İstihza Karşısında Mümin Ne Yapmalı?

EDEP VE ADAB

İstihza neden yapılır? Kur’an ve sünnet ışığında kutsalla alay etmenin sebepleri ile müminin bu tavır karşısındaki vakur duruşunu ortaya konuyor.

İnsan olmanın olmazsa olmaz temel özellikleri vardır. Bozulmamış selim fıtrat, bu vasıfları potansiyel olarak bünyesinde barındırır. Bunları korumak ve geliştirmek için akl-ı selim, sıhhatli bilgi ve nitelikli muhit son derece önemli ise de yeterli değildir.

KUTSALLA ALAY ETMENİN TARİHÎ VE PSİKOLOJİK SEBEPLERİ

Aklın idrak edemediği, beşeri bilginin yetersiz kaldığı ve çevrenin yardımcı olamayacağı alanlar da her zaman mümkün olacağından Rahman ve Rahim olan Yüce Rabbimiz, insana ilahi vahiy ve elçilerle imdat etmiştir. Ancak insanoğlu kimi zaman kendi sınırlı aklı, her şeyi kuşatamayan tecrübî bilgisi ve yaşadığı coğrafi ve kültürel çevrenin genel kabulleri içine kendini hapsederek ilâhî çağrıya kulak tıkamış, yanlı bakmış ve nihayet kendini cahiliye karanlıklarına teslim etmiştir. Uyarıcı ve uyandırıcı telkinleri kendisi hakkında bir tehdit olarak algılamış ve direnç geliştirmiştir. Bu dirençlerden birisi de hakikati görmezden gelmek ve hatta onu hafife almak diye ifade edebileceğimiz “istihza” yani hakikati alaya alma söz ve davranışlarıdır.

Tarih boyunca hakikatin aydınlığı ne kadar kadimse, o aydınlığı karartmaya çalışan, hakikati alay ve istihza ile gölgelemek isteyen zihniyet de o kadar eskidir. Günümüzde de zaman zaman nükseden Allah’a, Rasûlüne ve ilâhî ayetlere yönelik istihzalı tavırlar, hürmetsizlikler ve alaycı diller; yalnızca ferdî bir ahlak sapması değil, kökleri tarihin derinliklerine uzanan sosyo-psikolojik bir marazdır.

Kutsalla alay etme hastalığı, insanlık tarihinin ilki olan nübüvvet mücadelesiyle başlar. Kur’ân-ı Kerîm, geçmiş peygamberlerin neredeyse tamamının aynı tavırla karşılaştığını haber verir:

“Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine ne zaman bir elçi gelse, mutlaka onunla alay ederlerdi.” (Yâsîn, 36/30).

İSTİHZA NEDEN YAPILIR?

İstihzanın hedefinde her daim Allah Teâlâ’nın dinî hükümleri (ayetler), hakikati tebliğ eden peygamberler ve onlara tabi olan mümin gönüller yer almıştır. İstihza niçin yapılır? Çünkü hakikatin yalın ve ezici gücü karşısında delille, mantıkla, adaletle duramayanlar; mizahı, alayı ve küçümsemeyi bir kaçış, bir savunma mekanizması olarak kullanırlar.  

İstihzalı tavır sergileyen fert ve grupların ruhsal dünyaları ile sosyolojik yapıları incelendiğinde, altında yatan derin krizler net bir şekilde görülür. Psikolojik açıdan istihza, çoğu zaman bir aşağılık kompleksinin ve bastırılmış vicdan azabının dışa vurumudur. Yüce bir hakikatle karşılaşan fakat ona teslim olacak nefis terbiyesinden yoksun olan kimse, kendi küçüklüğünü gizlemek için hakikati küçültmeye çalışır. Bir "savunma mekanizması" olan bu durum, kişinin kendi ahlaki yetersizliğiyle yüzleşmekten kaçınma çabasıdır. Üstelik istihza, kibrin ve narsizmin en belirgin tezahürüdür; kişi kendisini hakikatin üzerinde konumlandırma yanılsaması yaşar.

İSTİHZA KARŞISINDA MÜMİNİN DURUŞU

Sosyolojik olarak bakıldığında, kutsalla alay etme davranışı genellikle bir güç zehirlenmesi ve yerleşik seküler/müşrik kültürün akran baskısı sonucunda ortaya çıkar. Mekke elitlerinin Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile alay etmesi, kabile aristokrasisinin ve ekonomik hegemonyanın sarsılacağı korkusundan kaynaklanıyordu. Günümüzde ise modernleşme ve sekülerleşme süreçleriyle birlikte, kutsaldan arındırılmış zihniyetler, dini değerleri tahkir etmeyi bir "özgürlük" yahut "entelektüel üstünlük" biçimi gibi sunma cehaletine düşmektedir.

Rabbimize, kutsalımıza ve Peygamberimize yönelik alaycı tavırlar karşısında bir müminin duruşu nasıl olmalıdır? Duygusallaşıp kontrolsüz bir öfkeye mi kapılmalı, yoksa vurdumduymaz bir sessizliğe mi gömülmelidir? Kur’ân-ı Kerîm, bu iki aşırılığın ötesinde vakur, ölçülü ve hikmetli bir yol gösterir.

Kafirlerin, cahillerin alaylarına karşılık alayla karşılık vermeyi Rabbimiz müminlere uygun görmez ve fakat böyle yapanların cezasız kalmayacaklarını da ısrarla belirtir. Hatta bunun cezasını da çoğu zaman doğrudan doğruya kendisinin vereceğine dikkat çeker. Onların alayları sebebiyle hidayetten nasipsizliklerinin artacağına işaret eder. Dünyayı kendi küçük hesapları içinde yaşayıp gitmelerine fırsat verir ve buna mukabil ahirette ise acıklı bir azapla karşılaşacaklarını açıkça ilan eder. Yani alay etmek, karşılıksız bırakılmayacak büyük bir cürümdür.

KUR'AN'A GÖRE İSTİHZA KARŞISINDA MÜMİNİN TAVRI

Mümin, cahillerin kaba ve alaycı tavırları karşısında öncelikle seviyesini ve asaletini muhafaza ederek onurlu bir duruş sergiler:

“O Rahman’ın kulları ki, yeryüzünde mütevazı ve vakur olarak yürürler. Cahiller kendilerine laf attığı (veya sataştığı) zaman ‘Selâmetle!’ der geçerler.” (Furkân Sûresi, 25/63).

Mümin, alay edenin seviyesine inmez. Dili çirkinleşene çirkinlikle cevap vermez; zira edepsizin edepsizliğine sabretmek de yerine göre bir edeptir.

Rabbimiz, Allah’ın ayetleriyle alay edilen ortamlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini açıkça beyan buyurur:

“Ayetlerimiz hakkında alaylı kelama daldıklarını gördüğün zaman, başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir (o ortamı terk et)...” (En’âm Süresi 6/68; ayrıca bkz. an-Nisâ, 4/140).

Bu duruş, pasif bir kabulleniş değil; aksine tepkiyi meşru ve vakur bir şekilde ortaya koyan güçlü bir tavırdır. Alaycının beslendiği ilgiyi ve ateşi söndürmenin en etkili yolu, ona prim vermemektir.

Yine Kur'ân, kötülüğü bertaraf etmenin ilahî metodunu şöyle açıklar:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle defet! O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34).

Böylesi bir hal ve davranış dilinden anlamayan diğer bir ifadeyle küstahlaşan ve hatta topluma kin ve düşmanlık tohumları eken kimselere karşı da sadece hal dili ve sükûtla mı karşılık verilecektir?

HZ. PEYGAMBER’İN İSTİHZAYA KARŞI TAVRI

Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin kendisini hicveden (aşağılayan, hakaret eden veya alaycı şiirler yazan) kimselere karşı tavrı; toplumsal düzen/güvenlik boyutu ve şahsi bağışlama/kaza boyutu olmak üzere iki temel çizgide şekillenmiştir.

İslam hukukçuları ve hadis alimleri, Efendimizin bu konudaki tutumunu ve ona yönelik tepkilerini şöyle değerlendirmişlerdir:

  1. Dille yapılan saldırıya dille cevap vermek (Fikri Mücadele)

Peygamberimiz, kendisini ve Müslümanları hedef alan psikolojik harp ve hicivlere karşı öncelikle Müslüman şairleri harekete geçirmiş, hakkı savunmayı ibadet niteliğinde görmüştür. Güçlü şiir söyleme kabiliyeti olan Hassan b. Sâbit -radıyallahu anh-’i bu konuda teşvik etmiştir.[1]

  1. Samimi pişmanlık ve tövbeye yöneleni bağışlamak

Peygamberimiz, kendisini daha önce sert şekilde hicvetmiş kişilerin pişmanlık duyup gelmesi durumunda son derece bağışlayıcı davranmıştır. Cahiliye döneminde Hazreti Peygamber’i hicveden şiirler yazan Kâ'b b. Züheyr hakkında gıyabi ölüm kararı verilmişti. Ancak Kâ'b, gizlice Medine'ye gelerek Efendimizin huzurunda tövbe etmiş ve ünlü "Bânet Suâd" şiirini okumuştur. Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-, Kâ'b'ın pişmanlığını ve samimiyetini görünce onu affetmiş, hatta hırkasını (bürde) çıkarıp onun omuzlarına örtmüştür.[2]

  1. İhanet ve toplumsal düşmanlığa dönüşen durumlarda sert tedbirler almak

Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şahsına yapılan hücumları affetmekle birlikte; hicvin savaş kışkırtıcılığına, kamu düzenini bozmaya, toplumsal hainliğe ve kamu güvenliğini tehdit eden bir propaganda aracına dönüştüğü hallerde hukuk çerçevesinde cezai yaptırımlar uygulamıştır. Medine Sözleşmesi’ne ihlal ederek düşmanla iş birliği yapan, Müslüman kadınların iffetine dil uzatan ve hicivleriyle kabileleri savaşa kışkırtan kişilere karşı sert tedbirler alınmıştır.

HAKİKAT KARŞISINDA VAKUR BİR DURUŞ

Netice olarak denilebilir ki istihza edenin çirkinleşen diline karşı müminin öncelikli tedbiri; samimiyet, ilim, hikmet ve yüksek bir ahlaktır. Zira hakikat, alaycı gürültüleri her zaman susturacak bir iç derinliğe sahiptir. Ancak halden ve sözden anlamayan marazi kişilikler, toplumu birbirine düşürecek ve ulvî değerleri ayaklar altına alacak fitne ve fesat kaynağına dönüşecek olurlarsa idari otoritenin kendilerini tesirsiz hale getirecek her türlü müeyyideyi kullanması da kaçınılmaz olacaktır.  

Rabbimiz gönüllerimizi hürmet, tazim ve basiret ziynetiyle tezyin eylesin; bizleri hakikatin izinde vakur ve müstakim kullar eylesin. Amin.

Dipnotlar:

[1] Buhârî, Bed'ü'l-Halk, 6; Müslim, Feżâ'ilü's-sahâbe, 153.

[2] Ebu Dâvûd, Sünen; İbn Hişâm, es-Sîre, IV/144-156; Hakim, el-Müstedrek, III/671.

Kaynak: Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486