Kalp Davamız

Cemiyet Hayatımız

Kur’ân’ı kalbinin baharı yapmak isteyenin fiili duası Kur’ân ile ülfet olmalıdır. Ülfet kaynaşmak demektir. Bilmeden anlayamaz, anlamadan sevemez, sevmeden kaynaşamayız.

Bir dâvâmız var; ne yapıp edip Müslüman olarak ölmek istiyoruz. Müslüman olarak ölmek için Müslümanca yaşamak, Müslümanca yaşamak için bütün kaygıları asil bir derde terfi ettirmek gerekir. Asil dert, selim bir kalbin derdidir. O kalp arı ve duru bir kalptir; alınıp ele, “bakın insanlar, burada sizin aleyhinize hiçbir şey yok” denebilecek şeffaflıktadır. Ne malın ne de evladın fayda vermeyeceği bir günde bizi kurtaracak olan sadece böyle bir kalptir. İncitmeyen, incinmeyen ve kimseden yaptığı iyiliğin karşılığını beklemeyen o kalbi, bu kadar telaş, koşuşturma ve yoğunluk içerisinde elde etmek ve dahası kaybetmemek nasıl mümkün olur? Dâvâmız işte bu sorunun cevabını bulmaktır. Dâvâmız, bir kalp dâvâsıdır; kalbimizin kıvamını temin etmenin ve onu kaybetmemenin çabasıdır.

Kalp dâvâmız, bütün dâvâların kendisine bağlanacağı cesamet ve heybette bir dâvâdır. Kalbini ihya eden kendisini ihya etmiştir. Kendisini ihya eden ne olduğunu bilmiştir. Ne olduğunu bilen Rabbini tanımış, Rabbini tanıyan hakkındaki muradın peşine düşmüştür. Hakkımızdaki murat, istidadımıza göre Hakka anahtar, şerre kilit olmaktır. Kalp dâvâmızın özünde, ihsan şuuru ile dünyanın üstüne yürümek ve temas ettiğimiz her yerde hayra vesile olmak vardır. Bunu başarabilen kalbinin kıvamını bulmuş, takvayı tek ölçü kabul eden o kıvamı korumuştur.

“DÖN” ÇAĞRISI

Kalbin kıvamı ya da standardı nasıl bilinir? Doğrusu bir mü’min için bu soruyu cevaplamak ve o kıvamı bulup muhafaza etmekten daha mühim bir mesele yoktur. Zira her an “dön” çağrısı ile kalbin atışı durabilir. Atış durdu mu seyir biter. Çağrının ne zaman erişeceğini bilmiyorsak, istediğimiz kıvamı bir an önce tutturmanın ve onu muhafaza etmenin derdine düşmek gerekir. Kıvam; bir ayar, iklim ve muhit işidir. Kalp gibi halden hale girmekle maruf bir uzvun ayarını neyin, kimin ve nasıl belirlediğine dikkat kesilmek ve bunlar üzerine gitmek elzemdir.

Sıcak ikram edilmesi gereken bir yiyeceği kıvamında muhafaza için nasıl belli şartlar gerekiyorsa kalbin de Hakka ait duyuşları hissedecek ya da selim sıfatına liyakati kesbedecek bir doku şartı vardır. O doku, canlılığını muhafaza edeceği iklim ister. İklim, sâdık ve sâlih insanların civarıdır. Dahası her kalp kendine ait ısınma, kaynama ve yumuşama özellikleri ile hususi bir alâkaya muhtaçtır. Hangi muhit ve hangi dostlar kalbin dokusuna müspet tesir eder? Hangi şartlar arzu edilen kıvamı temin eder? Kişinin kendisini tanıması, biraz da bu soruların cevabını bulmasına bağlıdır.

Kitabımız, kalbimizin muhtaç olduğu standardın adını koymuştur. Bu standart ya da arzu edilen kıvam “haşyet”tir: “İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid, 16)

MÜMİNLİK DAVASI

Haşyet, Ragıp el-İsfahani’ye göre tazimle karışık bir korkudur ve tazim edilen varlık hakkındaki marifetin bir hasılası olarak ortaya çıkar. Havf (korku) kavramından daha genel ve üstün bir muhtevaya sahip olan haşyet, kalbin sahip olması gereken kıvamın adıdır. Bu kıvamın aslında bir mü’min standardı olduğunu ayet şöyle söyler: “Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (Enfal, 2). Kalbi titremeyenin mü’minlik dâvâsı olmaz. Mü’min, kalbinin atışları ile terfi eden kimsedir. Kalbinin her çırpıntısı ile imanı, ikanı ve ihsanı artan bir kalp insanı için bu terfide en büyük güvence kalbin hakiki sahibidir.

Kalbin standardı; Allah’ın ismi ve ayetleri işitildiğinde büründüğü halden bilinir. Kalp o hal ile bir yükseliş ufkuna koyuluyorsa kıvam tutturulmuş demektir. Ama kıvamı tutturmak yetmez. Bunu bir de kalıcı hale getirmek gerekir. Halden hale giren kalbi istenen halde tutmanın yolu, her an öncekinden daha iyi bir başka hal için seyir gayretine sokmaktır. Kalbi kıvamda tuttuğu gibi sadrı da genişleten bu seyirde rehber, Rabbimizden gelen bir nurdur: “Allah’ın, göğsünü İslam’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?” (Zümer, 22) O nur ile yol alan, sadece istenen kıvamı temin etmekle kalmaz, her an işitebileceği “dön” hitabına da hazır bekler. Zaten bir haşyet yolculuğu tutturmayı başarandan korku ve hüzün de alınacaktır. Tersi de bir seyirdir. Kıvamı bulamayanın yolculuğu artık kıvamı hiç bulamayacağı bir derekeye düşüştür. Bunun ismi ise kasvet yolculuğudur.

Kasvet, kalbin kıvamını kaybetmesi, dahası menfi bir istikamette hızlanarak taşlaşmaya doğru gitmesidir: “Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer, 22) Kalbin kaskatı olması, Allah’ın ayetlerine karşı hissiz ve duyarsız kalma bedbahtlığıdır. Katılaşan kalpleri Kur’ân’ımız taşlara benzetir; benzetmekle kalmaz, taşların müspet hususiyetlerini nazara vererek, kasvetli kalplerin taştan daha katı olduğunu ifade eder: “Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” (Bakara, 74) Taştan katı kalpler, ne dışa doğru ne kendi içinde bir harekete sahip olmadığı gibi rahmetten de nasipsizdir.

Her kalp çarpıntısı, haşyet yumuşaklığı ile kasvet katılığı arasında bir yeri işaretler. Kalbin ibresi her bakış, söz ve hisle değişebilecek kadar hassastır. O ibre hangi yöne bakıyorsa çarpıntının kaydı da orasının hanesine yazılır. Yolculuk ya artı sonsuza ya da eksi sonsuza doğrudur. Seyir artı sonsuza doğru ise bir hak dostunun ifadesi ile her nefeste saklı hazine açığa çıkar. Seyir, eksi sonsuza doğru ise o hazine heder olur gider. Bununla da kalmaz; kalp, karanlık üstüne karanlığın binmesi gibi kesif bir mahiyete bürünür ve sonu mühürlenmeye varacak bir akıbete dûçâr olur. İşte bu şekilde haşyet ve kasvet kutupları arasında bir sarkaç gibi mütemadiyen salınıp duran kalbin istediği kıvamı bulması ve artı sonsuza doğru bir seyri tutturabilmesi ancak rahmet ile mümkündür.

Rahmet Kur’ân’ımızdır: “Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o mü’minler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” (İsra, 82) Kur’ân, haşyetin kaynağı ve kasvetin yegâne çaresidir. Kalbin kıvamı Kur’ân’la sağlanır. Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- muhtemelen o yüzden “Allahım, Kur’ân’ı kalbimin baharı eyle” diye dua etmiştir. O öyle bir rahmettir ki gamı ve hüznü giderir, kalbi kasvet karanlığından haşyet aydınlığına, daralmaktan genişlemeye ve katılıktan yumuşaklığa çıkarır.

Kur’ân, cahiliye çürümüşlüğünü bir bahar tazeliği ile ortadan kaldırmıştır. Onun diriltici nefesi kaskatı kalpleri yumuşatmış, bir mü’min standardı olan haşyetin zirvelerine çıkarmıştır. Allah Rasûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- kalbine indirilmiş o muazzam söz dokunduğu herkesi titretmiş, kimisine nur, kimisine şifa, kimisine rahmet olmuştur. Onunla hisler terfi etmiş, idrakler berraklaşmış, nazarlar durulaşmıştır. Nasıl bahar, ölümünden sonra yeryüzünün dirilişinin adı ise, Kur’ân da cahiliye karanlığı ile mustarip gönüllere bir diriliş olmuştur.

Bugün de bencillik, çıkarcılık ve maddiyat karanlığında debelenen çağ için Kur’ân ümidin adresidir. O, rahmet vasfı ile bizi diğerkâmlığın, fedakârlığın ve maneviyatın aydınlığına terfi ettirecek yegâne vasıtadır. Yapılacak olan, Kur’ân’ımızı kalp dâvâmızın adresi haline getirmektir. Kasvetten kurtulup haşyete terfi etmek için onun rahmet vasfı ile buluşmamız gerekiyor. Bunun yolunu sevgili Peygamberimiz bize öğretmiştir: Kur’ân’ımızı kalbimizin baharı yapmak…

Kur’ân’ı kalbin baharı yapmak şüphesiz bir nasip işidir. Zaten bu ufkun bir Nebî duası olması bunun ispatıdır. Ama her duanın bir de fiili boyutu vardır. Kur’ân’ı kalbinin baharı yapmak isteyenin fiili duası Kur’ân ile ülfet olmalıdır. Ülfet kaynaşmak demektir. Bilmeden anlayamaz, anlamadan sevemez, sevmeden kaynaşamayız.

KUR’AN İLE ÜLFETİN TAHAKKUKU

Kur’ân ile ülfetin tahakkuku üç şarta bağlıdır. Birinci şart gönle dairdir. Kur’ân gönlümüzün en mutena yerinde olmalıdır. Onu bütün ölçülerin üstünde bir ölçü ile sevmeli ve en önemlisi şanın, şerefin ve üstünlüğün miyarı haline getirmeliyiz. Kur’ân’ı sevmek; tilavetini sevmek, mânâsını sevmek, nüktesini sevmek, hâmilini sevmek, hâdimini sevmek, hâfızını sevmektir.

İkinci şart vakte dairdir. Her gün Kur’ân’dan bir nasibimiz olmalı, tilaveti, anlamı ve feyzini talep için belli vakitlerde kapısını çalmalı ve kendimize gündelik işlerin dağdağasından sıyrılıp onunla ferahlayacağımız hususi bir zaman dilimi tahsis etmeliyiz. Kıraatı ile şenleneceğimiz, nüktesi ile zenginleşeceğimiz ve feyzi ile inşirah bulacağımız o zamanı hiç ihmal etmemeliyiz. Verdiğimiz kıymet ayırdığımız vakit nispetindedir.

Üçüncü şart hizmete dairdir. Kur’ân’a yönelik her türden iş ve çabaya omuz vermeli, onun yolundaki her müessese ve kimsenin destekçisi olmalıyız. Sadece kendimiz değil, ailemiz, yakınlarımız ve ulaşabildiğimiz herkesin Kur’ân’la ülfeti için gayret göstermeliyiz.

Kalbimizi kasvet çukurundan haşyet semasına terfi ettirecek Kur’ân rahmeti; gönlü, vakti ve gayreti o şerefli Kitaba tahsis edenlere lütfedilir. Böyleleri “Allahım, Kur’ân’ı kalbimin baharı eyle” şeklindeki Nebî duasını ruhlarının ufkuna koymuş bahtiyarlardır.

Kaynak: M. Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 398