Kul Hakkına Girildiyse Bunun Telâfîsi İçin Ne Yapılabilir?
Kul hakkına girildiyse, bunun telâfîsi için ne yapılabilir?
Bu suâlin teferruatlı bir cevabı vardır:
- Hak, maddî bir hak ise ve hâlen elde duruyorsa; derhâl sahibine iade edilmeli, ulaştırılmalıdır. Elde durmuyorsa; bedeli ödenmelidir, tazmin edilmelidir.
Hak sahibi vefât etmişse; hak, vârislerine ulaştırılmalıdır.
Hakka giren kişi, fakir düşmüş, o bedeli ödeyemeyecek vaziyette ise; hak sahibinden özür dilemeli, onunla helâlleşmeye çalışmalıdır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, helâlleşmeyi hem ümmetine emretmiş hem de kendisi bizzat yerine getirmiştir.
Şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin; «Dünyada rezil rüsvâ olurum.» diye düşünmesin!
İyi biliniz ki;
Dünya rüsvâlığı, âhirettekinin yanında pek hafif kalır.” (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)
Kul haklarının hesaplaşması ve helâlleşmesi âhirete kalırsa; ödemeler, orada mûteber tek varlık olan sevaplarla olacaktır. Hadîs-i şerifte şöyle tarif edilir:
“Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebeple hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyâmet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin.
Aksi takdirde o gün;
- Sâlih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır.
- Eğer hasenâtı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim, 10, Rikāk, 48; Tirmizî, Kıyâmet, 2)
Hayatı boyunca bütün mahlûkātın hakkına, müstesnâ bir hassâsiyetle îtinâ göstermiş olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizlere örnek olmak için, ümmetiyle şöyle helâlleşmiştir:
“Ashâbım!
Kimin sırtına vurduysam işte sırtım, gelsin vursun!
Kimin malını aldıysam, işte malım, gelsin alsın!” (Ahmed, III, 400)
Hadîs-i şerifte geçtiği üzere;
- Hak, fizîkî bir darp ve benzeri bir davranış ise, o hâlde hak sahibine hakkını kısas yoluyla alması teklif edilmelidir.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- bir hizmetçisinin yanlışlıkla kulağını çekmişti. Hatasını anladığında ise hemen onun yanına gitti ve;
“–Sen de benim kulağımı çek!” dedi. Hizmetçisi, efendisinin kulağını edeben hafifçe çekti. Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın;
“–Ben daha çok çekmiştim; biraz daha sert çek de beni âhiret vebâlinden kurtar!” demesi üzerine, o gönlü uyanık hizmetçi;
“–Ey Halîfe! Daha fazla çekersem bu sefer de ben size borçlu kalırım!” cevâbını verdi ve helâlleştiler.
Rivâyete göre, bir gün Hazret-i Mevlânâ; kızı Melike Hatun’un, hizmetçisini azarladığını görür. Ona şöyle nasihat eder:
“–Onu niçin incitiyorsun? Acaba sen onun hizmetçisi olsaydın ne yapardın?
Kızım, Allah’tan başka hiç kimsenin gerçek mânâda kulu-kölesi yoktur. Sana hizmette bulunanlar, asla hizmetçilerimiz değil, hepsi de ancak kardeşlerimizdir.” (Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. I, s. 626)
Bir başka helâlleşme misâli şöyledir:
İyâs bin Seleme -radıyallâhu anh- babasından şöyle nakleder:
“Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- çarşıya uğradı. Elinde bir kamçı vardı. Kamçıyı bana doğru sallayarak;
«–Ortada durma, yolu aç!» dedi. Kamçı elbisemin ucuna geldi.
Ertesi sene tekrar karşılaşınca bana;
«‒Seleme, hacca gitmek ister misin?» diye sordu.
«–Evet!» deyince elimden tutup beni evine götürdü. Bana içinde 600 dirhem olan bir kese verdi ve;
«‒Bunları hac yolunda kullanırsın. Şunu bil ki bunlar sana salladığım kamçıya karşılıktır!» dedi.
Ben;
«‒Ey Mü’minlerin Emîri! Bahsettiğin kamçı meselesini hatırlayamadım?» dedim.
O da;
«‒Ben de hiç unutamadım!» dedi.” (Taberî, Târîh, IV, 224)
Çünkü;
Eğer bu dünyada unutursak, bize âhirette hatırlatılacaktır. Bu hakikati hiç unutmamak lâzımdır.
İMKÂNLAR TÜKENİRSE…
- Hak sahibi ölmüşse, vârisleri de yoksa, helâlleşmek isteyen kişi; elindeki maddî hakkı, hak sahibi adına tasadduk ederek, vebalden kurtulmaya çalışır ve bol bol istiğfâr eder.
- Hak, mânevî ise; yani kardeşinin gıybetini yapmış, ona iftira etmiş, sözünü başkasına taşımış, haysiyetini incitecek bu tür bir günah işlemişse, bunun telâfîsi nedir?
Bir suçun telâfîsi, kendi cinsinden olur. Kişi, kardeşinin gıybetini ettiği meclise tekrar giderek, kendi kendisini tekzip etmelidir. Meselâ;
“–Ben filân kardeşim hakkında, size şöyle şöyle söyledim. Bunlar iftira idi.” demelidir.
Meselâ Hazret-i Bilâl’e karşı, ağzından çirkin bir söz kaçıran Ebû Zer Hazretleri, başını onun ayağı altına koyarak helâllik istemiştir.
Kişi; gıybet etmişse, pişmanlığını dile getirerek, bu sefer o kardeşini güzel hasletleriyle övmelidir.
Gıybetini yaptığı kişi, bunu bilmiyorsa, ona gidip anlatmalı mıdır?
Bu hususta âlimler iki gruba ayrılmıştır:
Bazı âlimler; helâlleşmeyi emreden hadîs-i şerîfin umûmî ifadesinden dolayı, kişinin mutlaka gidip yaptığını söylemesi ve helâllik istemesi gerektiğini söyler.
Diğer âlimler ise şu mütalâada bulunurlar:
Eğer gıybet veya iftira eden kişi; bu gizli durumu açığa çıkardığında, bir fitne zuhûr edeceğinden yahut nefretin artacağından endişe ederse, bunu yapmaz ve Allâh’a yalvarır, kendisi ve o kardeşi için istiğfâr eder. Hasenatta bulunur.
Bu iki ayrı görüşe sahip iki âlimin şöyle bir kıssası vardır:
Abdullah İbn-i Mübârek -rahmetullâhi aleyh-;
“–Gıybetin tevbesi, gıybetini ettiğin kişi için istiğfâr etmendir.” dedi.
Süfyan bin Uyeyne -rahmetullâhi aleyh- ise;
“–Hayır! Söylediğin sözler için o kişiden bağışlanma istemendir. (Kendisinden helâllik istemendir.)” dedi.
Bunun üzerine İbn-i Mübârek;
“–Ona iki kez eziyet verme!..” dedi.
Tabiî ki; edilen gıybetin muhtevâsı, bu özür dileme gayretinin üslûp ve zamanlaması da bu kararı tayin etmede tesir sahibidir.
Hakka giren kişi; eğer fitneden emin olup hak sahibine durumu açacak ise, hakkını helâl etmesi için hak sahibine hediyeler verir, fiilî veya aynî olarak ona yardım eder, zor zamanlarında kendisinin yanında durur. Böylece gönül alıcı davranışlar sergiler.
Maalesef; insan geçmiş senelerde gıybetini ettiği şahısları unutabilir. Onlara ulaşması imkânsız hâle gelebilir. Bu durumda, en başta zikrettiğimiz hadîs-i şeriflerdeki hakikatten dolayı, âhirette geçer akçe olan sâlih amellere, hasenelere başvurmaktan başka çare kalmamaktadır:
ÇARE: SADAKA
Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri buyurur:
“Az veya çok, mutlaka dâimâ sadaka vermeni tavsiye ederim. Zira sadakada on övülmüş haslet vardır ki, beşi dünyada beşi âhirettedir:
Dünyadaki beş haslet şunlardır:
Birincisi: Sadakanın malı temizlemesidir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu:
“–Ey tüccar topluluğu! Muhakkak ki alışverişe yalan ve yemin bulaşır. Bunun için siz de ona sadaka karıştırınız!” (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû‘, 1/3326)
İkincisi: Sadakanın nefsi ve bedeni günahlardan temizlemesidir. Allah Teâlâ (Tebük seferinde geri kalanlar hakkında) şöyle buyurmuştur:
“(Ey Habîbim!) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arındırırsın!..” (et-Tevbe, 103)
Üçüncüsü: Sadakanın belâ ve hastalıkları uzaklaştırma faydası vardır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuştur:
“…Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin…” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 10; IV, 237)
Dördüncüsü: Sadakada, yoksulları sevindirmek vardır. Amellerin en fazîletlilerinden biri de, mü’minleri sevindirmektir.
Beşincisi: Sadaka sayesinde mal bereketlenir, rızık genişler. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“…Siz (Allah için) ne infâk ederseniz; O (Allah), onun yerine başkasını verir…” (Sebe’, 39)
Âhiretteki beş haslet ise şunlardır:
Birincisi: Sadaka; sahibi için, o şiddetli sıcakta gölge olacaktır.
İkincisi: Sadaka, kulun hesabını kolaylaştırır.
Üçüncüsü: Mîzanda hasenat terazisinin ağır gelmesine fayda sağlar.
Dördüncüsü: Sırat’tan geçişe faydası olur.
Beşincisi: Cennette dereceleri yükseltir.
Semerkandî Hazretleri’nin kısaca temas ettiği hadislerden biri şöyledir:
Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam gelip;
“–İnsanların Allâh’a en sevimlisi hangisidir? Amellerin Allâh’a en sevimlisi hangisidir?” diye sordu.
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgilisi, insanlara en faydalı olandır.
Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevgilisi ise;
- Bir müslümanı sevindirmendir veya;
- Onun bir sıkıntısını gidermendir. Yahut;
- Onun bir borcunu ödemendir. Veyahut;
- Onun açlığını gidermendir.
Bir mü’min kardeşimin ihtiyacı için onunla beraber yürümek, bana şu mescidde (Mescid-i Nebevî’de) bir ay îtikâfta kalmaktan daha sevimlidir.
Kim öfkesini tutarsa, Allah onun ayıplarını örter.
Kim -istese öfkeyle hareket edebileceği hâlde- gayzını yutarsa, Allah onun kalbini kıyâmet günü ümitle doldurur.
Kim kardeşinin bir ihtiyacı için, halloluncaya kadar onunla yürürse; Allah, ayakların kaydığı gün, onun ayağını sâbit tutar.” (Taberânî, Kebîr, XII, 346)
Dînimizde; seyyieleri, günahları ve kötülükleri dâimâ işlenecek hasenelerle, hayırlarla telâfî etmeye çalışmak emredilmiştir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“…Haseneler / iyilikler kötülükleri (günahları) giderir…” (Hûd, 114)
Âyet-i kerîme, öncelikle namazdan bahsetse de, hasenât husûsunda umûmîdir.
Elbette kılınan namazlar veya sadakalar, yapılan hayır ve hasenatlar, doğrudan kul hakkını sildirmezse de;
- Allâh’ın rahmetini celbederek, gazabını söndürür.
- Cenâb-ı Hakk’ın, mahşer yerinde; kul hakkına giren ile hak sahibi arasına girip, hak sahibine, affettiği takdirde mükâfatlar bağışlayarak yardımcı olmasını sağlayabilir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Temmuz, Sayı: 245