Kimin Oğlusun?
Sa‘d bin Ebî Vakkas ile Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anhümâ- arasında geçen hadise ve sonrasında yaşananlar neler? Selmân-ı Fârisî (r.a) verdiği ibretlik cevabın anlamı nedir? Hz. Ömer (r.a) kendine neye nispet ediyor?
Sa‘d bin Ebî Vakkas ile Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anhümâ- arasında bir kırgınlık olmuştu. Bir gün Mescid-i Nebevî’de beraber otururlarken Sa‘d bin Ebî Vakkas orada bulunan birkaç kişiye neseplerini sordu, onlar da soylarını anlattılar… Sonra da Selman -radıyallâhu anh-’a döndü ve aynı şekilde nesebini sordu. O bununla, Selmân’ın bunca soylu kimselerin arasına sığınmış bir garip olduğunu îmâ etmek istemişti. Bunu anlayan Selman -radıyallâhu anh-, şu cevabı verdi:
“–Ben, İslâm’ın oğlu Selmân’ım.”
Sonra da sözlerine şöyle devam etti:
“–Ben yolumu kaybetmiştim; Allah, beni Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile hidâyete erdirdi.
- Ben fakirdim; Allah, beni Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile zenginleştirdi.
- Ben köleydim; Allah, beni Rasûlü ile hürriyetime kavuşturdu.”
Bu konuşmalara şâhit olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, orada bulunanlara biraz da sert bir üslûpla;
“–Benim de soyumu öğrenmek ister misiniz?” diye sordu ve akabinde de şöyle buyurdu:
“–Ben de İslâm’ın oğlu Ömer’im, İslâm’ın oğlu Selmân’ın kardeşiyim.” (Abdurrezzâk, Musannef, XI, 439)
Bu kıssalardan da anlaşılacağı üzere; Habeşli Bilâl, İran’dan gelen Selman, yahudi hahamıyken müslüman olan Abdullah bin Selâm -radıyallâhu anhüm- ve diğer âzadlı, köle, bedevî ve benzeri sahâbîler; İslâm’ın, ırk asabiyetine hiçbir ehemmiyet vermediğinin ilk şâhitleridir. Çünkü İslâm’da;
ÜSTÜNLÜK TAKVÂ İLE…
Câhilî anlayışlarda, üstünlük; soy, makam-mevki, servet, şöhret gibi şahsiyetin bir mârifeti olmayan, kader îcâbı hususlara istinat ettirilir. İslâm’da ise tefâhur ve kibir yasaklanmış, Allah katındaki üstünlüğün ise takvâ ile olduğu bildirilmiştir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden (Âdem ve Havvâ’dan) yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, en müttakî (en çok takvâ sahibi) olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (el-Hucurât, 13)
Bütün insanlık, Hazret-i Âdem ve Havvâ’nın evlâtlarıdır. Hazret-i Âdem de topraktan yaratılmıştır. Dolayısıyla, bütün insanlar aynı ebeveynden ve aynı mâyeden gelmiştir. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır. Ve Allah Âdem’i topraktan yaratmıştır…” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49; Ebû Dâvûd, Edeb, 110-111)
Lâkin Cenâb-ı Hak; ilâhî sanatının bir tezâhürü olarak, insanları farklı ten renklerinde, farklı lisanlar konuşan, farklı iklimlerde yaşayıp, farklı kültürlere sahip olacak şekilde, çeşitli kavimler, kabîleler ve boylar hâlinde yaratmıştır.
Rabbimiz dileseydi; bütün insanlık birbirinin aynı ten renginde olur, tek bir dili konuşur ve tek bir kültürde yaşardı. Cenâb-ı Hak bu çeşitliliğin hikmetini, «birbirinizle tanışmanız için» beyânıyla bildirmiştir.
Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim sevilelim;
Dünya kimseye kalmaz!
Tarih boyunca milletler birbirlerinden birçok şeyi öğrenmiş, geliştirmiştir. Tanışmak, hayırda yarışmak, Allâh’ın sanatındaki zenginliği temâşâ etmek yanında, bu farklılığın bir de imtihan tarafı vardır:
Ham insanlar, bilmediklerinin düşmanıdır. Tanımadığı başka unsurlara, önce peşin hükümlü davranır. Rakip ve düşman beller. Kendisini ondan, mensup bulunduğu kavmi de karşısındakinden üstün tutar. Bunun adı ırkçılıktır.
Kaynak: