İslam Dünyasının Dinmeyen Acısı

ÜMMET

Doğu Kudüs’ü 1967’de işgal eden İsrail, yarım asırdır Kudüs'ü Yahudileştirmek için yoğun çaba sarf ediyor. İsrail, 1980’de Kudüs’ü “İsrail’in birleşik başkenti” ilan etti. Trump’ın Aralık 2017’deki kararıyla ABD bunu tanıyan ilk ülke oldu. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ise “Doğu Kudüs, Filistin’in başkentidir” açıklamasında bulunarak tüm dünyaya burayı Filistin devletinin başkenti olarak tanıma çağrısında bulundu.

İlk mescidimiz Mescid-i Aksa’ya, onu bağrında taşıyan kutsal şehir Kudüs’e ve genel anlamda Filistin davasına sahip çıkma noktasında İslam dünyasının dağınıklığını vurgulamak için sıklıkla gündeme gelir, İsrail’in ilk kadın Başbakanı Golda Meir’in söyledikleri.

21 Ağustos 1969 yılında Mescid-i Aksa’nın Yahudi bir yerleşimci tarafından yakılma girişiminin ardından duyduğu kaygıyı şöyle anlatıyor İsrail Başbakanı Golda Meir;

“O gece sabaha kadar korkudan uyuyamadım. Zannediyordum ki, Müslümanlar dört bir taraftan İsrail’e girecekler. Lakin sabah oldu ve korkulan olmadı. İşte o zaman idrak ettim ki: Biz dilediğimizi yapabiliriz, zira Müslüman ümmeti uyuyan bir ümmettir.”

İSLAM DÜNYASINDAKİ KARAMSAR TABLO

O tarihten bu yana köprünün altından çok sular aktı. Ortadoğu’nun siyasi coğrafyasında, yönetimlerinde çok şeyler değişti. Ancak bu değişim, İslam dünyasının Filistin davasına sahip çıkması noktasında olumlu bir değişime yol açmadı. Özellikle de Arapların davası olarak gösterilmeye çalışılan Filistin meselesine sahip çıkma noktasında Arap dünyası rejimlerinin bugün geldiği durum hiç ama hiç iç acıcı değil. Ne yazık ki Golda Meir’in 1969 tasavvurundaki İslam Dünyasından çok daha karamsar bir tablo var önümüzde. Neden mi? İzah etmeye çalışalım.

Malum, Yahudi lobilerinin Amerika’nın siyaseti üzerindeki etkisi biliniyor. Özellikle de ABD’nin Ortadoğu politikasının şekillendirilmesinde çok önemli role sahipler. Yahudi lobilerinden de öte siyaset üzerinde etkili role sahip olanlar ise “Hristiyan Siyonistler” ya da nam-ı diğer Evanjelistlerdir.

Yahudilerin, vaat edilen topraklara dönmelerini ve 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasını, Tevrat ve İncil’deki geleceğe dair haberlerin gerçekleşmesi olarak gören Evanjelik Hıristiyanlar, en az Siyonist Yahudiler kadar, hatta onlardan daha fazla Siyonizm’e hizmetleriyle marufturlar. Bu yüzden de kendilerine “Hıristiyan Siyonistler” yakıştırılması yapılmaktadır.

“Arap Siyonistler” ve “Arap Likudcular” tanımlaması da bir müddettir Arap medyasında, bizzat Arap gazeteciler tarafından literatüre sokulan bir kavram. Özellikle Filistin davası konusunda inanılmaz bir savruluş yaşayan kimi Arap rejimlerine yönelik eleştirilerin dillendirildiği analizlerde sıklıkla kullanılıyor, “Arap Siyonistler” ve “Arap Likudcular” tanımlamaları.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı ve sonrasında işgal altında yaşanan İsrail katliamlarının ardından Ortadoğu’daki Arap yönetimlerinden gelen son derece cılız tepkiler, “Arap Siyonistler” ve “Arap Likudcular” vurgusunu daha da ön plana çıkarttı.

Filistinli araştırmacı yazar Nebil AlkalemSiyonizm” ve “Arap Siyonistler” kavramına ilişkin şu tespitte bulunuyor mesela:

“İlkokul çağlarında Siyonistlerin sadece Yahudiler olduğunu zannederdim. Fakat lise çağlarına geldiğimde Siyonizm kavramının içine çok daha geniş bir kitlenin girdiğini gördüm. Pek çok Batılı politikacının, aydının, Avrupalı devletlerin, Siyonizme hizmet ettiğini, Siyonist Devleti İsrail’in kurulmasında hayati rol oynadıklarını öğrendim. Bugün ise yöresel Arap kıyafetleri giyiyor olsalar da pek çok Arap yöneticisinin ve onları destekleyenlerin Siyonist projenin hâmisi olduğunu öğrenmiş oldum” diyor.

Evet, Siyonist devleti İsrail’in, Ortadoğu’nun kalbine bir hançer gibi saplandığı günden bu yana Filistin halkı zulüm altında. İşgal devleti İsrail’in 14 Mayıs 1948’de, işgal ettiği Filistin topraklarında kurduğu terör yapılanmasında 70 yıldır Filistin halkına kan kusturuyor. Nekbe, yani işgal devletinin kurulduğu günün hemen ertesinde (15 Mayıs 1948) Filistinliler tarafından ilan edilen “Büyük Felaket Günü”nden bu yana işgal devleti, işgalini her gün bir adım öteye taşıyor. 70 yıldan bu yana işgal altındaki topraklarda hep kan ve gözyaşı hâkim. Genel anlamda İslam dünyası olarak 70 yıldır süren bu zulmün önüne geçemiyoruz ne yazık ki.

Filistin’de 70 yıldır devam eden bu zulmün, trajedinin ortaya çıkmasında işgal devletinin bütün hukuksuzluklarına göz yuman Batı emperyalizminin, özellikle de Hıristiyan Siyonistlerin etkisi altındaki Amerika’nın çok büyük etkisi var. Fakat hemen herkesin hem fikir olduğu şekliyle asıl büyük problemin, gücünü, enerjisini asıl düşmana karşı değil de birbirini yemek için kullanan İslam dünyasının kendi içinde olduğu da yadsınamaz bir gerçek.

“KARDEŞİNE ACIMASIZ HASMINA KARŞI O DERECE PISIRIK”

“Müslümanlar aralarındaki çatışmalarda, çekişmelerde, ihtilaflarda birbirlerine ne kadar şeditse, ne kadar tahammülsüzse hatta ne kadar vicdansızsa, hasımlarına karşı da o derece pısırık, cesaretsiz, korkak bir görüntü içindedir.” Gazze’de yaşanan olaylarda İsrail askerlerinin 62 Filistinliyi öldürmesinin protesto edildiği Yenikapı mitinginde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İslam dünyasının içinde bulunduğu acı gerçeği işte bu sözlerle özetlemişti.

İslam dünyası, özellikle de kimi Arap rejimleri, bizzat Arap medyasınca dinlendirildiği gibi Siyonist projenin hamiliğiyle suçlanacak kadar Filistin davasına ihanet içerisindeler.

O kadar ki pek çok Arap yönetimi için Filistin davası diye bir dava yok artık. Evet bunu Arap rejimlerinin yöneticileri bizzat kendileri dillendiremiyor. Bu nokta utangaçlıklarını henüz atamadılar çünkü. İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, ülkesinin diplomatik ilişkisi bulunmayan Arap rejimleriyle gizlice iletişim kurduğunu söyledikten sonra bu iletişimin neden gizli tutulduğunu, Arap yönetimlerin utangaçlığıyla izah ediyor:

“Bizim birçok Müslüman ve Arap ülkesiyle kısmen gizli bağlantılarımız var ve genellikle bu bağlantıdan utanan biz değiliz. Bu ilişkilerin gizli tutulmasını isteyen karşı taraflar. Bizim için sorun değil, ancak karşı tarafın isteğine saygı gösteriyoruz. Bu nedenle gizli tutuyoruz.”

Peki kimden utanıyor bu rejimler? Tabi ki başta kendi halklarından. Bu yalın gerçeği işgal devletinin Başbakanı Binyamin Netanyahu da itiraf ediyor. İsrail parlamentosu Knesset’te düzenlenen oturumda konuşan Netanyahu şöyle diyor;

“Barışın genişletilmesinin önündeki en büyük engel bölge ülkelerinin liderleri değil. Bu engel Arap sokağındaki kamuoyundan kaynaklanıyor”.

Yani Ortadoğu’da, özellikle de işgal altındaki Filistin topraklarında barış tesis edilecek ama bunu, ne İsrail’in işgalci politikaları ne de bölge yönetimleri engelliyor, bölge kamuoyu, yani bölge halkları engelliyor demeye getiriyor Netenyahu. İsrail’in barış diye dayattığı işgal projesine, Arap yönetimleri çoktan razı, ama halklar mani oluyor diyor bir başka deyişle.

Arap rejimlerinin lider kadroları utansa da onlar yerine söz konusu yönetimlerin kalemleri, savunucuları artık Filistin diye bir davaları olmadığını açık açık dillendirebiliyorlar. Bu yüzden Arap sokaklarında, sosyal medyasında Netenyahu’nun temize çıkardığı Arap rejimleri “Filistin davasını satanlar” diye vasıflandırılıyor.

Kimi Arap rejimlerinin Filistin davasını sattığı söylemi sadece Arap sokaklarında değil bizzat Batı medyasında da kendine yer buluyor. Amerika’nın dış politika dergisi Foreign Policy’de aylar önce yayınlanan bir analizde, Filistin meselesinin artık amiyane tabirle Arap dünyasının umurunda olmadığı, Arap yönetimlerin “İsrail’in dostu” haline geldiği ifade ediliyordu.

İŞGAL DEVLETİ İSRAİL’İN ARAPLARLA DOSTLUĞU

Arap rejimlerini, işgal devleti İsrail ile dost yapan amiller neler peki?

Bu nokta da birçok amili saymak mümkün. Arap Baharı diye de tanımlanan halk isyanları sonrası Ortadoğu coğrafyasında ortaya çıkan konjonktürde kimi Arap rejimleriyle İsrail’in kaygı ve endişeleri birbirine çok yaklaştı. Bu kaygıların başında da halk iradesinin sandığa yansıması endişesi geliyor. İslami hareket ve partilerin siyaset sahnesinde çok daha görünür hale gelmeleri hem Arap rejimleri hem de İsrail yönetimi açısından bir tehdit olarak görüldü. Mısır tarihinin seçimle iş başına gelmiş ilk sivil cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin, Arap rejimleri ve İsrail’in de içinde olduğu uluslararası darbeciler koalisyonu tarafından devrilmesi işte bu ortak kaygıyı izale etmek için sergilenen ilk işbirliklerinden biriydi.

İşgal devleti İsrail ile kimi Arap rejimlerinin bir diğer ortak kaygısı İran oldu. Amerika’nın Irak ve Afganistan’ı işgali ile başlayan ve Arap Baharı ile de devam eden süreçlerin sonuçlarına bakıldığında en kârlı çıkan iki ülkeden biri İsrail diğeri de İran olmuştur. Irak işgali sonrası Bağdat’ı altın tepsi de İran’a ikram eden Amerika, Irak’ın Şiileştirmesine göz yumdu. Suriye ve Yemen’de de İran’ın önünü açan politikalar izleyen ABD yönetimleri, böylece İran’ın bölgedeki nüfuz alanını genişletmesinde önemli bir paya sahip oldu. Arap yönetimlerinde “Şii Hilali” kaygısını ortaya çıkaran önemli oranda ABD oldu bir başka deyişle. Körfez ülkelerinin Şii Hilali kaygısını hem ekonomik hem de siyasi ranta dönüştüren de yine Amerika ve İsrail oldu. Amerika’yı bir CEO gibi yöneten Donald Trump, bir taraftan milyar dolarlık silahlar sattı diğer taraftan daha seçilmeden İsrail’e ve içerideki Yahudi lobilerine, Siyonist Hıristiyanlara verdiği sözleri gerçekleştirme zeminini yakalamış oldu Şii Hilali kaygısı ile. Kudüs’ü İsrail’in ebedi ve bölünmez başkenti ilan etti. Tel Aviv’deki büyükelçiliği Kudüs’e taşıdı. “Filistin diye bir davamız yok” deme noktasına kadar gelmiş kimi Arap yönetimleri ise Donald Trump’ın bu provokatif adımına sadece göstermelik tepkilerde bulundular. Trump’ın böyle bir adımı atacağını biliyorlardı. O meşhur küre önünde yapılan anlaşmada, “İran tehdidi”nin bertaraf edilmesine karşılık çözüm adına İsrail’in çıkarları doğrultusunda işgal altındaki topraklarda atılacak adımlara razı olunacağı sözünü vermiştiler çünkü.

Bu noktada eleştirilerin odağındaki Suudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, ABD-İsrail dayatmasına direnen Filistin yönetimine ne demişti hatırlayalım; “Son 40 yıldır Filistinlilere birçok fırsat sunuldu. Ancak onlar tüm önerileri ellerinin tersiyle itti. Şimdi Filistinliler için teklifleri kabul etme ve anlaşma masasına gelme zamanı. Bunların hiçbirini yapmıyorlarsa çenelerini kapatıp sızlanmayı bıraksınlar.”

Dolayısıyla, Arap sokaklarında dillendirildiği gibi İsrail’in aşırı sağcı Likud partisinin anlayışıyla hareket eden kimi Arap rejimlerinin yeşil ışığı olmasa ne ABD, büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma cesareti gösterirdi, ne de İsrail, Filistin halkını katlederken bu denli fütursuzlaşabilirdi.

Toparlarsak, İslam dünyası olarak evet zor günlerden geçiyoruz. Coğrafyamızın hemen her yerinde kan ve gözyaşı hâkim. Filistin davamız çok büyük yara almış durumda. Filistin halkı her Ramazan ayında olduğu gibi bu Ramazan’a da kan ve gözyaşı ile girdi. Ama umutsuzluğa yer yok. Arap rejimleri çok büyük ihanet içerisinde olsa da Arap sokaklarında yönetimlerine yönelik çok büyük bir öfke birikmiş durumda. Evet, ilk kıblemiz İsrail’in işgali altında. Bu işgal bir gün mutlaka sonlanacak inşallah. Ama İslam coğrafyasının, İslam coğrafyası olması için önce sömürgeci zihniyeti işgalinden kurtulması lazım. Tüm İslam coğrafyası olarak, hüzünsüz gerçek bayramlara bir an önce kavuşma niyazında bulunuyoruz

BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?

Kudüs, 1917’de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor. Doğu Kudüs’ü 1967’de işgal eden İsrail, yarım asırdır burayı Yahudileştirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Etrafı surlarla çevrili kadim şehir ile Mescid-i Aksa’nın yanı sıra Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekanları da Doğu Kudüs’te bulunuyor. Bu nedenle Doğu Kudüs, Filistin davasının kalbi niteliğinde. İsrail ise 1980’de aldığı bir kararla doğusuyla batısıyla Kudüs’ü “İsrail’in birleşik başkenti” ilan etti. Trump’ın Aralık 2017’deki kararıyla ABD bunu tanıyan ilk ülke oldu. ABD’nin bu kararının ardından İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ise “Doğu Kudüs, Filistin’in başkentidir” açıklamasında bulunarak tüm dünyaya burayı Filistin devletinin başkenti olarak tanıma çağrısında bulundu.

NEKBE (BÜYÜK FELAKET)

Nekbe, Filistin topraklarının işgal edilerek 15 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulmasına verilen ad. Nekbe, bir halkın bilinçli olarak yıkımı, bilinçli olarak felakete uğratılması, bir ülkenin ve vatandaşlarının planlı bir biçimde yakılıp yıkılması demek. Aslında Filistin köylerinin haritadan silinmesi, Filistin halkının göçe zorlanması 1948’te değil çok daha öncelerden 1800’lü yılların sonlarından itibaren başladı. Kasım 1947’de ise doruk noktasına ulaşarak devam etti. Öyle ki siyonist güçler 14 Mayıs 1948’den önce 700 bin Filistinliyi topraklarından sürdü. 1950’lerde ve 1967 sonrasında da yüzbinlerce Filistinli topraklarından sürüldü.

1948 yılından bu yana Filistin topraklarının yüzde 78’i işgal edildi. Filistinlilerin en az yüzde 60’ı ya göç etmiş durumda ya da topraklarından uzakta bulunan mülteci kamplarında yaşıyor. Bugün 4 milyon 700 bin Filistin topraklarında uzakta yaşamak zorunda bırakılıyor.

DOĞU KUDÜS’TEKİ İSRAİL İŞGALİNİN TARİHÇESİ

Doğu Kudüs’ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler’in (BM) tarihi Filistin topraklarını Yahudiler ile Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs’ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.

Siyonist güçler, 1948’deki savaşta Kudüs’ün batısını ele geçirdi. Ürdün’ün kontrolünde olan surlarla çevrili Doğu Kudüs’ü de 1967’de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs’ü fiilen ilhak etmiş oldu. İsrail meclisi 1980’de kabul ettiği bir yasayla Kudüs’ü doğusuyla batısıyla İsrail’in “birleşik başkenti” ilan etti. Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980’de İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 388