İslâm'dan Önce Hac Var Mıydı?

İSLAM VE İHSAN

İslâm’ın beş temel esâsından biri olan hac, hem mâlî hem de bedenî bir ibâdettir. Nice fazîletlerle dolu olan bu ibâdeti lâyıkıyla edâ edebilmek ise, yüksek bir kalbî kıvâm ile kâmil bir îman ve irfân ufkuna bağlıdır.

Hac; nebîler silsilesinin ilki Âdem -aleyhisselâm-’dan Âhirzaman Nebîsi’ne kadar devam eden ve daha bu âlemde mahşerin bir benzerini yaşatarak; “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrının hakîkatine ermeye vesîle olan ulvî bir ibâdettir.

Hazret-i Âdem ve Havvâ -aleyhimesselâm- ile başlayan insanlık âilesi, dînî huzur ve saâdet iklîminde yaşamak üzere; bugün Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe’nin yerini ilk ibâdethâne edinmişlerdir. Âdemoğulları, değişen hayâtî ve ictimâî şartlar sebebiyle muhtelif beldelere yayılmış, aradan asırlar geçmiş, nesiller değişmiş, hak dinden sapmalar olmuş ve bir müddet sonra bu mukaddes mâbed kaybolmuştur. Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle onu tekrar binâ etmiş ve duâsı ile o beldenin bereketlenmesine vesîle olmuştur. Cenâb-ı Hak bunu Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle beyân etmektedir:

“Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: «Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Rabbim, şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.

Ey Rabbimiz, ey sâhibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nîmetlere şükrederler.»” (İbrâhim, 35-37)

HAC İBADETİ İSLAM'DAN ÖNCE DE VARDI

Hac ibâdeti, İslâmiyet’ten evvel de vardı. Ancak müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, âdeta güçlü ve kuvvetli kimselere karşı sergilenen gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. Nitekim Araplar arasında imtiyazlı bir kabile olan Kureyş mensupları giyinik olarak Kâbe’yi tavâf ederler, fakat diğer Araplar, kadın-erkek topyekûn çıplak bir şekilde tavaflarını yaparlardı. Elbiselerini çıkaran çıplak topluluğun mahrem yerlerini örtmesi, Kureyş’in cömertliğine bağlıydı. Yâni Kureyşliler kendilerine elbise verirse örtünerek, vermezse uryan bir hâlde Kâbe’yi tavâf ederlerdi. Kurban kestiklerinde de onun kanını Kâbe’nin kapı ve duvarlarına sürerler, kurbanın etlerini de yakarlardı.

Nihâyet, dünyâ gününün ikindisine benzeyen asr-ı saâdet gelmiş ve Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile dînî hayat, ilk başladığı yerde, son bir kemâl zirvesi göstererek bu hayâsız âdetleri ve hurâfeleri bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Zîrâ İslâm’da her ibâdetin ana gâyesi, Allâh’ı zikretmek ve O’ndan mağfiret dilemektir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke ve Medîne merkezli bir asr-ı saâdet yaşamış ve yaşatmış, böylece o beldeler, kıyâmete kadar İslâm’ın ve müslümanların nabzının attığı mübârek bir mekân hâline gelmiştir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hacc-ı Mebrûr ve Umre, Erkam Yayınları