm kültürümüzde iç çamaşırını kurutmak için ipe bile asmayan anlayış, yerini sokaklarda utanmadan bedenini teşhir eden hafifliğe bırakmıştır. Zira, insanın ar damarı yırtıldığı zaman, yüzü kızarmaz, günahı rahatça işler, hatta onu burnunun ucuna konan bir sinek gibi hafif görür. Günahlar işlene işlene kalp kararır, beğenilme ve teşhir etme arzusu zevk hâline gelir. Bunun en büyük faturası gelecek nesillere çıkar. Edep ve hayâ duygularını yitirmiş ebeveynlerin dünyaya getireceği nesillerin âkıbeti de hazin olacaktır.
SÖZ MAHREMİYETİ
“Ey îman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış, sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.” (en-Nûr, 27)
Âile arasında olan, yaşanan ya da konuşulan hususların ev dışına çıkarılmaması gerekir. Bu yaşananlar illâ ciddî problemler olmayabilir. Mutluluğumuz, geleceğe dair planlarımız, birikimlerimiz, tartışmalarımız gibi ilk akla gelebilecek hususlar, ailenin dışındaki şahıslarla paylaşılmamalı yahut belli sınırlar dâhilinde paylaşılmalıdır.
İnsanoğlunun duygularının merkezi olan kalp, adı gibi “dönen” bir yapıdadır. Bugün bizimle arası iyi olan bir arkadaşımız, aramız bozulunca sırlarımızı ortaya dökebilir. Belki en yakınlarımız bile sahip olduğumuz bir mutluluğa haset edebilir.
Eşler arasında olanlar, evlenip yuvadan ayrılan evlâtların birbiriyle münâsebeti, üçüncü şahıslar için mahremdir. Karı-koca arasında yaşananlar, mahremdir. Toplumda bu mevzuları konuşmaya meraklı boşboğaz kimseler her yörede ve her dönemde bulunur. Bu konulardan bahis açmamak, açıldığı zaman “leyyin: tatlı” bir üslûpla konuyu değiştirmek, aslî vazifemizdir. Doğuda ve batıda devlet ve imparatorluklar bile işlerini “söz mahremiyeti” üzerine kurmuşlar, bu silsile inkıtâya uğradığı zaman, yıkıma doğru gitmişlerdir. Söz mahremiyetine dikkat etmemek, aileyi ifsâd eder.
MEKÂN MAHREMİYETİ
Anne-babanın “özel”i ve mahremi olduğu gibi, çocukların da “özel”i ve mahremi vardır. Ergenlik yaşına ulaştıktan sonra, çocukların odalarına izin alınarak girilmeli; çekmeceleri, dolapları, günlüğü, mahzur bir durum yoksa, karıştırılmamalı, özeline saygı gösterilmelidir. Mümkünse yarı temyiz yaşı olan yedi yaşta, değilse en geç bülûğ/ergenlik yaşında kız ve erkek çocukların odaları ayrılmalıdır. Evin müsaitliği yoksa, oturma odası ya da salonda çocuklara alan oluşturulmalıdır. Kış gecelerinde, masraftan kaçmak için aynı odada uyuma yoluna gitmek, âile mahremiyeti açısından asla uygun değildir.
DİJİTAL ÇAĞDA MAHREMİYET
Yaşadığımız çağ, dijital dünyanın birçok nîmetinden istifade ettiğimiz ve hayatımızı kolaylaştıran bir çağdır. Kullandığımız mobil uygulamaların her birinde, gönderdiğimiz mesajlarda, paylaşım ve yorumlarımızda “Dijital Ayak İzi” bırakmaktayız.
Yapay zekâ ve algoritmalar, veri güvenliğini tehdit edebilecek seviye ve kabiliyete ulaşabildiğinden, bilhassa finans işlemlerinde kişisel paylaşımlarda son derece dikkatli olmamız gerekir. Paylaştığımız fotoğraf ya da videolar, yaptığımız yorumlar, “silsek bile” veri havuzundan silinmez. İleride bir yerlerde belki de hoşumuza gitmeyecek şekilde karşımıza çıkabilir. Âile fertlerinin şahsî telefonları, fotoğraf galerileri, dijital-elektronik aletleri de onların mahrem alanına girer. Karı, koca ya da evlâtlar, “nasılsa aileyiz” düşüncesiyle, birbirlerinin telefon ya da sosyal medyalarını, müsaade almadan kurcalamamalıdır. Bu durumun aile içi huzursuzluklara meydan verdiği, kimi zaman yanlış anlaşılma ya da sû-i zanlara kapı araladığı bilinmektedir. Bu tür durumlar, güven ve sadâkate dayalı olması gereken aile dinamiklerini sarsar.
Mahremiyetini bilen ve koruyan, kendini bilir. Kendisini bilen kişinin, başkasının yerine kendisini koyma duygusu (empati) ve sorumluluk şuuru yüksektir.
Cenâb-ı Hak, kendi mahremimizi koruduğumuz gibi, başkalarının mahremiyetine de gerektiği gibi saygı göstermeyi hepimize nasip etsin. Bizi ve ailemizi, haramlara dalmaktan, şüpheli şeylerin etrafında dolanmaktan; elimizi, dilimizi, gözümüzü ve gönlümüzü her türlü menhiyattan/yasaklanan şeylerden muhafaza eylesin. Âmin.
Dipnotlar:
[1] Bkz. Salim Öğüt, “Mahrem”, TDV İslam Ansiklopedisi, Ankara 2003, 27/388-389.
[2] Tirmizî, “Edeb”, 22.
[3] Buhârî, “Ġusül”, 20; İbn-i Mâce, “Nikâh”, 28; Tirmizî, “Edeb”, 22, 39.
[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 478.
Kaynak: Fatma Çatak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477