İman Sahibi Birinin Ayağı Nasıl Kayar?

KUR’ÂNIMIZ

Kur’ân’ı okuyan, ilimle meşgul olan bir mümin bile niyet bozulduğunda istikametini kaybedebilir; Âl-i İmrân sûresi bu tehlikeye karşı kalbi uyanık olmaya çağırır.

Rabbimiz kullarını çok seviyor. Çok sevdiği için de onları kendi hâline bırakmıyor. Kur’an’da: “Kullarım Beni sana sorarlarsa bilsinler ki Ben, onlara şah damarından daha yakınım. Bana dua edene icabet ederim.” (Bakara 186) buyuruyor.

Bizi duaya çağırıyor ama bununla da yetinmiyor; nelerden sakınmamız gerektiğini, nasıl dua etmemiz gerektiğini de öğretiyor. Eğer bunu da öğretmeseydi, insan duada bile kendi nefsinin peşine takılacak; nefsini dua zannederek yanlışa düşebilecekti.

HİDAYETİ KAYBETMENİN SESSİZ TEHLİKESİ

Kur’an’da öğretilen dualar aynı zamanda bir hedef belirlemesidir. Oradaki işaret edilen nokta, erişilmesi zor görülse de yakalanması gereken bir amaçtır. Bu hedef, çoğu zaman duanın içine gizlenir. Ali İmran Sûresi’nin ilk sayfasında böylesine önemli bir hedefe yoğunlaşma işareti vardır. Çünkü insanın hayatta başına gelebilecek en kötü durum imanını kaybetmesidir. Bu dua, imanı korumaya, elde tutulan Kitab-ı İlahi’yi bahane ederek yoldan ayrılmamaya dair bir uyarı niteliğindedir.

Ali İmran Sûresi’nin geneline baktığımızda Rabbimiz orada Hz. Meryem’in doğuşunu, ardından Hz. İsa’yı anlatır. Yahudi ve Hristiyanlara verilen kitabın, insanlar tarafından keyfî biçimde tahrif edilmesiyle nasıl dünyevileştiklerini gösterir. Kitap, onları kulluğa yaklaştırıp takvalarını artıracağına, tam tersine ayaklarının kaymasına sebep olmuştur. Kalpler rotayı şaşırmıştır.

Rabbimiz sûrenin başında, elimizdeki kitabın ayetlerini iki bölümde değerlendirdiğini haber verir: Muhkem ve müteşâbih ayetler. Bu ayrım, iman ve yaşantı bakımından bir tezat oluşturmaz; fakat insanların bu farklılıklar karşısındaki tutumunu gösterir. Her bir ayet, ilim ve iman sahipleri için birer işaret fişeğidir. Kimisi işaret fişeğinin gösterdiği hedefe odaklanırken, kimisi de gereksiz detaylarda boğulur.

Ayet-i kerimede kitabın bir kısmının muhkem olduğu, yani anlamı açık ve tartışmaya kapalı bulunduğu bildirilir. Allah bu konuda kapıyı kapatmıştır. Diğer kısmına ise müteşâbih adı verilir. İşte imanın ve teslimiyetin kalitesi burada ortaya çıkar. Kalbinde maraz bulunan kimseler, ayetleri hayat rehberi olmaktan çıkarıp tartışma malzemesi hâline getirir; “anlamaya çalışıyormuş gibi” yapar ama aslında heva ve hevesi konuşur. Bu tartışmalar Müslümanca bir hayatın tesisi için değildir. Burada açık bir laf düellosu vardır. Sözlerin, kitapların, bilgilerin yarıştığı bir zemindir burası. Sonunda kazanan şeytan olur.

Allah’ın kitabını okuyup üzerinde emek vermiş kimseler için tehlike daha da büyüktür. Çünkü kitap, yaşanacak bir rehber olmaktan çıkıp tartışılacak, egoları tatmin edecek bir alana dönüşebilir. Kendilerine konuşurken daha iyi bir konum arayanlar, farkına varmadan kayıp gidebilirler. Bu kayışın örnekleri sûrenin ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı biçimde haber verilir. Hele de “ben oldum” havasına girip kendinden başkasını beğenmemesi, ilim okumanın ve okutmanın hedefini şaşırması büyük tehlikenin ilk habercilerindendir.

Rabbimizin hoşlanmadığı bu kayışa karşı müminler bir koruyucu zırha davet edilir. Diğer bir grup ise Rabbimiz tarafından “ilimde rusuh sahibi olanlar” diye tanımlanır. Onlar iman eder, anlayabildiklerini anlar; fakat akıllarının tam kavrayamadığı yerlerde: “Biz ona tüm kalbimizle iman ettik; muhkem olsun, müteşâbih olsun bütün ayetler Rabbimizdendir.” (Ali İmran 7) derler.

Normal şartlarda iman eden, Allah tarafından kendisine rahmet verilen bir kimsenin ayağının kaymayacağı düşünülür. Fakat oluyormuş işte. İnsan önce hedef kaymasına uğruyor. Önde olma arzusu, çevreden alkış bekleme, başkalarının bilmediği(!) şeyleri söyleme hevesi… Bunlar insanı uçuruyor. Bu da başka acı bir sonuca yol açıyor: Böyle bir kimsenin ayağı kayarken, onu dinleyen ve ona güvenen nice Müslümanı da peşinden sürüklüyor. Kişi nerede olduğunu bilmesi için kimlerle beraber olduğuna ve kendisini kimlerin dinleyip onayladığına bakması da yeterlidir.

Sûrenin sonunda ise şu dua öğretilir: “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme; bize katından rahmet bağışla. Çünkü Sen lütfu bol olansın.” (Ali İmran 8) Burada bize ayağın iman üzerine sabit kalma gayret ve hedefi işaret edilir ve zor işte Rahman olanın yardımı istenir.

İlim aslında kurtarıcı bir iptir. “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9) buyrularak ilmin önemi vurgulanır. Ancak niyet bozulduğunda ilmin kendisi bile tehlikeli bir yolun başlangıcı olabilir. Daha iyi bir Müslüman olmak, din-i mübine hizmet etmek için öğrenilen ilim, eğer tartışma malzemesi hâline gelirse kişiyi felakete götürür. Yunus Emre ilmin özünü şöyle ifade eder:

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir;

Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.”

Şeytan, insanları kandırmak için açık günahlarla gelmez. O, günahları süslü göstererek yaklaşır. O, “Madem beni azdırdın, ben de onların hepsini saptırmak için yeryüzündeki bütün kötülükleri onlara süslü göstereceğim.” (Hicr 39) diye yola çıkmıştı, bunu hep uyguladı. İmanı ve Allah korkusu olanlara bile yaptığı hataları hep süsledi. Cehennemin yollarını iyi niyet taşlarıyla döşedi. Bazen niyetin iyi görülmesi bile işe yaramadı. Az da olsa din adına bir şeyler bilen bir mümine içki, kumar gibi günahları teklif etmeyeceğini bilir; ama hatayı süslü göstererek yaklaştı. Bu yüzden biz Müslümanlar olarak duamızı yeniliyoruz:

“Ya Rabbi! İmandan sonra ayağımızı kaydırma; bizi dinimiz üzerinde sabit kıl!”

Kaynak: Haşim Akın, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479