İslam'da Davet ve Tebliğin Önemi ve Fazileti

İbadet Hayatımız

İslam'da davet ve tebliğin önemi ve fazileti nedir? Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve mübarek ashabın hayatında davet ve tebliğin yeri ve önemi neydi? Peygamber Efendimizin (s.a.v) bu konuda ümmetinden istediği...

Peygamberimiz; insanları ebedî hüsrandan kurtarmak için, hiç yorulmadan, bezginlik göstermeden her fırsatta tebliğde bulunurdu. Ömrü boyunca, hiçbir zaman tatil yapmadı. Tebliğine hiç fâsıla vermedi.

O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ancak, vesile olduğu hidâyetlerle dinlendi. Îmân eden, şuurlanan, takvâya erişen ashâbını gördükçe huzur buldu.

Hac mevsimlerinde; Mekke’de kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz gibi panayırlarda; kabîlelerin konak yerlerine kadar varıp onlara kendisini takdim ederdi, onları Allâh’ın birliğini ikrâra, yalnız O’na ibâdet etmeye davet eder, kendisinin Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini haber verirdi. (Bkz. Ahmed, III, 492; İbn-i Sa‘d, Tabakāt, I, 216)

Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hac mevsiminde vakfe mahallinde kendini hacılara arz ediyor şöyle diyordu:

“Beni kavmine götürecek bir kimse yok mu? Kureyş, Rabbimin kelâmını tebliğ etmeme mâni oldu.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 19-20)

Peygamberimiz; hidâyetlere vesile olmak, ümmetini ateşten kurtarmak için öyle bir gayret ve arzu gösteriyordu ki, Cenâb-ı Hak onu muhtelif âyetlerle tesellî ve teskin etmişti:

“Onlar îmân etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın! Biz dilesek; onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır. (Dolayısıyla, reddedenlerden dolayı kendini helâk etme! Hidâyet Allah’tandır.) (eş-Şuarâ, 3-4; ayr. bkz. el-Kehf, 6)

Efendimiz İslâm’a davet husûsunda kimseyi küçük ve hakir görmezdi.

Çok ağır hücum ve hakaretlere uğradığı Tâif’ten dönüşte, Addâs adlı bir kölenin hidâyetiyle çok sevinmiş ve bütün çileleri unutmuştu.

Hayber fethi sırasında da bir yahudinin koyunlarını güden köleye, İslâm’ı uzun uzun anlatmış ve hidâyetine vesile olmuştu. (İbn-i Hişâm, Sîret, III, 398)

Peygamberimiz; ashâbını da, İslâm’ı tebliğ emânetini yüklenecek, onu ufuklara taşıyacak vasıfta yetiştirdi. Mekke’de Dâru’l-Erkam’da; Medine’de Ashâb-ı Suffe’de dâimâ İslâm’ın müstakbel tebliğcilerini yetiştirdi. Peygamber Efendimiz’in en çok meşgul olduğu ve en büyük ihtimâmı gösterdiği kişiler onlardı.

Tebliğde en mühim husus; takvâ sahibi, kaliteli, vasıflı ve ideal insan yetiştirmektir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, hilâfeti zamanında bir gün dostlarıyla oturuyordu. Onlardan, Allah’tan bazı talep ve temennîlerde bulunmalarını istedi. Onlar;

“–Şu oda dolusu altınımız olsa da infâk etsek!” tarzında maddî temennîlerde bulundular.

Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh-;

“–Ben ise, içinde bulunduğumuz şu hânenin Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî gibi (müstesnâ, seçkin, keyfiyetli, ideal ve yetişmiş) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allâh’a itaat yolunda, yani tebliğ ve ıslah hizmetlerinde istihdâm etmeyi temennî ederim...” dedi. (Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54)

Böyle ideal insanlar yetiştirmek, Rabbimiz’in de emridir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, onlarla nasıl fedâkârca meşgul olduğunu Ebû Talha -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“O Rasûller Sultanı, açlıktan iki büklüm olan belini doğrultmak için karnına taş bağlamıştı. O, bu hâliyle ayakta durmuş ve «ashâb-ı suffe»ye Kur’ân öğretiyordu.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) ÜMMETİNDEN İSTEĞİ

İnsanlığa İslâm’ı tebliğ etme vazifesi, bütün ümmet-i Muhammed’in bir tabiat-ı asliyesi olmalıdır. İlâhî tâlimat şöyledir:

“Siz, insanlığın (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız...” (Âl-i İmrân, 110)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğ vazifesinin ümmeti tarafından da devam ettirilmesi arzusuyla ashâbına şöyle emretmiştir:

“Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız.” (Buhârî, Enbiyâ, 50)

Peygamberimiz; tebliğ vazifesinin hakkıyla yerine getirilmesi için, ashâbının ve ümmetinin, içtimâîleşmesini arzu ediyor, onların yalnızlığa ve uzlete çekilmesine izin vermiyordu.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- naklediyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından bir kişi, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Orası çok hoşuna gitti. Dedi ki;

«–Keşke insanlardan ayrılıp şu vâdide otursam. Ama Rasûlullah’tan izin almadan bunu da asla yapamam.»

Sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gitti ve bu arzusundan bahsetti.

Efendimiz cevâben şöyle buyurdu:

«–Hayır, öyle yapma! Çünkü, sizden birinin Allah yolundaki (cihad, tebliğ ve benzeri) faaliyeti; evinde (cemaatten uzak şekilde kendi kendine) yetmiş sene kılacağı namazdan daha fazîletlidir. Allâh’ın sizi bağışlamasını ve sizleri cennete almasını istemez misiniz? O hâlde Allah yolunda gazâ ediniz...»” (Bkz. Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 17)

Bu vazifeyi titizlikle îfâ eden ümmetine de şöyle duâ buyurmuştur:

“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın.” (Tirmizî, İlim, 7)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğ gayretlerinin muazzam ecir ve sevabını da şu hadîs-i şeriflerle beyan buyurmuştur:

“Allâh’a yemin ederim ki; Cenâb-ı Hakk’ın senin vasıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, senin, en kıymetli dünya nimeti olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)

“Hidâyete davet eden kimseye, kendisine uyanların sevabı kadar sevap verilir. Bu onların sevaplarından da hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 16)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hidayetlere Vesile Olmak, Yüzakı Yayıncılık