Kalp Neden Değişir?

Tasavvuf

Kalp neden sabit kalmaz; hangi hâllerde rahmânîleşir, hangi hâllerde nefsânî ve şeytânî tesirlere açık hâle gelir?

“Ey kalpleri değiştiren, evirip çeviren Allah,

kalbimi dînin ve tâatin üzerine sâbit kıl.”[1]

Kalp, vücudumuza kan pompalayan hayatî organın adıdır. Lâkin yalnızca bir et parçasından ibaret değildir. Îmânın, bilginin, hissin ve düşüncenin de merkezidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir”[2] buyurmuştur.

Kalbin kelime anlamı, “bir şeyi zıddına çevirmek, şekil ve renk değiştirmek” olduğuna göre, kalp değişkendir. Bu karakteri sebebiyle kalpler; ya rûhânî ve melekî ya da nefsânî ve şeytanî fiiller arasında bir ömür boyu çalkalanır durur. Rûhâniyet ile dolu kalplerde; güzel ahlâk, amel-i sâlih ve güzel hâller zuhûr eder. Böylece kul “ahsen-i takvîm”, yani en güzel seviyeye ulaşır. Nefsâniyet ile dolu kalplerde ise; küfür, şirk, kötü huy, şehvet ve vesvese bulunur. Bu durumda kalp, yaratılış gayesinin zıddına döner ve körelir. Böyle bir kalbe sahip olanlar “Bel hüm edall”, yani “hayvandan bile aşağı bir derekeye” düşerler.[3]

KALBİN TEHLİKELİ HASTALIKLARI

Kalp hem rahmânî hem de şeytânî kuvvetlerin mücadele alanıdır. Kalpte rahmânî tecellîler baskın olduğunda merhamet, cömertlik, diğergâmlık, takvâ gibi hasletler ön plana çıkar. Kalpte şeytânî vasıflar baskın geldiğinde kibir, hırs, haset, cimrilik, fitne, fesat gibi kötü hasletler zuhur eder. İslâm ahlâkçıları arasında bu hususu en açık ve anlaşılır şekilde açıklayan âlim İmâm Gazzâlî’dir. İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde “Öfke”, “Kin”, “Haset” başlığında bütün kötü huyların temelinde “Öfke/Gazap” olduğunu belirtir. Öfkenin mizacı olan ateş, Cehennem’den bir parçadır. Vaktinde müdâhale edilip yatıştırılmayan öfke, kine dönüşür.[4]

Öfke/Gazap

Gazap duygusunun oluştuğu yer kalptir. Gazabın anlamı ise, intikam arzusuyla kalpteki kanın coşmasıdır. İnsanlar öfke gücü açısından tefrit, ifrat ve îtidâl olmak üzere üç derecedir. Düşünmenin yeri beyindir. Fakat öfke sırasında beyin, âdeta içini ateş sarmış, duvarlarını ve çevresini is ve duman kaplamış bir mağaraya dönüşür. İşte öfke, kalp ve beyni böyle etkiler. Öfkenin kalpteki tesirleri ise, insanın kızdığı kimseye içinde kin ve kıskançlık beslemesi, kötülük planları kurması, başkasının sevincine üzülmesi; sırlarını yaymak, gizli hallerini açığa dökmek ve alay konusu yapmak gibi çirkin planlar kurmasıdır ki; bunların hepsi ifrat derecesindeki öfkenin sonuçlarıdır.

Kin

İmâm Gazzâlî, gazap duygusunun neticesi olarak gördüğü kini “bir kimsenin başka birini aşağılaması, ona nefret duyması, bu duyguların devamlı ve kalıcı olması” diye açıkladıktan sonra kin duygusunun kişinin ahlâkî hayatı bakımından tehlikesini ve zararlı neticelerini ortaya koyar.

Bunlar, birine kin besleyen kişinin sahip olduğu imkânlardan dolayı onu kıskanması ve bu kıskançlığın süreklilik kazanması, o kişiyle normal iletişimini kesmesi, aleyhinde sözler söylemesi, zararlı faaliyetlerde bulunması, haklarını engellemesi, fırsat bulduğunda ona eziyet etmesi gibi İslâm’ın sosyal ilişkilerde yasaklamış olduğu kötülüklerdir.[5]

Kin duygusu; kıskançlık üretir, insanın karşısındakinin elindeki nîmetlerin yok olmasını istemeye kışkırtır. Kin tutan kişi; kızdığı kimsenin nîmete kavuşmasına üzülür, başına bir musibet gelse sevinir ki bunlar münâfıkların hâllerindendir. Kin tutan insan, içinde sakladığı haset duygusuyla kalmayıp fazla olarak kızdığı insanın başına gelen sıkıntıdan duyduğu sevincini dillendirir. Onu küçük düşürmek için kendisine sırt çevirir. Karşı taraf hakkında yalan, gıybet, sırlarını yayıp kusurlarını ortalığa dökmek gibi konuşulması helâl olmayan sözler sarf eder. Onunla eğlenip alay etmek için taklidini yapar, fizikî zararlar verir. Ona borcunu ödememek, akrabalık bağlarını kesmek gibi haksızlıklar yapar.[6]

Haset

Kin öfkenin, haset de kin duygusunun neticelerindendir. Dolayısıyla haset, neticenin neticesidir.

Haset, “birinin nimet sahibi olmasından hoşlanmayıp onun yok olmasına sevinme” manasına gelir. Böylesi bir haset, iyilikleri yer bitirir. Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

“Bir kulun kalbinde îmanla haset bir arada bulunmaz.” (Nesâî, Cihâd, 8)

“Ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi haset de iyilikleri mahveder.” (İbn-i Mâce, Zühd, 22; Ebû Dâvûd, Edeb, 44)

Başkasındaki nîmetin yok olmasına sevinmeden, varlığından da rahatsız olmadan aynı nimetin bizde de olmasını istemek ise “gıpta”dır.

O nîmetin benzerine kendisinin de nâil olması için insanın çaba göstermesine ve olumlu bir rekâbet içine girmesine “münâfese/yarışma/rekâbet” denilmiştir.

Mü’min gıpta eder, münâfık haset eder. Haset her durumda haramdır. Kibir ve kıskançlıkla ilişkilidir. Kibir, bir insanın tabiatında bulunan başkasına karşı büyüklenme, onu küçümseyip hizmetinde kullanma arzusudur. Kibirli kimse, küçük gördüğü kişiye bağlılık göstermek istemez. Onun dediklerine kulak asmaz, doğru da olsa isteklerini yerine getirmez.

Küçük gördüğü kişinin bir nimete kavuşmasından hoşlanmaz. Çünkü bu yüzden onun üzerindeki otoritesini kaybedeceğinden korkar.

Hasedin dört mertebesi vardır:

İnsanın kendisine hiçbir faydası olmasa bile yine de kıskandığı kimsenin nîmetten mahrum kalmasını istemesi. Bu son derece iğrenç bir karakterdir.

Birinin elindekine göz dikmek. Böyle biri başkasının elindeki nîmetin yok olmasını değil, kendisinin olmasını ister.

Esasta başkasının elindekine göz dikmeyip aynısına sahip olmayı istemek. Fakat bu kimse aynısını kendi sahip olamayınca kıskandığı insanın elindekini kaybederek kendisiyle eşitlenmesini arzular.

Başkasındakinin benzerini kendisi için de istemekle yetinmek. Böyle biri kendisi sahip olmasa bile diğerinin elindekini kaybetmesini istemez.

Hikâye edilir ki, Avn bin Abdullah o sıralarda Vâsıt’ta bulunan Fâdıl bin el-Muhallebî’yi ziyarete gitmişti. Ona:

“-Sana bazı nasihatlerde bulunmak istiyorum.” dedi ve devam etti:

“-Kibirden sakın. Çünkü kibir, Allâh’a karşı ilk işlenen günahtır.”

Avn bin Abdullah bunu dedikten sonra, “Meleklere «Âdem’in önünde (saygı için) secde edin!» dedik. İblis hariç hepsi secde etti.”[7] meâlindeki âyeti okudu ve devam etti:

“-Hırstan sakın, çünkü Âdem’i Cennet’ten hırs çıkardı. Allah Teâlâ, genişliği göklerin ve yerin genişliği kadar olan Cennet’i ona vermişti, orada dilediği gibi yiyip içiyordu. Fakat sadece bir tek ağacın meyvesinden yemesi yasaklanmıştı. Onu yedi ve Allah da kendisini Cennet’ten çıkardı.” dedi.

Bununla ilgili olarak da: «Çıkın oradan…»[8] diye başlayan âyeti okudu. Sonra:

“-Hasetten sakın, çünkü kıskançlık yüzünden Âdem’in oğullarından biri, diğerini öldürmüştü.” dedi. Arkasından da: «Onlara Adem’in iki oğlunun hikâyesini hakikatiyle anlat.»[9] diye başlayan âyeti okudu.[10]

Dipnotlar:

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 168, 173; Tirmizî, Daʿavât, 89, 124.

[2] Buhârî, Îmân, 39, Büyû’, 2; Müslim, Müsâkat, 107, 108.

[3] Osman Nuri Topbaş, Nebîler Silsilesi, Erkam Yayınları, 1.

[4] Makalemizde; İmam Gazzâlî’nin Muhtasar İhyâu Ulûmi’d-Dîn Tercümesi adlı eserin (Terc. Mustafa Çağrıcı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 2024) üçüncü cildinden istifade edilmiştir.

[5] TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Kin, Haset, Kibir, Riya, Ucb” maddelerinden istifade edilmiştir.

[6] Tafsilat için bkz: İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmiddîn, DİB, 3. Cild.

[7] Bkz. el-Bakara, 34.

[8] Bkz. el-Bakara, 36.

[9] Bkz. el-Mâide, 27.

[10] Bkz. Gazzâlî, İhyâu Ulûmiddîn, III.

Kaynak: Fatma Çatak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478