İslam’da Bilgi Kaynakları ve Bilgi Edinme Yolları
İslâm’da ilim anlayışı, kadîm ve hâdis ilim ayrımı ile duyular, doğru haber ve akıl yoluyla bilgi edinme yolları.
İlim, kadîm ve hâdis olmak üzere ikiye ayrılır.
İLİM ÇEŞİTLERİ: KADÎM VE HÂDİS İLİM
Kadîm İlim: Allah’ın zâtıyla kâim olan ilimdir ki yaratıkların ilmine benzemez.
Hâdis İlim: Yaratıklara ait olan ilimdir. Elde edilmesi bakımından zarûrî ve iktisâbî olmak üzere ikiye ayrılır.
- Zarûrî İlim: Âlimin kesbi ve ihtiyârı olmaksızın Allah’ın âlimde yarattığı ilimdir. Kişinin kendi varlığını, açlık, susuzluk, haz, acı gibi hallerinin değişmesini bilmesi gibi ki bu konuda şüphesi olmaz. İlmin bu türünde bütün canlılar ortaktır.
- İktisâbî İlim: İnsanın kesbi ve ihtiyârı vasıtasıyla Allah’ın insanda yarattığı ilimdir. Bu tür ilmin elde edilmesi insanın ilim elde etme yollarına başvurmasıyla gerçekleşir.1
İSLÂM’DA BİLGİ KAYNAKLARI: DUYU, SÂDIK HABER VE AKIL
İnsan için bilgi edinme yolları; duyular, haber ve akıl olmak üzere üçtür. İnsan bir konuda ancak bu üç yolla bilgi elde edebilir. Eşya hakkındaki bilgilerimizi ya duyu organlarımızla yani göz, kulak, burun, dil ve deri vâsıtasıyla öğreniriz veya bilgisine güvendiğimiz birisinin bilgi vermesiyle öğreniriz yahut da akıl vâsıtasıyla öğreniriz. Şimdi bunlar üzerinde biraz duralım.
Duyu Organları
Eşya hakkındaki bilgilerimiz doğrudan eşya ile temas halinde olan duyu organlarımız vâsıtasıyla gerçekleşir. Bunlar; göz, kulak, burun, dil ve deri olmak olmak üzere beş duyudur. Bu duyu organlarımızın her birisiyle ancak o duyunun sahasına giren hususlarda bilgi edinebiliriz. Gözle ancak görülebilecek şeyler hakkında, kulakla ancak işitilebilecek şeyler hakkında, burunla ancak koklanabilecek şeyler hakkında, dille ancak tadılabilecek şeyler hakkında, deriyle de ancak dokunulabilecek hususlarda bilgi elde ederiz.
Bu duyu organlarıyla bilgi elde edebilmenin bazı şartları vardır. Her şeyden önce bir duyu organı hangi sahada işe yarıyorsa o sahada ondan yararlanılır. Bir başka sahada yararlanılmaz. Bir de bu duyu organlarıyla bilgi elde etmek için bunların sağlam ve özürsüz olması gerekir. Eğer sağlam değillerse bunların verdiği bilgilere güvenilemez. Sağlam ve sağlıklı oldukları takdirde en doğru ve güvenilir bilgileri bu duyularımızla öğreniriz. Bunlarla öğrenilen bilgilerin ayrıca bir başka yoldan araştırılmasına gerek yoktur. Bu bilgilere zarûrî bilgiler denir.
Doğru Haber
Haber de bilgi vâsıtalarından biridir. Ancak bizim burada söz konusu ettiğimiz bilgiler dînî bilgiler olduğu için bu konularda bilgi edinebileceğimiz haber, bütün İslâm âlimlerinin ittifakıyla “Sâdık (Doğru) Haber”dir. Demek ki her haber gerçek ilim sebebi değildir. Haberin ilim sebebi olması, gerçeğe uygun olması şartıyladır. Dînî bilgilerin çoğu nakle dayanan “Sâdık Haber” vâsıtasıyla bize ulaşır. Sâdık haber, ikidir: 1) Peygamberin Haberi, 2) Mütevâtir Haber.
1) Peygamberin Haberi
Peygamber, Allah ile kulları arasında elçilik yapan kişidir ki bunu seçen ve bu vazifeyle vazifelendiren Yüce Allah’tır. Yüce Allah, insanlar arasından kendisine elçi seçerken bu elçiliğe en uygun olanlarını seçmiştir. Peygamberler, içinde bulundukları toplumun en doğru, en dürüst, en güvenilir, en zeki, en akıllı, en şahsiyetli, en vakarlı… kişileridir. Bu seçkin kişiler Allah’tan aldıkları elçilik vazifesini -Allah’ın yardımıyla- en mükemmel bir şekilde îfâ eden kimselerdir. Allah’tan aldıkları vahyi/bilgileri son derece sağlam ve doğru bir şekilde belledikleri halde aynen, değiştirmeden insanlara ulaştırmışlardır. Bu hususta herhangi bir eksiklikleri söz konusu değildir.
Peygamberlikleri, mûcize göstermeleri suretiyle Allah tarafından doğrulanan yüce elçilerin, Allah tarafından verdikleri bilgiler doğrudur. Bir müslümanın bunu böylece bilip kabullenmesi mecbûrîdir. Peygamberin devrinde yaşayan kişilerin, Peygamberin verdiği bilgilere inanmak ve bunları doğru kabul etmek mecburiyetleri vardır. Peygamberin ölümünden sonra gelenler için de durum aynıdır. Yani Peygamberin bildirdiklerini aynen kabullenme mecburiyetleri vardır. Ancak burada mühim olan Peygamberin bildirdiğinin doğru tesbit edilip edilmemesi meselesidir. “Hadis ve Ricâl ilmi” bu mevzuyla ilgilenir. Eğer Peygamber tarafından bildirildiği kesin ise her müslümanın buna inanması şarttır. Peygamber tarafından bildirilenlerden mütevâtiren sâbit olanlar kesinlik ifâde eder.
2) Mütevâtir Haber
Mütevâtir haber; her devirde yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan büyük insan topluluklarının birbirlerine bildirmeleri suretiyle bize kadar ulaşan haberlerdir.
Yani Hz. Peygamber’in söylediği bir sözü ondan çok kişi işitmiş veya yaptığı bir şeyi çok kişi (sahâbe) görmüş, bunlar, kendilerinden sonra gelen nesle bu duyduklarını ve gördüklerini bildirmişler, bu işitenler, kendilerinden sonrakilere bunları aktarmışlar, bu böylece zamanımıza kadar gelmişse bir müslümanın buna inanması zorunludur. Çünkü bunun doğruluğundan şüphe edilmez. Bu bakımdan mütevâtir haberlerle sâbit olan bilgiler kesinlik ifâde eder. Geçmiş hükümdârların ve gidip görmediğimiz halde bizden uzak memleketlerin varlığını bilmemiz gibi.2
Namaz, oruç, hacc gibi ibadetler ve yapılış şekilleri bizlere tevâtür yoluyla gelmiştir.
Akıl
Akıl da bizi bilgi sahibi yapan vâsıtalardan biridir. Akılla, duyu organlarımızla elde edemediğimiz soyut şeyleri idrâk etme ve öğrenme imkânını elde ederiz.
Aklın tam olarak bir tanımı yapılamamıştır. Akıl; soyut ve rûhânî bir cevher, ilâhî bir nûrdur. Nefs-i nâtıkadır, nefsin bir kuvveti olup onunla ilimler ve fenler idrâk olunur.
Her insanın akıl ve zekâ seviyesi farklıdır. Böyle olmakla beraber Allah’ın insanlara verdiği akıl, Yüce Yaratıcı’yı idrâk etme vâsıtasıdır ve bu hususta yeterlidir. Bu bakımdan deliler için mesuliyet yoktur.
Âlimler, aklın mâhiyeti ve ilim sebebi olması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları aklın ilim sebebi olduğunu inkâr ederler. Bazıları ise aklın sadece matematik ilimlerinde ilim sebebi olabileceğini ileri sürerler. Bu görüşte olanlar aklın, Allah hakkında bilgi veremeyeceğini, ilâhiyat sahasında yetkili olmadığını iddia ederler. Bu konudaki ihtilaflarla beraber âlimlerin çoğunluğu aklın ilim sebebi olduğunu, akılla aklın sahasına dahil konularda bilgi elde edilebileceğini kabul etmişlerdir.
İnsanın mânevî merkezi kalptir. Duyular ve akılla elde edilen bilgiler de kalpte depolanır.3
Akıl vâsıtasıyla elde edilen bilgiler, zarûrî (zorunlu) veya nazarî (istidlâlî) olur.
1) Zarûrî Bilgiler
Nazar ve istidlâle, yani akıl yürütmeye ihtiyaç duyulmadan meydana gelen ve herkesçe bilinen bedîhî (apaçık) bilgilerdir. “İki, dördün yarısıdır; güneş, ışık verir; ateş yakar vb.” ki bunlar herkes tarafından kolayca bilinen açık ve zorunlu bilgilerdir. Kesin olmayıp zan ifâde eden bilgilere “Cedel” veya “Hatâbe” denir.
2) Nazarî (İstidlâlî) Bilgiler
Bu tür bilgiler, akıl yürütmeyi, zihnin faaliyet göstermesini gerektiren bilgilerdir.
İstidlâl: “Delil aramak, delil kullanmak, delile başvurmak” demek olan istidlâl daha önce bilinen ön bilgileri usûlüne uygun bir şekilde düzenleyerek bilinmeyen bir sonuca varmaya, yeni bilgilere ulaşmaya denir.
İstidlâl Çeşitleri:
Mantık ilmine göre üç çeşit istidlâl vardır:
a) Kıyas (dedüksiyon, tümdengelim):
Genel ve küllî önermeler vâsıtasıyla, cüz’î bir önerme elde etmeye ve böylece yeni ve cüz’î bir sonuca varmaya “kıyas (ta’lîl, dedüksiyon, tümdengelim)” denir. Kıyas, şartlarına uygun olarak yapılırsa kesinlik ifâde eder. Örnek: Bu âlem değişmeler halindedir (küçük önerme). Her değişme halinde olan şey hâdistir (büyük önerme). O hâlde bu âlem de hâdistir (sonuç).
b) İstikrâ (Endüksiyon, tümevarım):
Özel ve cüz’î önermelerden genel ve küllî hükümlere varmaya “istikrâ (endüksiyon, tümevarım)” denir. İstikrâda esas olan cüz’îden küllîye varmaktır. İstikrâ, bütün cüz’îleri kapsarsa buna “Tam İstikrâ” denir. Tam istikrâ, kesinlik ifâde eder. İstikrâ, bazı cüz’leri (türleri) incelemekle yetinilerek yapılmışsa, buna “Eksik İstikrâ” denir. Eksik istikrâ, zan ifâde eder.
Tam istikrâ, çok zor olduğundan, müsbet ilimlerde çoğunlukla eksik istikrâ kullanılır. Bundan dolayı müsbet ilimlerde varılan sonuçlar çoğunlukla zannî olup kesin değildir, değişkendir. Bunun için bir çok ilmî teoriler zamanla değişmektedir.
İstikrâya örnek: Demir, bakır, çelik… madendir. Demir, bakır, çelik… ısıyla uzar. Sonuç; o hâlde bütün madenler ısıyla uzar.
Bu örnekte, birkaç madendeki ısıyla uzama özelliği bütün madenlere teşmil edilmiştir. Ama belki bir gün ısıyla uzamayan bir maden bulunabilir. Bu sebeple eksik istikrâ ile elde edilen bilgiler zannîdir, kesin değildir.
c) Temsil (analiz):
Bir cüz’înin hükmünü diğer bir cüz’îye vermeye “Temsil (Analoji)” denir. Bu tür bir istidlâlle elde edilen bilgilerin de zan ifâde ettiği açıktır. Temsile örnek: Su bir sıvıdır, ısıyla buharlaşır. Pamukyağı da bir sıvıdır. O hâlde pamukyağı da ısıyla buharlaşır. Bu örnekte olduğu gibi temsilde, bir cüz’înin hükmü bir başka cüz’îye verilir.
Sonuç olarak akıl, çeşitli istidlâl (akıl yürütme) yollarıyla insanı bilgiye ulaştıran vâsıtalardan biridir.4
Kelâmcıların Kullandığı Bazı İstidlâller:
Kelâm kitaplarında kullanılan istidlâller çoktur. Bunların belli başlıları şun- lardır:
1) Bir konuda düşünülebilecek ihtimallerin sıralanması: Bir konuda çeşitli ihtimaller ortaya konur. Bunlardan bâtıl ve geçersiz olanlar açıklanır. Geriye kalan ihtimalin doğruluğu isbât edilmiş olur. Meselâ; âlemin kadîm olmadığının isbatlanması halinde onun hâdis olduğu ortaya çıkmış olur.
2) Gâibin şâhide kıyas edilmesi: Bu, idrâk sahamız içindeki bir husûsun hükmünü, aralarındaki illet benzerliği sebebiyle idrâk sahamız dışındaki bir husûsa da vermektir. Meselâ; kendisinde ilim sıfatı bulunana âlim denir. Allah Teâlâ kendisinin âlim olduğunu bildirdiğine göre O’nun da ilim sıfatıyla muttasıf olduğu anlaşılır.
3) Bir şeyin sıhhati ve fesâdıyla, benzeri bir şeyin sıhhati ve fesâdına hükmedilmesi: Meselâ, Allah Teâlâ’nın bugün şerîkinin olması nasıl imkânsızsa, geçmişte de aynı şekilde şerîkinin olması imkânsızdır.
4) Dilin kelimelere verdiği belli anlamlarla istidlâl edilmesi: Meselâ, insan denilince iki ayaklı, konuşan, düşünen bir canlının anlaşılması, ateş denilince yakıcı bir şeyin anlaşılması gibi.
5) Aklî hükümlerin bir kısmına, şer’î hükümlerin tamamına Kitap, Sünnet, icmâ gibi şer’î delillerle istidlâl olunması.5
Dipnotlar:
- Nûreddîn es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli’d-dîn, Thk. Bekir Topaloğlu, s. 16-17.
- Sâbûnî, a.g.e., s. 17.
- Ali Arslan Aydın, a.g.e., s. 89; Şerafeddin Gölcük, Süleyman Toprak; Kelâm, s. 72-73.
- Bk. Ali Arslan Aydın, a.g.e., s. 88-91.
- Ahmed Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm’a Giriş, İstanbul, 1987, Ensar Neşriyat, s. 327.
Kaynak: Prof Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları