Kıyamet Senaryosu: Ortadoğu’da Teo-Politik Hesaplaşma

DOSYALAR

28 Şubat 2026'da başlayan küresel sarsıntı: ABD ve İsrail’in İran saldırısı sadece askeri bir operasyon mu, yoksa kutsal metinlerin gölgesinde bir teo-politik hesaplaşma mı? 24. gün itibarıyla enerji hatlarından haçlı seferi söylemlerine Ortadoğu'nun anatomisi.

Dünya, alışılmış krizlerin çok ötesine geçen bir savaşın ortasında bulunuyor. 28 Şubat 2026’da başlayan ve kısa sürede bölgesel bir çatışmadan küresel bir sarsıntıya dönüşen ABD–İsrail’in, İran’a yönelik saldırısı, bugün artık sadece cephede kazanılacak bir savaş değil; enerji hatlarından rejimlerin geleceğine, uluslararası hukuktan küresel güç dengelerine kadar uzanan çok katmanlı bir hesaplaşma hâline gelmiş durumda.

Savaşın en dikkat çekici yönü, belki de ne kadar süreceği değil, giderek belirsizleşen “ne için sürdüğü” sorusu olsa gerek. Başlangıçta “nükleer tehdidi ortadan kaldırma” söylemiyle binbir yalanla meşrulaştırılmaya çalışılan saldırı, kısa sürede rejim değişikliği, bölgesel nüfuz mücadelesi ve enerji koridorlarının kontrolü gibi daha geniş ve muğlak hedeflere evrildi. Yazımızı kaleme aldığımızda, savaşın 24. gününü geride bırakmak üzereydik.  O tarihten itibaren gelişmeler hızla değişmiş ve çok daha vahim bir tablo konuşuluyor olabiliriz. Biz, savaşın 24. günü itibariyle gelinen noktayı değerlendirmeye çalışacağız.

YENİ BİR TARİHSEL KIRILMANIN EŞİĞİNDEKİ COĞRAFYA

3 Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği askerî operasyonla Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yatağında derdest edilmesi, dünyada büyük bir yankı uyandırsa da somut ve güçlü bir tepki doğurmamıştı. Uluslararası hukuk açıkça ihlal edilmişti; ancak bu ihlal, faili için ciddi bir bedel ortaya çıkarmadı.

Venezuela’dan İran’a: Cezasızlık Vizesinin Küresel Yansıması

Washington’ın Venezuela’da yürüttüğü o "mafyavari" operasyon, sadece yerel bir iktidar müdahalesi değildi. Aksine, uluslararası sistemin sessizliğiyle tescillenen bir stratejik cesaret testiydi. Dünya kamuoyunun bu açık hukuk ihlaline tepkisiz kalması, Trump yönetimine şu tehlikeli mesajı verdi: "Kuralları hiçe sayabilirsin, çünkü ödeyeceğin bir bedel yok."

İşte İran’a yönelik son saldırılar, bu "cezasızlık vizesinin" kaçınılmaz bir sonucuydu. Eğer bir coğrafyada egemenlik hakları kâğıt üzerinde kalıyorsa, iki ay sonra başka bir coğrafyada uyduruk gerekçelerle bombalanması şaşırtıcı olmasa gerek. Bu durum, küresel siyasetin artık diplomasi masalarında değil, "operasyonel bitirimlik" seviyesinde yürütüldüğünün en acı delili niteliğindedir.

"YAKIN TEHDİT" MASKESİ VE NÜKLEER İRONİ

Trump ve Netanyahu ikilisinin bu savaştan beklentisi sadece askeri bir zafer değil; Orta Doğu’da itiraz kabul etmeyen mutlak bir hegemonya kurmaktır. Bu saldırganlığın gerekçesi ise artık ezberlediğimiz o tanıdık söylem: “Yakın tehdit.” Tarih tekerrür ediyor; geçmişteki müdahalelerde olduğu gibi, bugün de İran’ın “bir gün nükleer silah geliştirebileceği” ihtimali üzerinden bir savaş zemini inşa ediliyor. Ancak burada trajikomik bir tablo var: 5 binden fazla nükleer başlığa sahip olan ABD ve nükleer kapasitesi herkesçe bilinen ancak "stratejik belirsizlik" arkasına saklanan siyonist yönetim, masanın bir tarafında oturuyor. Diğer tarafta ise nükleer silaha henüz sahip olmayan, nükleer denetim mekanizmaları ve hatta Batılı istihbarat servisleri tarafından dahi "silahlanma kanıtı" tartışmalı bulunan bir ülke duruyor.

Güvenlik Paradoksu: Nükleer Tekel ve Tehdit Tanımlama Ayrıcalığı

Buradaki mesele güvenlik değil, tehdidi tanımlama ayrıcalığıdır. Kendi nükleer gücünü "istikrarın garantisi" olarak görenlerin, başkalarının nükleer kapasite ihtimalini "kıyamet senaryosu" olarak sunması, rasyonel bir güvenlik refleksinden ziyade saf bir güç siyasetidir.

"Önleyici savaş" söylemi, artık bir savunma stratejisi olmaktan çıkmış; uluslararası hukuku baypas ederek müdahaleye meşruiyet devşiren bir aygıta dönüşmüştür. Netanyahu ve Trump için bu süreç, sadece bir rejimi çökertmek değil, "tehdit" tanımını tekellerine alarak bölgeyi kendi inanç ve stratejik çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etme projesidir.

ORMAN KANUNLARININ EGEMENLİĞİ

Dünya artık adeta modern bir "taş devrine" sürüklenmiş durumda. Mevcut tabloyu tanımlamak için kullanılan “orman kanunları” benzetmesi bile, bugün tanıklık ettiğimiz vahşet karşısında yetersiz kalıyor. Uluslararası ilişkilerde hukukun, normların ve diplomatik teamüllerin yerini; çıplak gücün belirleyici olduğu karanlık bir dönem aldı. İnsani değerlerdeki derin aşınma, tarihin en karanlık sayfalarındaki faşizan eğilimleri anımsatan tehlikeli bir gidişata işaret ediyor.

Gazze’den Lübnan’a: Sistematik Soykırım ve Stratejik Ajanda

Gazze’de sergilenen etnik temizlik ve soykırım boyutundaki saldırılar, bu çöküşün en somut ve trajik örneği olarak hala gözlerimizin önünde duruyor. Siyonist yönetimin ABD desteğiyle Lübnan ve İran’a yönelttiği saldırılar, Gazze’de başlayan sürecin münferit bir "savunma refleksi" olmadığını; aksine belirli bir stratejik ajanda doğrultusunda sistematik olarak ilerlediğini gösteriyor.

Orta Doğu, bugün geçmişin karanlık senaryolarının "nükleer tehdit" ambalajıyla yeniden sahneye konulduğu bir dönüm noktasından geçiyor. Dün "kitle imha silahları" yalanıyla Irak’ı kana bulayan zihniyet, bugün aynı parçala-yönet stratejisini İran üzerinden yürütüyor. İran’a yönelik tırmandırılan bu gerilim, basit bir bölgesel sürtüşme değil; teo-politik ideolojilerle enerji jeopolitiğinin iç içe geçtiği devasa bir mühendislik çalışmasıdır. Bölgedeki güç dengelerini kalıcı olarak dönüştürmeyi hedefleyen bu süreç, son 40 yılın en tehlikeli hamlesi olarak öne çıkıyor.

Savaşın mimarisine bakıldığında, planın merkezinde Netanyahu hükümeti ve radikal ortaklarının “Büyük İsrail” vizyonu yer alıyor. Bölgedeki devletleri zayıflatarak kendi hegemonya alanını genişletmeyi hedefleyen bu strateji, bölgeyi ucu bucağı görünmeyen bir kaosun eşiğine sürüklüyor.

ENERJİ HAKİMİYETİ VE ULUSAL GÜVENLİK

Kasım 2025’te yayımlanan "ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi" belgesi, Washington’un bölgedeki gerçek niyetini ifşa eder nitelikte. Belgede, küresel enerji hâkimiyetinin yeniden tesis edilmesi en öncelikli hedef olarak tanımlanıyor. ABD için Orta Doğu, sadece müttefiki İsrail’i korumak değil, aynı zamanda enerji kaynaklarının rakip küresel güçlerin kontrolüne geçmesini engellemek için vazgeçilmez bir kale hükmünde.

Gelinen noktada, bölgede yürütülen askerî operasyonların "nükleer tehdidi engelleme" retoriğiyle sunulması, asıl amacı gizleyen bir perde işlevi görüyor. Gerçek hedef; bölgedeki enerji kaynakları üzerinde Amerikan hegemonyasını ebedî kılmak, potansiyel rakip güçlerin sahneye çıkışını önlemek ve bu süreçte İsrail’in bölgesel mutlak hâkimiyetini tesis etmektir. Dünya, nükleer kaygıların gölgesinde aslında kaynakların ve kutsal metinlerin savaşını müşahede ediyor bir başka ifadeyle.

TEO-POLİTİK AKLIN GÖLGESİNDE: ABD’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI

Son yıllarda ABD’nin Orta Doğu politikalarını anlamak için yalnızca klasik jeopolitik araçlara başvurmak yeterli olmuyor. Enerji güvenliği, askeri ittifaklar ve güç dengesi gibi unsurlar hâlâ belirleyici olsa da özellikle Donald Trump döneminde görünür hale gelen bir başka katman daha var: Teo-politik düşünce. Bu yaklaşım, dini inançların Amerika’nın dış politika tercihlerini şekillendirdiği ve hatta meşrulaştırdığı bir zemin oluşturuyor.

Evanjelist Doktrin: İlahi Tarihin Tamamlanması ve İsrail’in Konumu

ABD siyasetinde güçlü bir yer tutan evanjelist hareket, Orta Doğu’yu yalnızca stratejik bir bölge olarak değil, aynı zamanda sözde kutsal metinlerde anlatılan ilahi planın sahnesi olarak görüyor. Bu perspektife göre İsrail’in varlığı ve güçlenmesi, sadece politik bir tercih değil, teolojik bir zorunluluktur.

Evanjelist düşüncede İsrail sadece bir devlet değil, “Tanrı’nın vaadinin gerçekleştiği coğrafyadır.” İsrail’in genişlemesi veya korunması, siyasi değil dini bir görev olarak görülmektedir. Bu yüzden Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması teolojik bir zafer, “ilahi vaadin teyidi” olarak yorumlanmıştır.

İslam dünyası, siyasal bir aktör olmaktan ziyade “medeniyetler arası çatışmanın karşı tarafı” olarak sunulur bu çevrelerce. Bölgede yaşanmakta olan savaş onlara göre “iyiler ve kötüler arasındaki son hesaplaşmadır.” İsrail’in güçlenmesi, Yahudilerin bu topraklarda toplanması İsa Mesih’in dönüşünün ön şartlarından biridir. Bu nedenle işgal devletine verilen destek, sadece bugüne değil, “ilahi tarihin tamamlanmasına” yönelik olarak görülür. Tüm bu gerekçelerle askeri müdahaleler “zorunlu”, yaptırımlar “ahlaki görev”, hukuk tanımaz sert politikalar “Tanrısal planın parçası” gibi meşrulaştırılmaktadır.

Bu teo-politik çerçevenin en çarpıcı temsilcilerinden biri, ABD’nin Savaş Bakanı Pete Hegseth’tir. Hegseth’in söylemleri, savaşın yalnızca stratejik değil, aynı zamanda dini bir mücadele olarak kurgulandığını göstermektedir. Hegseth’in İran’a karşı yürütülen savaşı anlatırken “Kudretli Tanrı’nın askerleri koruduğunu” söylemesi, savaşın kutsal bir görev haline getirildiğini ortaya koymaktadır. Hegseth, “Amerikan Haçlı Seferi” adlı kitabında ABD’nin 21. yüzyılda bir “haçlı seferi anı” ile karşı karşıya olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Bu teo-politik yaklaşım ile şekillenen ABD’nin, Siyonist Yahudilerle birlikte 'seçilmiş ulus' olduğu inancı, dış politikayı ahlaki bir üstünlük iddiasıyla meşrulaştırırken, savaşı basit bir çıkar çatışması olmaktan çıkarıp 'doğru olanın müdafaası” algısına dönüştürmektedir. Bu sayede askeri müdahaleler, eleştiri kabul etmez bir kutsallık zırhına büründürülmektedir.

ASKERÎ ÜSTÜNLÜK SİYASİ SONUÇ DOĞURUR MU?

ABD-İsrail-İran çatışması, stratejistler için sürpriz bir gelişme olmaktan ziyade, on yıllardır biriken gerilimin kaçınılmaz bir patlaması olarak değerlendiriliyor. Ancak barut dumanı bölgenin üzerine çökmüşken, alışılagelmiş "kim kazanacak?" sorusu artık geçerliliğini yitirmiş durumda. 2026 yılı, sadece bir savaş yılı olarak değil; küresel güç anlayışının kökten sorgulandığı bir tarihsel dönüm noktası olarak hafızalara kazınıyor.

ABD’nin askerî kapasitesi bugün hâlâ tartışmasız devasa bir güç. Ancak Afganistan ve Irak tecrübeleri, modern dünyaya çok kritik bir dersi yeniden hatırlattı: Sahadaki mutlak askerî hâkimiyet, kalıcı bir siyasi istikrar üretmeye yetmiyor. Bugün İran cephesinde görülen tablo, klasik bir "kazanan-kaybeden" savaşından çok daha fazlasını ifade ediyor. Mesele artık kimin daha fazla füze attığı değil, bu çatışmanın hangi yeni dünya düzenini ya da düzensizliğini doğuracağıdır.

Çelik Çekirdek Direnci: Sahadaki Güç vs. Rejim Bekası

Bu karmaşık denklemde savaşın nihai sonucunu belirleyecek asıl unsur, cephedeki mühimmat stoklarından ziyade Tahran’daki sistemin iç direnci olacak. İran rejiminin bekası; Devrim Muhafızları (DMO), düzenli ordu, istihbarat birimleri ve Besic güçlerinden oluşan "çekirdek yapı"nın elinde duruyor.

Eğer bu "çelik çekirdek" içinde çatlaklar oluşmaz ve komuta kademesi sarsılmazsa, rejim en ağır dış baskılara karşı bile "kale savunması" modunda direncini sürdürecektir. İran yönetimi toplumsal kontrolü elinde tutmayı ve iç bütünlüğünü korumayı başarırsa, ağır askerî kayıplar verse dahi Washington-Tel Aviv hattına karşı bir "ayakta kalma zaferi" ilan edebilir.

ENERJİ SAVAŞI VE BÖLGESEL RİSKLER

Siyonist yönetimin mevcut stratejisi ne barış ne de istikrarı hedefliyor. Siyonist yönetimin Başbakanı Netanyahu’nun ilan ettiği, “Yeni bir Ortadoğu inşa ediyoruz; ancak bu Shimon Peres’in pembe gözlüklerle hayal ettiği gibi değil, güce dayalı gerçek bir düzen olacak” ifadesi, bölgeyi ucu bucağı görünmeyen bir ateş çemberine sürüklüyor. Bu yaklaşım, Donald Trump’ın "güç yoluyla barış" sloganıyla kusursuz bir uyum sergilerken; stratejinin merkezine suikastları, yıkımı ve yapay iktidar boşluklarını yerleştiriyor.

Bu saldırgan politikanın İran’daki sertlik yanlısı çevreleri beslemesi ise Tel Aviv için bir risk olarak değerlendirilmiyor, aksine arzulanan bir sonuç. Çünkü böylece çatışmayı uzatabilir ve İran’ı çöküş noktasına kadar yıpratabilirler. Bu nedenle her zaman savaş yanlısı oldular; müttefikleri Tahran’la diyalog açmayı düşündüğünde ise bunu engellemek için harekete geçtiler. Bu bağlamda savaşın kapsamını genişlettiler ve petrol kuyuları ile doğal gaz hatları gibi hayati ekonomik hedefleri bombalamaya başladılar.

KÖRFEZ’İN GÜVENLİK PARADOKSU: KORUMA MI, YOKSA HEDEF Mİ?

Yıllardır Orta Doğu siyasetinin değişmez bir denklemi vardı: Körfez sermayesi Batı’ya akar, karşılığında Amerikan askeri şemsiyesi bölgeyi dış tehditlere karşı korurdu. Ancak bugün bu denklem, tarihin en sert sınavından geçiyor. İsrail ve İran arasındaki gerilimin bölgeye yayılmasıyla birlikte, Körfez ülkeleri kendilerini hiç beklemedikleri bir noktada buldular: Hedef tahtasının tam ortasında.

Paratoner Etkisi: Amerikan Üslerinin Değişen Güvenlik Maliyeti

Geldiğimiz noktada Körfez’deki Amerikan askeri varlığı, bölge başkentleri için bir güvenlik garantisi olmaktan çıkıp, çatışmayı üzerine çeken birer "paratonere" dönüşmüş durumda.  Bölge ülkeleri analistlerinin ve kamuoyunun yüksek sesle dile getirdiği soru şu: “ABD bizi mi koruyor, yoksa biz mi ABD’nin bölgedeki varlığını korumak için risk alıyoruz?” Körfez ülkeleri on yıllardır Amerikan üslerine ev sahipliği yaparak ve milyarlarca dolarlık yatırımlarla Washington’un sadık müttefiki oldular. Ancak bugün, kendi kararları olmayan bir savaşın faturasını ödeme riskiyle karşı karşıyalar. Bazı yorumcuların deyimiyle; “Koruma sistemi artık bizzat tehdidin kaynağı haline geldi.”

BÖLGESEL KAOSUN KAZANANI KİM?

Bölgedeki iş insanları ve stratejistlerin huzursuzluğu yersiz değil. Körfez, İran ile doğrudan bir çatışmaya çekilmekten veya bu gerilimin ekonomik yıkımıyla baş başa kalmaktan endişe ediyor. Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Bölgesel kaos kimin işine yarıyor? Bölgedeki komşularının zayıflaması veya parçalanması, Tel Aviv’in göreli gücünü artırabilir. Washington’un tamamen İsrail eksenli bir strateji izlemesi ise, uzun vadede kendi bölgesel etkisini eritiyor ve müttefikleri arasındaki güveni sarsıyor.

Güvenlik Karşılığı İş Birliği Modelinin Sonu ve Yeni Arayışlar

Artık Körfez başkentlerinde "güvenlik karşılığı iş birliği" modelinin sarsıldığı, dengelerin tersine döndüğü konuşuluyor. Washington’un bölgeyi sakinleştirmek yerine gerilimin bir parçası olması, müttefiklerini yeni arayışlara itebilir.

Sonuç olarak; Orta Doğu’da savaş uzadıkça, Körfez ülkeleri için o kritik soru daha da can yakıcı hale gelecek: ABD ile kurulan bu devasa güvenlik mimarisi gerçekten onları koruyor mu, yoksa onları sonu belirsiz bir ateşin içine mi itiyor? Bu sorunun cevabı, sadece Körfez’in değil, önümüzdeki on yılların tüm bölge dengelerini yeniden inşa edecek.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482