İnsan Neden Başkasını Değiştirmek İster de Kendisiyle Meşgul Olmaz?
İnsan, nefsini değiştirmekte zorlandıkça, muhatabını değiştirmeyi neden çözüm sanır?
Huzursuz evlilikler, anlaşmazlık dolu aileler, dargınlıklara kurban edilen dostluklar... Neredeyse her ikili ilişkide herkes, karşısındakinin değişmesini bekliyor. Oysa insanın kendisi ile ilgili bir huyu değiştirmesi bile zorken, muhatabını değiştirmeye inanmak oldukça ütopik!
“Mü’minlerin îman bakımından en olgun olanları, ahlâkı en iyi olanlarıdır.”[1] hadîsinin muhatabı olarak, herkes öncelikle kendisi ile meşgul olmalıdır. Tevbe Sûresi’nin 119. âyetinde “Sâdıklarla beraber olunuz!” buyrulur.
Kulun ilk vazifesi, temiz bir çevre bulmak, onlarla olmak, sonra da onlardan olmaktır. Fakat bu da kâfi değildir. Ömrümüz oldukça hep bir adım ilerisine talip olmak durumundayız. Furkan Sûresi’nde de “müttakîlere” yani “takvâ sahiplerine önder olmak”[2] tâbiri kullanılır. Yani kul; önce temiz çevre bulacak, onlarla olacak, onlardan olacak ve onların içinden sıyrılıp lider olma kıvamına gelecek.
Kur’ânî bir ahlâk istiyorsak, “üsve-i hasene” yani en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz’e lâyık ümmet olma çabası elzemdir. Bu sebeple başkası ile değil, öncelikle kendimizle uğraşmalıyız. Kendi gelişimine odaklanan insanın, başkaları ile mücadelesi yoktur ya da en asgarîdedir. Böyle insanlar kendisiyle yarış eder ve her adımda kendini geçmeye çalışır.
KALBİ GÖLGEDE BIRAKAN DUYGULARLA İMTİHAN
İslâm bizden hassasiyetle kulluğumuzu güzelleştirmemizi beklerken, sosyal medya ve sanal ağlar sebebiyle bambaşka bir hayat tarzı toplum tarafından normal karşılanır oldu. Gösteriş ve ihtişam üzerine temellendirilen, kıskançlık ve kibir duygularını besleyen davranışlar insanı özünden uzaklaştırmaktadır. Malı-mülkü, yediği-içtiği ile şükür hâlinde olması gereken kul, Yusuf Sûresi’nin “hasetçinin gözüne nimetini sokma!”[3] uyarısını unutmuşçasına, çevresine nispet yapma derdine düşmektedir. Ve yine sosyal ağlar üzerinden, “laf sokuşturmayı”, “gerekli gereksiz her konuda açıklama yapmayı”; açık sözlü olmak zannederek, tanıdığı/tanımadığı birçok insanla ilgili kul hakkına sebep oluyor ve insânî münasebetlerde kangrene dönüşen birçok iletişim problemine yol açıyor.
Âhir zamanda kul olma şuuru, teknolojinin gelişimiyle birlikte çok darbe aldı ne yazık ki! Sosyal ağlar; iletişim bozukluğu sebebi ile hayatı alt üst olmuş pek çok kişinin, “gönderme yapma” ya da çevresine evini/eşini/çocuğunu/malını vs. göstererek “ego tatmin etme” alanına döndü. Kibir, riya, kıskançlık gibi insan onuruna zarar veren duygular, bu yollarla beslenmiş oldu. Zaman içinde pek çok kimsenin tekrar ettiği şeyler de normal kabul edilmeye başlandı. Oysa “bir şeyi, herkesin yapıyor olması” değil ölçümüz... Îman ehli bir kulun ölçüsü, elbette Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye ile belirlenir.
“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda îman etmiş olmaz.”[4]
NEBEVÎ AHLÂK GÜNÜMÜZ İLİŞKİLERİNE NASIL TAŞINIR?
Bu hadîs-i şerîfe göre müslüman zaten üstten bir tavırla kibir, ucub hissiyatında olamaz, olmamalıdır. Her şeyin en iyisine Allâh’ın ikramı ve izniyle sahip olduğunu unutan insan, “ben” canavarını beslemeye başlar. Kulun, takvâ yönünden üstün olanı görüp mâneviyatını güçlendirmeye; varlık yönünden daha az olanı görüp şükretmeye ve infak etmeye odaklanması gerekir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle tavsiye etmiştir. Fakat varlığın yükü ile; Veren’i, Lûtfeden’i unutup sadece dünyaya meyletmek, insanları hor ve hakir görmeyi bir alışkanlık hâline getirmek; kulu küle döndüren bir felâket olur, Allah muhafaza!
Kin ve nefret; kalbi körelten bir duygudur. “Affetmek” deyince çoğu zaman danışanlarımdan da itiraz yükseliyor. Oysa affetmek orta yoldur, Müslümana yakışan tutumdur. Ne boyun eğmektir ne de kin tutup kalbi yormaktır! Affetmek, o kişi ile ilişkiyi tekrar gözden geçirip aynı yerden zarar görme ihtimaline fırsat vermeyecek bir uyanık olma hâlidir.
“(Akıllı ve olgun) mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz.” (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63)
“Mü’minin firâsetinden sakının! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsirü’l-Kur’ân, 16; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 24)
Bu hadîs-i şerîflerin ışığında yol alırsak, kin ve nefrete sürüklenmemize sebep olacak hâdiselere fırsat vermeden, firâsetli davranmayı başarmamız gerekir. Hayatı, Kur’ân ve Sünnet terazisi ile tartıp yaşamaya özen göstermek, mü’mine yakışan ne güzel bir haslettir.
Haset ise, insanın insanlık şerefinden ve kulluk kalitesinden çalan başka bir karanlık duygudur. Hattâ zaman zaman ilâhî takdire isyan kokusu barındırır.
“O malı nasıl edindi ki?”
“Sanki yaptığı şey çok önemli!”
“Allah böylesine verir zaten!” tarzındaki her ifade, derinliğine baktığımız zaman çok tehlikelidir. İlâhî takdiri sorgular şekilde, ilâhî taksimâta râzı olmayan düşünce, hâl ve tavırlar, İslâm ahlâkına yakışmaz.
Kalbe ve îmâna gölgesi düştüğü anda, kulu mânen zora sokan bu duyguları en güzel şekilde terbiye metodu, elbette ki tasavvuftur. Tasavvuf, dinde ince anlayış, kalbî rikkat ve teslîmiyetin, amele yansımış rızâ hâlidir. Kalbi, zihni, ameli karartıp îmânî olgunluğa set çekecek tavır ve duyguları, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîflerin derûnuna vararak anlama kâbiliyet ve imkânıdır.
“Din, güzel ahlâktır”[5] buyuran en güzel örnek yani “üsve-i hasene” olan Peygamber Efendimiz’e ümmet isek, her an ahlâkî olgunluk ve güzelliğimizi artırmak için çabalıyor olmamız gerekir.
Haftalık sohbetlerimiz, adım adım güzele ulaşmamız için bir dönüştürücü tadında elhamdülillah... Yeter ki, “Sonraki haftaya kadar hayatımıza neyi ekleyip, ondan neleri çıkarmalıyız?” diye şuurumuzu açık, ihlâs ve gayretimizi ziyade kılalım. Kalbimizi gölgede bırakan duygulardan, sohbetler ile Güneş’e yürüyoruz âdeta... Sımsıcak, ışıl ışıl Güneş doğunca kasvetli bulutlar kaybolur ortadan... Nebevî ahlâkın esintileri de kalbe damladıkça silinir kibir, ucub/kendini beğenme, haset, kin, nefret...
Ey Rabbimiz! Yüreğimiz Senindir. Onu nûrundan nasiplendir, Peygamber Efendimiz’in ahlâkı ile güzelleştir, nefis ve şeytanın köleliğine sürükleyecek her duygudan arındır. Âmîn.
Dipnotlar:
[1] Tirmizî, Radâ, 11.
[2] Bkz. el-Furkān, 74.
[3] Bkz. Yusuf, 5.
[4] Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71-72.
[5] Beyhakî, Şuâbü’l-Îmân, H. No: 7652.
Kaynak: Ayşenur Sever, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478