İsrail Gazze’de Neden Soykırım Yapıyor?
İsrail, küresel tepkilere rağmen Gazze’de neden soykırım işliyor? Bu yazı, Netanyahu’nun “tarihi ve manevi misyonum” dediği “Büyük İsrail” vizyonunun, teolojik inançların ve siyasi yayılmacılığın, nasıl bir teo-politik projeye dönüşerek Gazze’deki felakete yol açtığını sorguluyor.
“Büyük İsrail vizyonuna çok bağlıyım, tarihi ve manevi bir misyonum var.”
İşgal devletinin başbakanı Netanyahu’nun bir televizyon programında söylediği bu ifadeler dahi bölge ülkelerinin yönetimlerini daldıkları o derin uykudan hâlâ uyandırabilmiş değil.
İSRAİL GAZZE’DE NEDEN SOYKIRIM YAPIYOR?
“Büyük İsrail” Uğruna Kutsal Soykırım!
İşgal devletinin katil başbakanı bu ifadeleriyle şunu söylüyor: “Gazze’de durmayacağım, Batı Şeria’yı Gazzeleştireceğim, orada da durmayacağım hedefim Lübnan, Ürdün, Suriye, Mısır, S. Arabistan. Hedefimiz atalarımıza vaat edilen topraklarına ulaşmak. ‘Büyük İsrail’ vizyonuna bağlılık ne kelime, hem de ‘çok bağlıyım’ bu benim ‘tarihi ve manevi misyonum’…”
Netanyahu bunları dillendirdiği günlerde Arap dünyasının yönetimleri ne diyordu peki; “Hamas silah bıraksın, direnişi sonlandırsın.”
Bu gafleti izah etmek gerçekten son derece güç.
Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden soykırım karşısında Arap yönetimlerinin sergilediği tavır acizliğin ötesine geçmiş, suç ortaklığı seviyesine ulaşmıştır. Bu suç ortaklığı, işgal devletinin anlatısını benimseyen medya dilinde, direnişi şeytanlaştıran söylemlerde ve halkın en küçük protesto eylemlerini bile engelleyen güvenlik önlemlerinde kendini göstermiştir nitekim.
Batı dünyasının kamuoylarından yükselen eleştirel dalgaya katılmak yerine, hatta İsrail içinden dahi kimi entelektüel ve siyasi figürler, Netanyahu hükümetinin politikalarını “ahlaki çöküş” ve “devlet aklının iflası” olarak tanımlarken Arap rejimlerinin Gazze’deki soykırım karşısındaki tutumlarını izah etmekte insan bir hayli zorlanıyor haklı olarak. Bu noktada birtakım nedenler sıralanmıyor değil.
- Mesela İsrail’in Araplar için en yakıcı tehdit olduğu gerçeğinin bir şekilde kamufle edilmesi bu nedenlerden biri. Bu gerçek Arap hükümetleri ve yönetimleri tarafından uzun yıllar gizlenmeye çalışıldı. 1990’larda Oslo anlaşmaları sonrası İsrail ile başlayan, Arap Baharı sonrası ise çok daha ivmelenen normalleşme adımları nihayetinde “Filistin benim meselem değil” söylemini dillendirmeye kadar vardı. İsrail’i düşman olarak görmeme yönündeki çabalar, yapay düşmanlar ve mezhepçilik üzerinden meşrulaştırıldı. İsrail düşman olmaktan çıkarıp “Siyasal İslamcılar” gibi İsrail ile ortak düşmanlar üretildi. Ancak Gazze’deki soykırım, İsrail’in sadece Filistin ya da Filistin halkı için değil tüm Araplar için en yakıcı tehdit olduğu gerçeğini en net bir şekilde gözler önüne serdi.
Bu gerçeğin altını çizdikten sonra siyonistlerin yıllardır hayalini kurduğu, sürekli atıfta bulundukları "Büyük İsrail" vizyonuna, özellikle bu hedef doğrultusunda kullanılan teolojik motivasyona odaklanmak istiyoruz bu ayki dosyamızda.
Mesiyanik Düşünceden Jeopolitik Gerçekliğe
Netanyahu, geçen ay İsrail televizyonuna verdiği bir röportajda, “Büyük İsrail” vizyonunu “tarihî ve ruhani bir misyon” olarak tanımladı. Bu misyonu, 19. yüzyılın sonlarından beri süren Siyonist ideallerin bir devamı olarak gördüğünü söyledi. Ona göre Yahudiler nesiller boyunca “geri dönüş” hayalini kurdu ve bugün bu hayal, askeri güç ve siyasi kontrol sayesinde gerçekleşme aşamasına gelmiş durumda. Netanyahu, kendisini bu tarihsel zincirin bir halkası olarak görerek, Tevrat’taki “vaat edilen topraklar” anlayışını İsrail’in güncel stratejisiyle birleştiriyor.
“Büyük İsrail” kavramının dini ve siyasi kökenlerini inceleyerek, bu fikrin nasıl bir ideolojik ve stratejik projeye dönüştüğünü incelemeye çalışacağız.
20. yüzyılın başından bugüne “Büyük İsrail” fikri, Siyonist ideolojinin kalbinde yer aldı. Başlangıçta sadece bir Tevrat hayali ya da metafizik bir vaat gibi görünen bu kavram, zamanla Nil’den Fırat’a uzanan toprakları hedefleyen somut bir işgal projesine dönüştü. Tevrat’ta geçen “Nil’den Fırat’a kadar” ifadesi, “İsrail’in kutsal sınırları” diye sunuldu. Ancak bu sözde kutsal metinler, Batılı güçlerin desteğiyle yürütülen sömürgeci yerleşim politikalarına ahlaki kılıf uydurmanın en kullanışlı aracı haline geldi.
İlahi Maske Altında Siyasi Yayılmacılık
“Büyük İsrail” söyleminin kökleri, Yahudilerin kutsal kitaplarının Tekvin bölümünde yer alan o meşhur pasajda saklıdır:
“O gün Rab, Abram’la ahit yaptı ve dedi: Senin zürriyetine bu diyarı verdim; Mısır Nehri’nden büyük nehir Fırat’a kadar.”
Yahudiler için bir dini metin olarak görülen bu ifade, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Siyonist hareketin elinde siyasallaştırıldı ve harita üzerinde somut bir hedefe dönüştürüldü. Artık mesele yalnızca bir “arz-ı mev’ûd” hayali değildi; Nil’den Fırat’a uzanan devasa coğrafyayı kapsayan siyasal bir proje masaya konmuştu. Bu vizyon, sadece Filistin’i değil; Sina’dan Ürdün’e, Suriye’den Irak’a, hatta Suudi Arabistan’ın bazı bölgelerine kadar genişleyen bir stratejinin adı oldu.
1948’de İsrail devletinin kuruluşu ise bu büyük hayalin ilk adımıydı. Devletin kurucu lideri David Ben Gurion, bu sınırların yalnızca Filistin’le sınırlı kalmaması gerektiğini açıkça dile getirmişti. Ona göre mesele yalnızca “toprak kazanmak” değildi; güç arttıkça tüm bölgeyi kontrol altına almak da mümkündü. Yani İsrail’in yayılmacı vizyonu, bir savunma refleksi değil, bilinçli bir güç politikasıydı.
Bugün Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler kürsüsünde “Büyük İsrail” haritasını göstermesi şaşırtıcı değil. Çünkü bu proje, kutsal metinlere yaslanan mistik bir vaat değil; yüzyıldır adım adım ilerleyen soğuk ve hesaplı bir sömürgeci planın güncel versiyonu.
-1956–57 yıllarına ait İsrail Genelkurmay belgelerinde “Arap topraklarını işgal etme ve kontrol altına alma” planları yer aldı.
-1967’de Savunma Bakanı Moşe Dayan, Batı Şeria dağlarının “Yahudi tarihinin kalbi” olduğunu ilan etti.
-1967–1990 arasında İsrail’in seküler liderleri dahi ekonomik, askeri ve stratejik gerekçelerle sürekli sınır genişletme politikası izlediler.
Bugün “Büyük İsrail” vizyonu, işgal devletinin siyasi söyleminin merkezinde yer almaya devam ediyor. Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “Büyük İsrail” haritasını göstermesi ve ardından televizyon ekranlarında aynı söylemi tekrarlaması, bu ideolojinin artık işgal devletinin resmi politikalarının ayrılmaz bir parçası haline geldiğini açıkça ortaya koydu. Netanyahu’nun, “Büyük İsrail vizyonuna çok bağlıyım; tarihî ve manevi bir misyonum var” sözleri ise kendisini bu hedefi gerçekleştirmek için dini ve tarihsel bir görevle yetkilendirilmiş gördüğünü net biçimde gösteriyor.
Gazze’de bugün yaşanan soykırım, işte bu “Büyük İsrail” hayali uğruna, sözüm ona kutsal metinlerden devşirilen dini referanslarla meşrulaştırılıyor ve askeri araçlarla hayata geçiriliyor. Dolayısıyla Netanyahu ve aşırı sağcı ortaklarının savunduğu “Büyük İsrail” vizyonu, yalnızca bir siyasi proje değil; teoloji, güç ve şiddetin iç içe geçtiği, bölgeyi felakete sürükleyen bir teo-politik proje olarak karşımızda duruyor.
Evanjelik Siyonizm ve Gazze Katliamı
Siyonist yöneticiler sözde Tevrat anlatılarını İsrail’in dış politikasını şekillendirmede en etkili araçlardan biri olarak kullanmışlar, hatta bunu diplomatik bir silaha dönüştürmüşlerdir. Bu strateji, Batı’daki Evanjelik Hristiyan Siyonistlerle kurulan güçlü ittifak sayesinde daha da etkili hale gelmiştir.
Siyonist Evanjelikler, İsrail’in yerleşim politikalarını ve toprak genişlemesini “kutsal Kitap”taki kehanetlerin gerçekleşmesi olarak yorumlamaktadır. Onlara göre Yahudilerin Kudüs’teki egemenliği, Mesih’in ikinci gelişinin ön şartıdır. “İsrail’e karşı durmak, Tanrı’ya karşı durmakla eşdeğerdir.” ABD’li Senatör Lindsey Graham gibi isimler, İsrail’e destek vermeyi dini bir zorunluluk olarak görmektedir. Hatta bu desteğin kesilmesi halinde “Tanrı’nın Amerika’ya olan desteğini de çekeceğini” iddia etmektedir. Bu söylemler, İsrail ile Evanjelik çevreler arasındaki ilişkinin ne kadar derin ve ideolojik bir temele dayandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Senatör Lindsey Graham’ın, II. Dünya Savaşı’nda Tokyo ve Berlin’in bombalanmasını örnek göstererek Gazze’nin de yerle bir edilmesi gerektiğini savunması, dini motivasyonların nasıl pervasız askeri stratejilere dönüşebildiğinin çarpıcı bir örneğidir. Uluslararası Adalet Divanı yargıçlarından Julia Sebutinde’nin “Tanrı, İsrail’in yanında durmam için bana güveniyor” sözleri ise, bu dini-siyasi yaklaşımın uluslararası adalet mekanizmalarına bile nasıl sirayet ettiğini göstermektedir.
Velhasıl, Siyonist liderlerin dillendirdiği “Büyük İsrail” vizyonu, basit bir siyasi proje değil; tehlikeli bir teolojik saplantıdır. Mesiyanik inançlar, Talmudik dogmalar ve Hristiyan Evanjelik hareketlerin kör desteğiyle beslenen bu vizyon, İsrail’in politikalarını yalnızca güvenlik ya da stratejik kaygılarla değil, “ilahi bir misyon” iddiasıyla şekillendirmektedir.
Gazze’de bugün yaşanan toplu kıyım, işte bu zihniyetin sahadaki en kanlı yansımasıdır. İnsan hayatının değeri, sözde kutsal metinlerden devşirilen siyasi hedeflerin gölgesinde tamamen yok sayılmakta, kutsallık maskesi altında barbarlık sergilenmektedir.
“Büyük İsrail” hayali, Filistin halkı için bitmeyen bir kâbus olduğu kadar, İsrail’in kendisi için de yıkıcı bir intihar yoludur. Çünkü bu teo-politik yayılmacılık İsrail’i sadece bölgesel istikrarsızlığın kaynağı haline getirmiyor; aynı zamanda kendi toplumunu da ahlaki çürümenin, siyasi çöküşün ve kültürel iflasın eşiğine sürüklüyor.
Şımarık Çocuktan Ahlaki Yüke
Gazze’deki soykırım ve yıkım, İsrail’in Batı’daki imajını kökünden sarsıyor. Bir zamanlar “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” olarak pazarlanan, Batı’nın vicdanını Holokost’un gölgesiyle susturan işgal devleti artık farklı bir gerçeklikle karşı karşıya. Uzun yıllar boyunca Batı, İsrail’i hem “tarihsel suçluluk duygusunun telafisi” hem de “Ortadoğu’daki güvenlik sigortası” olarak gördü. Ancak Gazze’de on binlerce sivilin ölümü, aç bırakma politikaları ve BM’de “soykırım” ifadesinin kullanılmaya başlaması, bu imajı tersine çevirdi, 80 yılda oluşturduğu o illüzyonu yıkıldı bir başka ifadeyle.
Birçok Batılı ülke lideri işgal devletinin politikalarını açıkça eleştiriyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Filistin’i tanıma niyeti üzerine Netanyahu tarafından “antisemitizm” ile suçlanması, Elysee’nin “alçakça” diyerek sert tepki göstermesine yol açtı. Yeni Zelanda Başbakanı Christopher Luxon, Netanyahu’nun Gazze politikalarının “aklını yitirdiğini” söyledi. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese ise Filistin’i tanıma kararından ötürü Netanyahu tarafından “hain” ilan edildi, buna karşılık Avustralya İçişleri Bakanı “güç, aç bıraktığınız insanlarla ölçülmez” diyerek sert bir çıkış yaptı. Bu tür açıklamalar, Batı’daki yeni kuşak liderlerin artık Holokost’un yükünü taşımadığını, aksine kendi toplumlarının artan Filistin dayanışması baskısıyla hareket ettiklerini gösteriyor.
Yıllarca Batı’daki eleştirileri susturan en etkili araç, “antisemitizm” suçlamasıydı. Ancak Gazze’deki on binlerce sivil ölümü, bu kalkanı deldi. Artık Netanyahu’nun her eleştiriyi “ihanet” ya da “Yahudi düşmanlığı” diye yaftalaması Batı başkentlerinde karşılık bulmuyor. Tam tersine, bu üslup “siyasi şantaj” olarak görülüyor.
İşgal devletinin yumuşak gücü de çatırdıyor. Batı başkentlerinde düzenlenen etkinliklerde, spor müsabakalarında on binlerce kişi “Özgür Filistin” diye haykırıyor. Dünya çapında konserler iptal ediliyor. Avrupa üniversiteleri birbiri ardına İsrailli kurumlarla iş birliklerini sonlandırıyor. Avrupa’nın araştırma fonlarından İsrail’e giden kaynaklar %68’den fazla azaldı. İsrail’in entelektüel prestiji de ciddi bir darbe aldı.
Evet, ABD, İngiltere ve Almanya desteğini sürdürse de tablo net: İsrail artık Batı’da “mağdur” değil, giderek ahlaki yük haline geliyor. Batı sokakları milyonların katıldığı protestolarla dolarken, siyasetçiler de halklarının baskısıyla İsrail’e daha mesafeli davranmak zorunda kalıyor. Gazze’deki soykırım, işgal devletinin Batı’daki ayrıcalıklı konumunu ilk kez bu denli sarstı. “Şımarık çocuk” imajı tarihe karışıyor; yerini “hesap sorulması gereken terör devleti” algısı alıyor.
İşgal Devletinin Aynadaki Yüzü
Gazze’deki yıkım, İsrail’in sadece uluslararası imajını değil, kendi içini de paramparça ediyor. Netanyahu’nun “zafer” söylemi, halkın gözünde artık bir yalan ve hezeyan. İşgal devleti, içeriden yükselen eleştirilerle yüzleşmek zorunda; artık hiç kimse onun hikayesini kutsal bir masal olarak görmüyor.
Liberal siyonist akademisyen Dr. Tomer Persico durumu şöyle özetliyor: “İsrail dünyada çılgın bir devlet olarak görülüyor. Filistin’i tanıyan ülkelerin sayısı artıyor çünkü dünya Gazze halkını İsrail’den kurtarmak istiyor.” Bu sözler, İsrail’in kaybettiği şeyin yalnızca diplomatik destek olmadığını, aynı zamanda kendi ahlaki zeminini de yitirdiğini gösteriyor.
Maariv yazarı Efraim Ganor, çöküşün iç cephedeki yansımalarını şöyle tarif ediyor: “Netanyahu, devlet aklını iktidar hırsına feda etti. Ordu, kurumlar ve toplum, bu ihtirasın gölgesinde kaldı. Daha da acısı, halkın büyük bir kesimi buna sessiz kalıyor.” Söz konusu sessizlik, bir ülkenin kendi kendine göz yumduğu trajedinin ifadesi.
Eski Kopenhag Büyükelçisi Baruch Bina, Gazze işgalinin İsrail’i “nesiller boyu sürecek bir felakete” sürükleyeceğini vurguluyor. Güney Afrika’nın apartheid döneminde yaşadığı uluslararası izolasyon, İsrail’in kapısını çalıyor. İsrailli söz yazarı Yakov Gilad ise Gazze’deki yıkımın Nazi Almanyası’ndaki anılarını canlandırdığını söylüyor: “Bizi büyük bir felaket bekliyor. 7 Ekim korkunçtu ama sebepsiz değildi; Gazze’de ‘getto hayatı’ yaşayan gençlerin patlaması kaçınılmazdı.”
Yediot Aharonot yazarı Ben-Dror Yemini, Hamas’ın ateşkesi kabul etmesini İsrail için “çöküşü durdurma fırsatı” olarak görüyor. Ona göre Hamas, İsrail’i askeri değil, siyasi düzeyde tüketiyor; Netanyahu döneminde ülke tarihinin en kötü siyasal evresi yaşanıyor. Ülkenin geleceği ya küçülmüş bir askeri gettoya dönüşmek ya da tamamen çökmek.
En sert çıkışlardan biri eski Knesset Başkanı Abraham Burg’dan geliyor: “İsrail tipi Yahudilik, din, toprak, iktidar ve egemenliği birleştiren ideolojinin yozlaşmış mutasyonudur.” Burg, İsraillileri Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurmaya çağırıyor; artık bu yönetim hem içerde hem dışarıda hesap vermek zorunda.
Sayıları az da olsa İsrailli entelektüeller, çocukları hapseden, sivilleri öldüren ve dünyanın alkışını bekleyen bir yönetimi eleştiriyor. Netanyahu hükümeti, artık vizyon taşımayan, sadece kendi iktidar hırsı ve şiddetiyle beslenen bir devlete dönüştü. İsrail içinden yükselen bu sesler, ülkenin ahlaki çöküşünü ve felaketin eşiğinde olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 475