Kâinatı Hakikaten Tefekkür Ediyor muyuz?
Müslüman bir genç, kendisine, çevresine, karşılaştığı hâdiselere ve kâinâta hangi nazarla bakmalıdır?
Rabbimiz, yerde ve gökte, âfakta ve enfüste, insanda ve âlemde var ettiği her şeyi, Zât’ının varlığına, birliğine, kudretine birer nişâne olarak, bir tefekkür malzemesi hâlinde insanlığın idrâkine ihsân etti. Bu sebeple insan, hayatı ve kâinâtı boş gözlerle seyretmeyecek! Zira hiçbir şey sebepsiz, gâyesiz ve boşuna yaratılmadı…
HER ZERREDE İLÂHÎ KUDRETİN NİŞÂNELERİ
Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki ilk emri de;
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”dur. (el-Alak, 1)
Yani insan;
–Kur’ân’ı gönül gözüyle okuyacak!
–Kendi yaratılışını, bir damla sudan halkedilişini tefekkürle okuyacak!
–Şekilsizlikten en güzel şekle getirilişini hayret ve ibretle okuyacak!
–Ömrünün fânîliğini duygu derinliğini içinde okuyacak!
–Kıyâmet günü “Oku!” diye eline verilecek olan amel defterini şimdiden ibret nazarıyla okumaya başlayacak!..
Kâinatta sergilenen ilâhî kudret akışlarını tefekkür edip de hayran kalmamak mümkün mü? Meselâ içtiğimiz bir bardak suyu düşünelim:
Su, 2 hidrojen 1 oksijenden oluşuyor; biri yanıcı, diğeri yakıcı. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, o su ile bütün mahlûkata hayat bahşediyor.
Bu bir bardak su, Dünya kurulduğundan bu yana, acaba kaç sefer yer ile gök arasında gitti-geldi. Semâda temizlendi, yeryüzüne indi; insanların ve hayvanların vücudundan geçti, kan oldu, gözyaşı oldu, idrar oldu, çamurlandı, kirlendi. Nihayet Güneşʼin harâretiyle buharlaştı, rüzgârlar onu semâda diyar diyar gezdirdi. Böylece âdeta filtreden geçti, arındı, temizlendi, saf ve berrak bir bulut oldu. Bazen yağmur damlası, bazen dolu, bazen de kar tanesi hâlinde yine yeryüzüne “rahmet” olarak indi. Tekrar birçok mahlûkâtın, toprağın, sebzelerin, meyvelerin içinden geçti…
Velhâsıl, sadece içtiğimiz bir bardak suyun bile Dünya yaratıldığından bu yana semâ ile yeryüzü arasındaki bu devr-i dâimi acaba kaç defa gerçekleşti? Bunu tespit edebilmek bile, beşer tâkatinin üzerinde bir keyfiyet. Bir bardak suyun bütün mâcerâsı yazılabilseydi, sadece bu bile, ciltler dolusu kitap olurdu…
Su, istifâde ettiğimiz sayısız nîmetlerden sadece biri. İçtiğimiz su, soluduğumuz hava, yediğimiz gıda, velhâsıl farkında olduğumuz ve olmadığımız bütün nîmetler; Cenâb-ı Hakk’ın, şükründen âciz kaldığımız muazzam lûtufları.
Mü’min, dâimâ bunları ihsân eden Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Böylece; Rabbine karşı hiçlik ve yokluk hissiyâtı içinde, hamd ve şükürle dolu bir kulluk hayatı yaşayacak.
Rabbimiz, her şeyi mükemmel bir ölçüyle yaratmış. Şu kâinâtı seyrettiğimiz zaman, zerreden küreye her şeyde ilâhî bir düzen ve mükemmellik göze çarpıyor.
Hiç kimse kalkıp da; “Yarın acaba havanın yüzde 21 oksijeni, yüzde 77 azotu değişebilir, bir oksijen tüpüyle gezeyim.” diyor mu?
Bir ateist bile, kâinattaki muhteşem ilâhî tanzîme teslîmiyet sayesinde huzurlu yaşayabiliyor. Fakat nefsânî hayatın kalbine getirdiği körlük, inanmasına mânî oluyor…
Yine ne ibrettir ki ilâhî kudret; bizi iki ateş okyanusu arasında, yani yerin altındaki mağma ile semâdaki Güneş arasında hem selâmet ve huzur içinde hem de îkaz içinde yaşatıyor.
Aynı şekilde; içimizde ve dışımızda onca virüs ve bakterinin varlığına rağmen, Cenâb-ı Hak bizlere sıhhat lûtfediyor. Bunca lûtuf ve ihsânı, tesadüflerin neticesi olarak görmek, büyük bir hamâkat ve büyük bir kalp körlüğü değil de nedir?
Kâinatta her şey, her an aktif hâlde. Hiçbir şeyde gayretsizlik, tembellik, donukluk ve atâlet yok. Mikrodan makroya her şey dâimî bir gayret içinde:
–Milyarlarca galaksi sürekli bir dönüş ve gidiş hâlinde. Güneş, Ay ve yıldızlar, bir an olsun istirahate çekilmiyor.
–Kalbimiz yıllık izne çıkmıyor.
–Maddenin en küçük parçası sayılan atomun çekirdeğindeki proton, nötron ve çekirdeğin etrafındaki elektron, müthiş bir hızla devr-i dâim hâlinde. Bir hidrojen atomundaki elektron, atom çekirdeği etrafında saniyede 2000 km hızla dönüyor…
Bütün bunların bizim ibadet ve hizmet hayatımıza mesajı; îtidâl üzere, fakat devamlı bir dinamizmin, yani sa’y ü gayretin lüzumlu olduğudur.
Nitekim bizlere azim ve gayretleriyle örnek teşkil eden sahâbe-i kirâm, İslâmʼı tebliğ için, o zamanın zor şartları altında dünyanın dört bir yanına giderken, kelle uçuran cellâtların önünde Allah Rasûlüʼnün mektuplarını krallara okurken, aslâ yılmadılar, üşenmediler, yorgunluk nedir bilmediler. Allâhʼa kul, Rasûlullâhʼa ümmet olmanın hazzı, onlara müthiş bir enerji verdi.
Demek ki bir müslüman için uzun süreli bir istirahat, ancak Allah yolunda hizmetle dolu bir ömrün sonunda nasîb olan huzurlu bir ölümü müteâkiben teneşirde başlar, kabirde ve ebedî âlemde devam eder…
İBRET VE TEFEKKÜRLE HAYATI OKUMAK
İnsan kendine sormalı:
Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Bu geliş ve gidiş ne için? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Bize ikram edilen bunca imkânları kim verdi? Bu nîmetler nereden ve hangi maksatla geldi? Kendi kendine mi oldu? Hiç kendi kendine olan bir şey var mı?..
Kâinatta her zerre, Kur’ân’da her harf ve insanda her hücre, hiçbir şeyin abes yaratılmadığını, kendine mahsus bir lisân ile beyan hâlinde iken, insanın gaflete dalarak boş yere yaratıldığını zannetmesi, diğer mahlûkat gibi sorumsuzca yaşamaya kalkışması, ilâhî hikmet ve hakîkatlere bîgâne kalması, ne hazin bir aldanıştır!
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
Kalbin sanatı; ilâhî azamet tecellîlerini, muazzam kudret akışlarını, muhteşem ilâhî nakışları, Yaratan Rabbinin adıyla okuyabilmektir…
Kâinâta ârifâne bir nazarla bakanlar, öyle bir gönül ufkuna nâil olurlar ki, sanki üzerlerindeki semâ, muhteşem bir billur avize gibi ilâhî sırlardan göz kırpan bir derinlik sunmakta…
Yeryüzü ise her ağaç ve onların yaprakları ile ellerini niyâza açarak neşeli ürperişlerle Rabbine yalvarmakta…
Çimenler, sanki Muhammedî bir cemaat için seccâde, onun üzerinde çiçekler safâlı bir ümmet olarak vecd içinde dalgalanmakta…
Minicik kuşların bir damlacık yüreklerinden dökülen feryat nağmeleri, en duygulu tesbihler hâlinde Hakk’a teşne gönüllerde yankılanmakta…
Kudret nişâneleri olan dağlar, ilâhî huzurda kıyam hâlinde…
Sanki bulutlar, feyz ve bereket menbaı olarak semâda dolaşan birer okyanus…
Rüzgârlar, ilâhî ilhamların gaybî habercileri…
Şimşekler, korku ve ümit şerâreleri… Gürlemeler ve yıldırımlar, Kahhâr’ın saltanatının fermanları ve gafletten îkaz eden bombardımanları…
Gündüzler, Hakkʼın nûrundan bir tecellî kırıntısı; geceler ise, ilâhî sır ve hikmetlerin tefekküründe derinleşme demleri…
Velhâsıl müʼmine gereken en mühim tahsil; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) emr-i ilâhîsine her an itaat ederek, duygulu bir tefekkür neticesinde kalben merhaleler katetmektir.
Zira bütün kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî kudret ve azamet sergisi. Rabbimiz onu, insan idrâkine göre tanzim etmiş. Yeter ki insan, kalbindeki muhabbetle baksın, ibretle baksın, tefekkürle baksın, takvâ ile baksın…
Rabbimiz; gözlerimize bir nur versin ki, hakîkati görelim.
Kulaklarımıza bir nur versin ki, hakkın ve hayrın sadâsını duyalım.
Kalplerimize bir nur versin ki, neye baksak Yüce Zât’ını hatırlayalım, O’nunla beraberliğin huzurunu tadalım…
Rabbimiz, kalplerimize intibah, sadırlarımıza inşirah, maddî-mânevî hastalıklarımıza şifâlar ihsan buyursun!
Kurʼân ve kâinat kitaplarında verdiği kavlî ve kevnî mesajları gönül gözüyle okuyup ibret almayı, vicdan huzuru ve yüz aklığıyla huzûruna varabilmeyi cümlemize lûtf u keremiyle nasip ve müyesser eylesin!
Âmîn!..[1]
Dipnot:
[1] Müslümanın Gönül Dünyası kitabının 21-44. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları