Lokman ve Efendi Kıssası Ne Öğretiyor?
Lokman ve Efendi kıssası, dostluk ve muhabbetin değerini nasıl anlatıyor?
“Dost” kelimesinin en güzel ifadelerinden biri Arapça’daki “sadîk”tır.
Dostta aranan en önemli vasıf olan sadâkat unsuru, bir dostun alâmet-i fârikası olarak dostun ismi olmuştur.
LOKMAN VE EFENDİ KISSASI: SADIK DOSTLUK VE MUHABBETİN ÖNEMİ NE ÖĞRETİYOR?
Lokman; işinde becerikli, sâdık ve sevilen bir köleydi. Efendisi ona oğullarından daha çok güvenirdi. Bunun sebebi ise, onun “görünüşte köle” olmasına rağmen “nefsinin efendisi” olması idi.
Efendisi ondaki bu olgunluğun farkındaydı ve onu âzâd etmek için uygun bir zaman kolluyordu.
Efendisi, önüne bir yemek getirildiği vakit Lokman’ı çağırır, onun tadına baktığı yiyecekleri âfiyetle yer; yemediklerine ise elini sürmezdi.
Günlerden bir gün efendiye bir kavun hediye geldi. Efendi de her zaman olduğu gibi Lokman’ı çağırttı ve bir dilim kesip ona uzattı. Lokman bu dilimi büyük bir iştahla ve âfiyetle yedi. Efendisi bir dilim daha verince aynı şekilde onu da yiyip bitirdi.
Lokman’daki bu iştahı gören efendi, kavunda son bir dilim kalana kadar hepsini Lokman’a hediye etti.
Son dilimden ağzına sadece bir lokma alan efendi, kavunun tadının zehir gibi olduğunu anladı. Kavunun tadının acılığından boğazı yanıp; gözlerinden yaşlar boşaldı.
Ağzındaki tat yerine geldikten sonra Lokman’a dönüp:
“-Bu denli acı bir kavunu âfiyetle nasıl yedin?” diye sordu. Lokman:
“-Efendim bugüne kadar sizin birçok ikramınıza nâil oldum, nice güzellikleri sizinle yaşayıp nice lezzetleri sizin sofranızda tattım. Bunca iyilik ve dostluğunuza karşılık; tadının acılığından habersiz olarak bana ikram ettiğiniz kavunu geri çevirmekten utandım. Sizin bana olan tatlı muâmeleniz karşısında kavunun acılığı nedir ki? Sizin lûtufkâr elinizin tadı, bu kavunda acılık bırakır mı? Bilmez misiniz ki muhabbetten acılar dahî tatlılaşır; padişahlar kul olur, karanlıklar aydınlığa erer, üzüntüler neşeye döner, hastalıklar şifa bulur. Aşı tatlı eden muhabbettir, kulu dost eden muhabbettir, kulu kul eden muhabbettir.”
Peki, muhabbet nedir?
Bu soruya doğru cevabı bulabileceğimiz nice kaynaklar vardır hepimizin zihninde. Kimimiz için eşe; kimimiz içinse evlâda, arkadaşa, komşuya ya da herhangi bir canlıya ve varlığa duyulan duygudur.
Menbaı ve yönlendirilme biçimi çeşitlilik gösterse de benim en fazla ilgimi çeken, “dost için olanı”dır.
Muhabbet bir beşikse, dost o beşiğin içinde nazlı nazlı sallanan candır.
Muhabbet bir örtüyse; dost o örtünün altında sizi de sarıp sarmalayandır.
Muhabbet bir mağaraysa, dost o mağaranın içinde topuğunu yılanın deliğine kapayandır.
Muhabbet, “Lâ Tahzen: Üzülme!” demekse; dost, O’nun -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uğruna canı ve malı fedâ eyleyendir.
Peki, dost ne demektir?
“Dost” kelimesinin en güzel ifadelerinden biri Arapça’daki “sadîk”tır.
Dostta aranan en önemli vasıf olan sadâkat unsuru, bir dostun alâmet-i fârikası olarak dostun ismi olmuştur.
Sadâkat, her hâlinde muhatabına güven duygusu vermektir ve dost olacak kişide aranan en önemli vasıftır.
Çünkü sâdık olan doğru söyler, ihanet etmez; sâdık olan son nefesine kadar, hattâ sen ondan yüz çevirsen bile seni bırakmaz.
Kimse sana inanmazken bile “O dediyse doğrudur!” der.
Bir ikindi vaktinin sonunda, akşamın kızıllığı ile gündüzün aydınlığının birbirine karışması gibidir sâdık dostlar…
Ne kızıllık günün ışığını kapatır, ne de aydınlık gurûb vaktinin/gün batımının seyrine doyulmaz manzarasına engel olur.
İkisi de birbirini sarmalar, ikisi de birbirine sadâkatle bağlanır.
Ne mutlu birbirine gölge değil, ışık olanlara…
Ve ne mutlu, bin bir bâdireyle karşı karşıya kalındığında, gönül mağarasının içinde “Lâ Tahzen: Mahzun olma!” nidâsının muhâtabı olana...
Kaynak: Dilek Savaş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474