Kadim Medeniyetin İzinde: Bir İran Yolculuğu
bn Battûta ve Evliya Çelebi'nin izinde, siyasi gerilimlerin ötesindeki zarif ve kadim İran... Halkın gerçek yüzünden Selçuklu mirasına uzanan derin bir şahitlik.
İbn Battûta, İran ufkuna baktığında “Acem beldeleri, ilim ve edebin inceliğiyle bezenmiş bir diyardır.” der. Evliya Çelebi ise İsfahan’a vardığında hayranlığını şu sözle dile getirir: “Bu şehirlerin her sokağı gönle ferahlık veren güzellikler doğurur.”
BİR İRAN YOLCULUĞU
Biz de İran yolculuğumuza bu iki büyük seyyahın sözlerinin gölgesinde başladık. Ancak bu seyahat, bizim için sıradan bir yolculuk değildi; aklımızdaki sorulara sahada cevap bulmak ve gördüklerimize bizzat şahitlik etmek niyetiyle yola çıktığımız bir yolculuktu.
İçimizde pek çok soru vardı:
İran nasıl bir hakikati taşır? Bugünkü manzarasını şekillendiren tarihî damarlar nelerdir?
Şiîlik bu coğrafyayı hangi ölçüde yoğurmuş, hangi noktalarda yön vermiştir?
Şiiliğin bu coğrafyada kökleri nedir?
Selçuklu ve diğer Türk hanedanları bu topraklarda nasıl bir medeniyet izi bırakmıştır?
Ve bütün bu tarihî derinlik, bugünkü İran’la nasıl bir bağ kurmaktadır?
Bir tarafta yıllardır siyasî arenada bize muhalif duran bir İran devleti; öte tarafta şiirde, musikide, hikmette ve edebiyatta gönlümüzün en derin yerlerine kadar nüfuz etmiş bir Acem kültürü…
Bir tarafta Ehli Sünnet’e her alanda meydan okuyan Şiî devlet aklı; öte tarafta “Ya Hüseyin” yazısının altında secde eden, eviyle, sokağıyla, çarşısıyla edepli, güler yüzlü, nezaketli, kanaatkâr insanlar…
Bir tarafta devlet dilinde silinmeye yüz tutmuş Türk kimliği; öte tarafta nüfusun yarısına yakınının Türk asıllı olması: Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Afşarlar, Horasan Türkleri…
Üstelik Fars edebiyatı, Mevlânâ’dan Şems’e, Attâr’dan Sâdî ve Hafız’a kadar bizim gönül coğrafyamızın inşasında büyük rol oynamış; Türkçe’nin yarısından fazlası Farsça kelimelerle yoğrulmuş; bizim musikimiz, şiir ve irfan geleneğimiz bu topraklardan beslenmişti.
İşte bütün bu çelişkileri yerinde görmek, İran’ı hem devlet hem toplum olarak anlamak, bu “güzellikler ve gerilimler ülkesini” sahada müşahede etmek için yola revan olduk.
Ve biliyorduk ki bu yolculuk, Altınoluk okurlarının gönlünde yer eden
muhterem Üstadımız Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin son bir buçuk yıldır sohbetlerde sıkça işaret ettiği Şeyh Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri’nin hikmet nefesinin izine düşülen bir seferdi.
İRAN HALKI: DEVLETİN ARDINDAKİ GERÇEK YÜZ
Sekiz günlük yolculuğun sonunda ilk gördüğümüz hakikat şuydu: İran halkı, İran devletinden bambaşka bir dünyadır. Siyasî dilin çizdiği İran portresinin, evlerin içinde, pazarlarda ve sokaklarda çok farklı bir yüzü vardır. Kum ve Meşhed’de -merkezî dinî kimliğin ağırlığı sebebiyle- daha katı yorumlara rastlanabilse de; Tahran’dan İsfahan’a, Şiraz’dan Kaşhan’a kadar halkın sıcaklığı, zarafeti ve misafirperverliği bizi hayran bıraktı. Türk olduğumuzu duyduklarında yüzlerde beliren memnuniyet ise, tarihî kardeşliğin hâlâ canlı bir şekilde gönüllerde yaşadığını gösteriyordu.
İRAN MEDENİYETİNİN DERİNLİĞİ
Bu yolculukta öğrendiğimiz ikinci hakikat: İran, binlerce yıllık, kendine has bir medeniyet merkezidir. Ahamenişler’den Sasânîlere, oradan Horasan havzasının İslâm ilminin kalbi hâline geldiği dönemlere kadar uzanan geniş bir tarih katmanı, bu coğrafyada iç içe durur.
Bu topraklar, yaklaşık sekiz asır boyunca İslâm düşüncesinin merkezi olmuştur. Bu topraklardan İmam Gazâlî, İmam Müslim, İmam Tirmizî, Ferîdüddîn Attâr, Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Hafız-ı Şîrâzî, Beyhakî, Nizâmülmülk, Hz. Mevlânâ gibi ilim, irfan ve hikmet önderleri yetişmiştir.
İran sokaklarında yürürken bazen bir köşede bir âlimin izine, bazen bir duvar taşında bir devlet adamının hikmetine, bazen bir çınarın gölgesinde bir şairin nefesine rastlarsınız. İran’ı anlamak, aslında geniş bir İslâm medeniyet hududunu anlamaktır.
İRAN’IN TÜRK YÜZÜ
Üçüncü hakikat ise şuydu: İran’ın tarih sahnesindeki en güçlü kurucu unsurları Türktür. Bu coğrafyanın büyük devletlerinin çoğunu Türk hanedanları inşa etmiştir: Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, İlhanlılar, Karakoyunlu/Akkoyunlu, Safevîler, Kaçarlar...
Bu yüzden İran şehirlerinde yürürken kendinizi yabancı bir ülkede değil; uzak bir akrabanın evinde misafir gibi hissedersiniz. Dil, kültür, mimarî ve halk terbiyesi bu ortak tarih bağının canlı izlerini taşır.
ŞİİLİĞİN TARİHSEL SERÜVENİ: ÜÇ BÜYÜK DÖNEM
İran’ı anlamanın en önemli şartlarından biri, Şiîliğin tarih içindeki dönüşümünü bilmektir. Şiîlik, İslâm coğrafyasında üç büyük yükseliş döneminde siyasi kimlik kazanmıştır.
İlki, 8.-11. yüzyıllarda Mısır ve Kuzey Afrika’da hüküm süren Fatımîlerdir; Şiîliğe ilk kez devlet formu kazandırmışlardır.
İkinci büyük dönüşüm, 1501’de Safevî Devleti ile yaşanmıştır. Şah İsmail, siyasi gücünü tahkim etmek için Şiîliği resmî ideoloji hâline getirmiş; bu süreçte yüz binlerce Sünnî öldürülmüş veya göç ettirilmiş, Ehl-i Sünnet’in pek çok eseri yok edilmiş, matem-Aşure-Kerbelâ kültürü toplumun merkezine yerleştirilmiş ve mezhep kimliği devlet kimliğine dönüşmüştür.
Üçüncü dönüm noktası ise 1979 İran Devrimidir. Humeynî liderliğindeki devrim, Şiîliği modern bir siyasi ideoloji olarak yeniden yapılandırmış ve bugünkü İran devlet aklının temelini oluşturmuştur. Bu üç aşama bilinmeden İran’ın bugünkü duruşunu, zihniyetini ve toplumsal yapısını anlamak mümkün değildir.
TAŞLARIN KONUŞTUĞU ŞEHİRLER
Sekiz günlük İran yolculuğumuzda şehir şehir gördüklerimiz kalbimize dokunan manzaralardı. Tahran-Rey’de, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in türbesi bizi karşıladı. Sade, vakur ve tevazu dolu bu yapı adeta aklın ve adaletin taşlaşmış hâliydi; “Türk devlet aklı bu topraklara bir nefes bırakmış” dedirten bir zarafet…
Kum’da İmam Rıza‘nın kızı Hz. Masume türbesi ve Şiî havzalarının yoğun matem atmosferi, Kerbelâ’nın din diline nasıl merkez olduğunu gösteriyordu; İran’ın duvarlarında sıkça görülen o cümle şehrin ruhuna işlemişti: “Her gün Âşure, her yer Kerbelâ.”
Şîraz… İran coğrafyasının kalbi; hikmetin, zarafetin ve ruh inceliğinin harmanladığı bir şehir. Burada adım attığınız her sokakta Hafızın nefesi, bir ârifin duygusu, bir velînin sükûtu dolaşıyor gibidir. Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri’nin asırlık hikmeti Şîraz’ın ruhuna öyle sinmiştir ki, şehirde dolaşırken insan kendini adeta Gülistan’ın her sayfasından bir satır, Bostan’ın her bahsinden bir öğüt içinde bulur.
Şeyh Sadi Hazretlerinin meşhur sözlerini mihmandarımız bizimle paylaşıyor; Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer alan söz, “Latin harfleriyle: Beni Âdem a‘zâ-yı yekdigarand/Ke der âferîneş ze yek goharand (Âdemoğulları bir bedenin uzuvları gibidir; yaratılışta aynı özden var edilmişlerdir.)
Yine der ki Sâdî: “Güzel söz cana rahmettir, kötü söz gönülde dikendir.”
Ve insan, Sâdî’nin şu cümlesini Şîraz’da daha iyi kavrıyor: “İnsan, gönlü kadar insandır.”
Gerçekten de Şîraz, insana gönlünü büyüten bir nezaket ve iç huzuru armağan eden şehirlerden biri…
Hafız-ı Şîrâzî’nin şiirleri de, bu şehrin üzerinde dolaşan latif bir meltem gibi insanın ruhuna dokunuyor. Şîraz halkının böylesine ciddi bir şiir ezberine sahip olması doğrusu bizi hayrete düşürdü; sanki her evde, her dükkânda, her sokakta Hafız’ın bir beyti gizlice dolaşıyor. Onun kabri başında yaşanan şiir ziyafeti ise kelimenin tam anlamıyla müstesna bir vakitti; gönlümüzde hem serinlik hem de derin bir tefekkür bırakan bir manevi ziyafet…
Hafız’ın mısralarında beliren “rindlik” tavrı, yani dünyanın aldatıcılığı karşısında gönlü Allah’a çevirme hâli, Şîraz’ın sokaklarında insana adım adım eşlik ediyor. Bu şehirde yürürken, kalbin iç âlemine davet eden ince bir çağrı, hep kulağımızda; “Dünya geçer, aşk kalır; fanilik solar, hakikat baki olur.”
Şîraz, insanın kalbini incelten bir şehir.
Persepolis… Yalnızca İran’ın değil, insanlık tarihinin en ibretli medeniyet merkezlerinden biri. M.Ö. 6. yüzyılda Büyük Darius tarafından inşa edilen bu şehir, Ahameniş İmparatorluğu’nun tören başkenti ve o çağın dünya siyasetinin merkezi. Merdivenlerde taşlara işlenen kabartmalar, 23 farklı ulusun temsilcilerinin hediyeleriyle Pers kralına bağlılıkları… Ancak bugün o görkemli saraylardan geriye, zamana direnmeye çalışan birkaç sütun, birkaç merdiven ve sessiz taş yüzeylere kazınmış hikâyeler kalmış.
Büyük İskender’in istilasında ateşe verilen bu ihtişamlı şehir, bugün ziyaretçilerine tarihin en çarpıcı derslerinden birini fısıldıyor: “Güç zirveye çıktığı anda değil, adaletten koptuğu anda çöker. Zulüm üzerine kurulan hiçbir saltanat ebedî değildir.” Persepolis’in harabeleri, Kur’ân’da defalarca hatırlatılan geçmiş kavimlerin akıbetini canlı bir tablo gibi gözler önüne seriyor: Âd kavminin gücü, Semûd’un sarayları, Firavun’un saltanatı… Hepsi bir vakit dünyanın merkezinde idi; bugün ise ibret olarak okunuyorlar…
Nakş-ı Rüstem’de, dağın yüzüne oyulmuş devasa kral mezarlarıyla karşılaştık; manzara bize Amasya’nın Kral Kaya Mezarlarını hatırlattı. İnsanlığın çağlar boyunca hiç bitmeyen “ölümsüzlük arzusu”nun taşa vurulmuş bir ifadesiydi bu. Yüksek kayaların içine oyulan, göğe doğru yükselmiş bu mezarlar, zamanın yıpratıcı rüzgârlarına rağmen hâlâ ayaktaydı; fakat içlerinde yatan o kudretli hükümdarlardan eser yoktu. Taşlar yerinde duruyor, ama sahipleri çoktan tarihin sessizliğine karışmıştı.
Yezd… Çölün ortasında adeta inadına kurulmuş bir şehir… Sıcağa karşı direnci medeniyete dönüştüren bir iradenin, sabrın ve uyumun eseridir. Zerdüştlüğün İran’daki en güçlü merkezlerinden biri olan bu şehir; yüksek rüzgâr kuleleri (bâdgir), yeraltından kilometrelerce su taşıyan kanat sistemi ve kerpiç sokaklarıyla çölün sertliğine karşı insan aklının geliştirdiği eşsiz çözümleri bugüne taşımaktadır.
Yezd’in en çarpıcı yüzlerinden biri Sessizlik Kuleleridir. Şehrin dışındaki kayalık tepelerde kurulu bu kuleler, Zerdüştîlerin ölümü yorumlama biçiminin somut izidir. Toprağı, suyu, ateşi ve havayı kirletmemek için ölülerini kulelerin tepesine bırakmışlar; bedenler kuşlara teslim edilmiş, kalan kemikler kule ortasına indirilmiştir.
Şehrin kalbindeki Ateşkedah ise Zerdüştlüğün sembolik ateşini hâlâ saklayan bir mabed… Cam bölmenin ardında yüzlerce yıldır sönmediğine inanılan o ateşi seyrettiğinizde, ateşe yüklenen bu kutsiyet, ruhunuzun üzerine ağır bir kasvet gibi çöktü. Sanki insan, hakikatin dışındaki arayışın kalbi nasıl sıkıştırdığını orada daha iyi hissediyor.
Mihmandarımız o anda dikkat çekici rivayeti hatırlattı: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğduğu gece, İran’daki büyük ateşgâhın ateşinin aniden söndüğü anlatılır ve bu ateşin de o ateş olduğunu belirtti.
İsfahan… Hem Selçuklu’nun hem de Safevîlerin başkenti olmuş, İslam medeniyetinin en parlak şehirlerinden biridir. Bu yüzden “Nısf-ı Cihan”, yani “Dünyanın yarısı” denmiştir.
Şehre adım atınca önce Nakş-ı Cihan Meydanı’nın nefes kesen düzeni karşılar insanı; bir köşede İmam Camii’nin göğe açılan mavi kubbesi, diğer köşede Şeyh Lütfullah Camii’nin zarafeti, karşıda Ali Kapu’nun devlet asaleti… İsfahan’ın asıl ruhu ise Selçuklu’nun büyük mabedi olan Cuma Camii’nde hissedilir. Tuğla işçiliği, dört eyvanlı planı ve kubbelerindeki asırlık zikir hâli, şehrin ilim ve adalet mirasını taşır. Rivayete göre Nizâmülmülk’ün türbesinde, Sultan Melikşah ve Sultan Alparslan’ın kabirleri burada yan yanadır; sanki Selçuklu’nun fetih, nizam ve hikmet direkleri yan yana defn edilmiştir.
Gecenin serinliğinde Siosepol Köprüsü’nde yaptığımız yürüyüş ise şehrin zarafetini tamamlayan son sahneydi; ışıkların suya düşen yansımalarında İsfahan’ın asırlardır devam eden inceliğini, huzurunu ve medeniyet nefesini hissettik.
Kaşhan… İran’ın “gül diyarı” olarak anılan sakin ve zarif bir şehir. Gül, gül suyu ve narin el sanatlarıyla süslü sokaklarda dolaşmak ise bu seferin son durağında gönlümüze ayrı bir sükûnet ve ferahlık armağan etti.
Bu sekiz günlük sefer bize yalnız şehirleri değil; medeniyetlerin akıbetini, hakikat ile bâtılın ayrımını, tevhidin nurunu ve sahada bizzat şahit olmanın ne büyük bir nimet olduğunu yeniden hatırlattı. Tahran’ın kalabalığında, Kum’un mateminde, Şiraz’ın şiirinde, Yezd’in çöl sabrında, İsfahan’ın kubbelerinde ve Kaşhan’ın gül kokusunda gördük ki: Coğrafyalar değişir, dönemler değişir, insanlar değişir; fakat hakikat değişmez.
Güç ve ihtişam da biter; taşlar devrilir, saraylar yıkılır; zulümler bir gün son bulur. Fakat adalet, merhamet ve hakka bağlı yürüyen değerler ayakta kalır.
Bu yolculuk bize bir hakikati daha öğretti: Önyargılar insanı yanıltır ve uzaklaştırır; şahitlik ise hakikate yaklaştırır. Görmeden hüküm vermenin ne büyük bir yanılgı olduğunu, sahada şahit olunca hakikatin insanın gözünde nasıl berraklaştığını bizzat yaşadık. Seyahat, dünyanın geçiciliğini; kalıcı olanın ise iman, ihlâs ve güzel ahlâk olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Dönüş yolunda gönlümüzde şükür sözleri yankılanıyordu: “Rabbimiz… Bize iman nimetini, Resûlullah Efendimiz’e ümmet olma şerefini, Ehl-i Sünnet itikadında kalmayı ve güven ile huzur içinde bir vatanımızda yaşamayı nasip ettiğin için şükürler olsun.”
Kaynak: Zafer Özer, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480